Malpera Fermî ya Şehîdan

Malpera Fermî ya PKK'ê

gerillatv logo

PAJK

yjastar logo1

HPG Wêne

gerilla

Gerilla Anıları

HPG - Online
  • CENNETİN ÖZGÜRLÜK BAHÇESİYDİ ONLAR İKİ GÜZELLİK

    Evet sonbaharda bile yaprakları dökülmeyen iki çiçekti onlar. Kışları kar’ın altında ölmediler. Yazların kavurucu sıcağında hiç… Bütün zorluklara inat hep canlı kalmayı bildiler. Güzellikler, zorlukları tanımaz. Onlarda güzellikleriyle her zaman zorlukları yendiler. Sorxwin ve Nucan yoldaşlar hep İlkbaharın ve Sonbaharın çiçekleriydiler. Onlar yaşam ve doğanın birer ikizi gibi hep bütünlük sağlayıp yaşamda yenilik, canlılık ve tüketen değil yaratan oldular.

     Sorxwin yoldaş baharların mor menekşesi, dağlarımızın ceylanıydı. Bahar onunla canlanır ve renk bulurdu. Ağaçlar toprağa çağrı yapar. Tomurcuklara seslenip artık canlanın dercesine içtenlikle seslenirlerdi. O büyük coşkuyla yüzünü ay çiçeği gibi güneşe döner ve her şeye yeninden başlarlardı. Baharları sanki ondan canlılığın coşkusunu alırlardı. Onun yüreğindeki canlılık, sıcaklık ve coşkusu baharın her rengine, taşına, toprağına yansırdı.

     Nucan yoldaş ise sessiz, içten ise kaynayan bir volkandı. Kendi içinde coşan, her yönüyle ayrı güzelliklerle halaya durur gibi etrafa sevinçler saçardı. Bir sonbahar çiçeği gibi yazın kavurucu sıcaklığın sonrasında yağan yağmur taneleri süzülen damlaları, toprağa dökülmesi ile başkaldırırdı. Çiğ damlaları ile güzelleşene bu çiçek toprak kokusunda hissederdi içindeki gizli coşkuyu. Sonbahar hüznü tanımadan ayrılık mevsimi ile vedalaştı. Çünkü onlar doğanın kurallarını biliyorlardı. Ayrılık, zaman geldi dercesine vakit geçip gitti. Erkende olsa ayrılık vakti gelmişti. Bu ayrılık bir kopuş değil yeni yeni açan tohumlarını serpti. Mezopotamya’nın kutsal topraklarına. Biz de ayrılıklar yeni başlangıçları ifade eder, ölüm ise yeniden yaşam demektir. Bu her iki çiçek büyük aşkların arayışçıları ve özgürlük tutkusuydular. Özgür cennetin kapıları kapanmıştı. Yazılmayan tarihin karanlık sayfalarının bilinmezliklerine. Yazılmayan tarih cennetin kapılarını kapatmıştı. Öldürülen tanrıçaların yeniden canlanan iki tanrıça tohumlarıydı onlar. Hem cennetin tanrıçalarıydılar hem de iki çiçeğiydiler.

     Onlar kapanan cennetin kapılarını yeniden açan bu özgürlük bahçesini büyüttüler. Eğer ki yaşamın hepsi bu çiçekler renginde ve kokusunda olursa dikenler hiçbir şeyi acıtmayacaktır yaşam çiçeklerini. Çünkü güzellik güzelliği doğurur.

     Çok mutlu ve şanslıyım ki bu cennetin her iki çiçeğini tanıyıp kokularını içime nefes nefes çektim diye. Ve çok da hüzünlüyüm ki onlardan erken ayrıldım.

    Devrimci Selam ve Saygılar

    28-3-2009

    Beritan Kamışlo

                                      DAĞ YÜREKLİ HALİL DAĞ’IN SEVDASINA “RÛMETNAME”DİR

    “Botan Defteri”olarak adlandırılan bu deftere ikinci defadır yazı yazıyorum. Birincinin de bundan bir yıl önce Xelîl arkadaşın ısrarıyla Botan’la ilgili duygularımızı dillendirmiştik. Akabinde Xelil arkadaşında içinde olduğu 15 yoldaşın Hêzil vadisinde ölümsüzler diyarına gidişlerine içimiz burkularak tanık olduk.

    Genelde arkadaşlar Botan’ı anlatırken coğrafyasından başlarlar. Coğrafyası şüphesiz anlatılmaya değerdir. Fakat ben Botan’ı Botan yapanlardan bahsetmek istiyorum. Bizce artık netleşmiş bir gerçek var. Yapmak ile anlamak arasında ışık hızında bir ilişki vardır. Botan’ı Botan yapanlar onun anlamını derinden hisseden ve bilince çıkaran kahramanlarıydı. Heval Xelil’in deyimiyle “ben kahramanlarım” yani gerillalarıydı. Bu kahramanlarla Botan bir coğrafyadan çok daha fazlası bir anlama kavuştu. İşte hevalê Xelil bu anlamın avcısıydı, arayışçısıydı ve şüphesiz sevdalısıydı.

     Anlama ya da mana, Xelil yoldaşın her olay ve olguda esas aldığı bir yaklaşımdı. Hiçbir şeyin anlamsız olmadığını, anlamla bir şey var olacağına kesin inanç getirmişti. Bundan dolayı da anlamsız gerçeğe ters yaklaşımlara öfkeliydi. Botan nasıl bir coğrafyadan daha öteyse gerillada onun için bir klasik askerden çok daha fazlasıydı. Gerilla anlayandı, anlam verendi, yaratandı, bir bütünen çağın büyük ihanetine uğramış söze, manaya, öze dönüştü.

     Botan’a tekrar gelişimdeki amaç; Botan’dan Dersim’e kadar yitik bir ülkenin çocuklarıyla hem yaşayıp hem de onları elleriyle yeniden yazılan insanlık tarihinin her karesini, her anını belgelemekti. Çünkü O, şu anda yaşanılanların tarihsel değerinin farkındaydı ve onu yaşayıp tarihe geçirmek anlatılmaz bir heyecandı. Bu heyecan derin bilinçten gelen anlamanın, sezginin coşkusuydu.

     Botan’ı Botan yapanlara saygının gereği başlığa rûmetname koymayı doğru buldum. Rûmet; saygı, onur, asalet anlamına gelir. Bir şehide bunları bahşetmek hem anlamı gereğidir hem de borçtur. Hele hele Xelil yoldaş gibi bir yoldaşın kavramların içeriğine denk duruşun hakkını vermesek de adına Rûmetname demek ve onun şahsında tüm şehitlere sunmak insani yaklaşımında gereğidir.

     Xelil yoldaşımızın Botan’ın son yıllarda yaşadığı sorunlara karşı da eleştirileri, sistemleri vardı. Kahramanlarım dediği gerillaların mevcut duruşuna sistem ve eleştirileri vardı. Sitemle eleştiriyordu. Daha doğrusu duygulu eleştiriyordu. Hem aklımıza hem de yüreğimize hitap ediyordu. Çünkü devrimci ve sanatçıydı. Duygunun da aklın da yasalarını biliyor, hitabında bunu harmanlıyordu. Özellikle anlamada yaşanan zayıf, ilgisiz yaklaşımlara tepkiliydi. Bir eğitimde Ehmede Xani’den anlama üzerine verdiğim bir şiir kitabı onun epey hoşuna gitmiş hem de geçen onca zamana rağmen aynı sorunun devam etmesine üzülmüştü. Hozanımız şöyle diyordu;

    “Yakan gözler olmazsa dilberin ay yüzlü çehresi ne yapsın?

    Kılıcı kından çeken olmazsa keskin kılıç ne yapsı?

    Anlayan, yorumlayan olmazsa MANA ne yapsın?”

     Şüphesiz Xelil yoldaş, güzel, estetik olan her şeye büyük ilgi duyardı. O güzelliğe, estetiğe tanrısal, toplumsal anlam verenlerdendi. Simetrik bir yüz, cesur bir savaşçı, aydınlanmış bir kişilik, onun ilgi alanıydı ve ona göre kahramanları kendini, fiziken ve zihnen güzelleştirmiş cesur savaşçılar olmalıydı. Özcesi, sevmenin, savaşmanın ve anlamanın iç içeliğine vurgu yapıp bu temaları sanatsal faaliyetlerine işleme çabasını veriyordu.

    Diğer yandan Avrupa’da büyümüş, kültürel olarak Kürt kültürünün etkisinde şekillenmesine rağmen özellikle bu anlamda kendi kültürel değerleriyle buluşma çabası son derece anlam yüklüydü. Öze dönüşün bu yönüne de ısrarla ilgi ve dikkat çekiyordu.

     Xelil yoldaştan Masiro Sidar yoldaşa kadar şehit düşen yoldaşların anısına bağlılığın yegane yakın anlamın gücüne inanmak Önderliğin halkı, şehitleri kavramada eksik kalan yanlarımızı güçlendirmektir. Anlama-bağlanma-inanma; zincirleme reaksiyona geçtiğine göre bu görev ertelenemez. Bu görevi yerine getirmenin ilk şartı da kendini bilmedir. Yine Ehmedê Xanî’nin dediği gibi.

    “Lİ vi zemani de, herkes mîmarê diwarê xwe ye”

    Şahadetlerinin birinci yıl dönümünde Hêzil şehitlerini saygıyla anıyoruz.

    KURTAY FARAŞİN / 13-04-2008

    ŞİYAR VAN / 13-04-2008

    FAİK EFRİN /12-04-2008

    PİLİNG COLEMÊRG/12-04-20089

    BRUSK KOBANÊ/12-04-2008

    XWEŞMÊR KOTOLÊ/12-04-2008

    ŞİYAR EFRİN/12-04-2008

    BERXWEDAN EFRİN/12-04-2008

    EKİN SÊWAS/12-04-2008

    FERHAT MARDİN/01-04-2008

    NUDA VAN/01-04-2008

    ARARAT NORŞÊN/01-04-2008

    DOZA BEYAN/28-04-2008

    XELİL DAĞ/30-03-2008

    MASİRO SİDAR/01-04-2008

                                                                     FÎRAZ SERHEDÎ

    BU YAZILAR BOTAN GÜNLÜKLERİNDEN ALINMIŞTIR…                         

  • BİR AYRILIK RÜZGÂRI...

    Üç yıl sonra. Yıl 96. İçinde olduğum tabur Avaşin'den Ertuş'a doğru geceleyin yol aldı. Bahar takvimlerde bitmiş, yaşamda ise hala hüküm sürüyordu. Bir su çıktı önümüze, kabaran, yatağından taşan, gürültülü bir su. Karanlığın içinde el ele tutuşup gruplar halinde geçtik suyu, dizin üzerine kadar ıslanarak... Önümüzdeki tepelerin operasyon birliklerince tutulduğunu geç vakit anladık. Sabaha karşı taburumuz mevzilendi.

    Bir grupla birlikte bir yere yollandık. "Çete noktası" olarak anılan, iki tarafında kaya kümelerinin yükselip uzandığı, ortası düz, çimenlik bir saha. İleride bir grup bayan görünüyor. Onların üst tarafındaki tepeleri de operasyon birliğinin bir kolu tutmuş... Gördüğümüz bayan takımı önlerini tutmak, pusulamak amacıyla aralarında düzenlemelerini yapıp yeni bitirmişler. Yarısı üstteki tepeyi tutarken, öbürü ihtiyat olarak geride duracak... Geride kalanlar homurdanıyor, mızmızlık yapıyor, hoşnutsuzluklarını itiraz eden sesle komutanlarına duyuruyorlar. Komutanları Zelal.

    Bir gerilla grubunun çimenli sahadan kendilerine doğru yol aldığını görür görmez yerinden hızla fırlayıp karşılamaya geldi. Elimi sertçe sıkıp duygularla dopdolu, ama sessizce "hoş geldin!" deyip hemen birden dönüp yarı bağırarak: "Tepe grubu hadi kalkın, tez olalım." Sonra yeniden dönüp ardımdan gelenleri eliyle göstererek:

    "Heval siz, şu karşıdaki tepenin arka tarafına gideceksiniz. Sık ağaçlı, kapalı bir vadidir. Bir mağara da var orada. Burada durmayın, durmayın..." Sesi gidenlerin ardından gidiyor: "Biraz hızlı yürüyün, mesafe, mesafe!"

     Sonra düzenlemeye karşı çıkanların yanına koşup vararak: "İtirazın sırası mı şimdi? Düşman tepemize çıkmış, birbirimizle uğraşmayalım... Hadi siz de giden grubun peşine takılın."

     Oradan da bir grup erkek gerillanın ekmek pişirme hazırlıkları yaptığı yere varıp: "Heval, hamuru toplayın, kazanı, yağı her şeyi katıra yükleyin... Giden arkadaşları görüyorsunuz, orada mutfağı kurarsınız!"

    Ben heykel gibi ayakta donakalmış, hayret ve hayranlık içinde seyrediyorum. Tepeye doğru yol alan grubunun başına geçmek için çevik, hızlı adımlarla arkalarından giderken bana bakıp hoşça gülümseyerek el salladı: "Sonra görüşürüz!"

    Yürürken onu düşünüyordum: "Şuna bak hele. O ufak tefek şeker kız, general olmuş da haberim yok. Kısacık bir an içinde farklı duygularla birkaç yaşam cephesini yönetti, şimdi de tepeyi tutup çarpışmaya gidiyor..."

    Operasyon sona erip de geri çekilince, iki gerilla taburu bir araya geldi. Deniz'i yanıma alıp Zelal'in takımına konukluğa, O'nu görmeye gittik.

    Sayısız yaprakları yeşil yeşil açıp güneşte parıldayan asırlık bir ceviz ağacının altından kalkıp gülümseyerek karşıladı bizi. Son ayrılıştan sonra nerelerde ne yaptığını soruyorum. O'nu dinlerken, gözlerim de boş durmuyor, tepeden tırnağa süzüyor. Yılların üzerinde yarattığı değişimleri şaşkınlık içinde daha somut görmeye, daha bir canlanmış, zenginlenmiş yüz ifadesini okumaya çalışıyorum. Ayrılıkların gözü daha iyi görür; değişim çizgilerini, farklılıkları... Albümüne göz gezdirdim, sonra başımı kaldırıp O'na bakarak: "Adın güzeldi, niye değiştirdin?" diye sordum. Sevinçli anlarda O'nda hep bir alışkanlık halini alan gözlerini sevimli bir biçimde kırpıştırıp açarak hoşça gülümseyişiyle: "Zelal çocukluğumu çağrıştırıyordu, veda ettiğim çağın adıydı..."

    "Peki, neden özellikle Faraşin? Faraşin'i gördün mü hiç?"

    "Gitmedim ama çok bilgi edindim. Hani daha görmeden sevdiğimiz insanlar, diyarlar olur. Ben de böyle sevdim Faraşin'i... Düşlerimi süsledi çoğu zaman. Düşlerimde hep gittim, gördüm Faraşin'i."

    "Peki, Faraşin seni gördü mü?"

    "Hemen dönelim diye düşünmeyin, ben dut kızartması yapacağım."

    Ocağın üzerine tabağı yerleştirip yağı kızarttı. İri ballı beyaz dutları pişirip yere indirdi. Simsiyah çaydanlığı iki metre ötede küçük bir taşın dibinden kendi halinde akan pınardan su doldurup ocağa koydu. Üç kuru dal parçasını da közlerin üzerine... Ceviz ağacının o serin gölgesinde birlikte yedik.

    Doğanın sayısız güzelliklerinden, son operasyondan mantık silsilesine uymadan daldan dala atlayarak, aklımıza ne gelirse onu konuşarak zamanın nasıl geçtiğini anımsamadık bile. Dut kızartması için teşekkür ettik. Faraşin "Hele bir elma, incir, eriklerin zamanı gelsin, hiç kimsenin yerini bilmediği ağaçlarım var..." dedi, yan yana bembeyaz boncuklar gibi dizilmiş dişlerini gösteren bir gülümseyişle. Bir şeyler söylemiş olmak için: "Ne demek ağaçlarım, sen daha şimdiden özel mülkün temelini atıyorsun."

    "Yemişlerini yalnız kendim için toplamıyorum ki" dedi bu kez gülümseyerek...

    * * *

    Birkaç gün sonra Betrot tepesine birlikte çıktık. İki tabur birleşik bir eylem düzenleyecekti. Saldırılacak tepenin son keşfinden sonra düzenleme yapıldı: Savaşçı ve komutanların mevzilendirilmesi, alay yönetiminin toplantısında Faraşin düzenlemeye karşı çıktı. Bütün itirazına rağmen kendi yeri değiştirilmedi, eylem koordinesinin yanında kalmasını herkes uygun görmüştü. Sona doğru gelen, resmi havadan uzaklaşan ve artık bir söyleşiye dönüşen toplantıyı terk edip bir meşe ağacının arkasında insan boyunu aşan bir kayanın dibinde durup oturdu. Kendi kendisiyle baş başa kaldı. Gecenin karanlığı içinde duygularıyla yapayalnız. Müthiş bir sessizlik vardı ortalıkta. Fırtına öncesi sessizlik. Durmak nedir bilmeyen, cırcır böceklerinin düdük çalışı sessizliği bozmaktan çok adeta özel bir anlam yüklüyordu. Eylem grupları belirlenen yerlerine gitmek üzere karanlığın içinde siyah gölgeler halinde hareket ettiler. Havada şurada burada uçuşan ateş böcekleri bir yanıyor, bir sönüyor, gecenin güzelliğine renk katıyorlar...

    Faraşin çekildiği köşesinde içine büsbütün kapanıp hayata küsmüş bir halde kendi kendine acıyarak, karanlığa karışan sessiz gözyaşları döker. Her gün bir parça daha büyüttüğü iç dünyasında kendi kendisiyle konuşur. Konuşuyor mu, yoksa düşünüyor, duygulanıyor mu? Belki de hepsi:

    "Karşımda biraz ötede bir savaş patlayacak ve ben yardıma koşamayacağım! Olur, şey değil! Gönlüm razı olamaz, elimde değil... Kendimi avutamam. Devrimin kalbi nerede atıyorsa ben orada olmalıyım. Ben oradaa! Ateşten uzak olmaya yüreğim dayanmıyor, dayanmıyor. Birazdan silahlar patlayacak ve ben parmağımı kımıldatmayacağım! Süs için mi taşıyorum bu silahı? Yoldaşlarım mayınların içinden mevzilerin üstüne gidecek ve ben uzakta duracağım, sadece kurşunların sesini dinleyeceğim, sadece havadaki izlerini seyredeceğim... Hayır, hayır, kabul edemem! Nedir bu yakamı bırakmayan himaye... Yaşamdan daha çok sevdiğin arkadaşların can verecek ve sana düşen yalnızca yaralıları taşımak... İşte ben bunu yapamam. Niye anlamıyorsun komutan? Niye acılarım dinsin değil, çoğalsın istiyorsun? Niye? Niye? Tutup başımıza komutan kesiliyor, keyfi adam, hep bildiğini okuyor... Her şeyi zaten kendine göre... Ah... Doya doya savaşamıyorsun, her adımın bin bir engelle..."

    İçinin ferahladığını düşünerek yalnızlık sığınağını andıran köşesine doğru O'nun bezendiği büyülü sessizliği bozmaktan çekinerek, sessiz adımlarla gittim. Nasıl olsa bir aksilik çıkmazsa eylem gece yarısı başlayacak; karanlıkta herkes yerini alacak, ay ışığı çıkanda da saldırıya geçilecekti... Ayakucuna basılan adımların sesinden başını kaldırıp baktı, karanlığın içinde iki küçük yıldız gibi parlayan gözlerle... Başucunda havada ateş böcekleri kıpır kıpır yanıp sönüyor... Gözleriyle ateş böcekleri arasında bir bağ var gibi geldi bana. Bunu yeterince düşünemeden yalnızlık sığınağının eşiğine yetiştim. Saygılı ve son derece yumuşak sözcüklerle:

    "Sizi rahatsız ettim, oturabilir miyim?" diye sorunca "oturun!" dedi, sesini yitirmiş gibi kısık fısıltılı bir sesle. Karşısında serin bir taşa oturdum. Milyonlarca yıldız titreşiyordu, sessizliğini dinledim bir süre. Bana bambaşka geldi. Yarattığı hüzün daha derin mi desem, daha zengin mi? Hani bölük pörçük dağınık bulutların toplanıp yoğunlaşa yoğunlaşa şimşek çakımları ve yağmur yağışından sonra göğün açılıp mavi mavi ferahlaması gibi bir rüzgârın etkisiyle ilgisiz duran duygu zerrecikleri toplanıp yoğunlaşıyor, türlü şekillere bürünüyor bu köşecikte... Yalnızlığın özgürlük kokusu ya da özgürlüğün yalnızlığının hüznü...

    İç konuşmasının bitmesini, bir sonuca bağlayana değin sessizce beklerken, sessizliği bana da bulaştı... Dil ağırlaşıp uykuya dalıyor burada, konuşmak gelmiyor insanın içinden. Kendimi bir parça zorlayarak damdan düşer gibi: "Nasılsın?" diye sordum.

    ...

    Yanıt vermeyişinden ifadesi zor bir soruyla giriş yaptığımı anladım.

    "Üzme kendini. Savaş daha uzun sürecek. Düşmanlarımız çok, bu son eylem değil ki."

    "Ama her zaman bu böyle oluyor."

    "Belki de böyle olması gerekir ama..."

    Anlaşılamadığını ima eden bir sitemle bakarak: "Biliyor musun kaç yıl var ki, doğru, dürüst savaşamadım. Bu alayın belki de en eskisiyim, ama savaş yönünden en yenisi gibiyim, içime sindiremediğim bu."

    Ana konudan O'nu bir parça uzaklaştırmak için: "Ne zaman katıldın gerillaya?"

    "89'da."

    "Seni nasıl kabul ettiler?"

    "Bu da uzun bir hikâye. Öyle kolay olmadı..."

    "Biliyor musun Kızılderililere ait sevdiğim bir atasözü var: 'Geceler rüya görmek içindir...' Ama biz bu sözü zenginleştirmişiz. Milyonların rüyasını gerçekleştiriyoruz..."

    O an eylemin başlangıcını haber veren bir B-7 roketinin patlama sesiyle Faraşin, oturduğu yerden hızla doğrulup ok gibi ileri fırladı...

    'Faraşin(Zelal) 97 yılının baharında kendi dayatmasıyla Çarçela'ya gitti. Yüksek, sarp görkemli coğrafya parçalarına tutkunluğu vardı. Ama Çarçela O'nun için daha başka anlamlar yüklenmişti. Canından çok sevdiği tabur komutanlığı yapan Mordem, dağın eteğindeki bir köyde hain bir kurşunla can vermişti. Çarçela'nin o vahşi doruklarına çıkmak, taze otlarına, sayısız çiçeklerine karışmak, mavi göklerde bulutları seyretmeye doyamıyor, süngünün, küfrün hüküm sürdüğü köylerin, kasabaların yanan ışıklarını öfkeli bir hüzünle seyrediyordu. Mordem'in de yüreğinde taht kurmuştu Çarçela. Bu yüzden Çarçela'yı mesken tutmak, kaynaşmak O'nun için Mordem'e yakınlaşmak, bütünleşmek anlamını taşıyordu. Bu karlı yüksek doruklardan, her şey öyle küçük, öyle şirin geliyor ki... Kuşların uçuşunu tepeden, yani bakışlarını aşağı indirerek seyrediyorsun. Sen kuşların ulaşamayacağı yükseklerdesin. Yani yeryüzünün bitip de gökyüzünün başladığı yerde. Aşağıda dereler ince, ışıltılı bir şerit gibi uzanıyor ve göz alabildiğine bir yeşillik denizi. Sonu gelmeyen zincirler gibi uzanan dağlar, birbirine bakan, yüzyıllarca birbiriyle sessizliğin diliyle söyleşen heybetli dağlar...

    Faraşin içinden "ben yaşamımı Çarçela'yla paylaşmak istiyorum. Benim ölümsüz yoldaşımdır Çarçela. Yaşarsam burada, savaşırsam burada, ölürsem de burada öleyim... Çarçela'da her şey görkemli..." Doruklara çıkıp da dünyayı ayağı altında serili görünce şair kesilir Faraşin:

    "Çarmıha gerelim gerilikleri

    Çıkalım Çarçela'nın başına

    Verelim rüzgara tüm sevdamızı

    Savursun Gever ovasında

    Sevdalandırsın tüm yürekleri

    Taşsın Baye suyu

    Götürsün kirlilikleri"

    Faraşin Ayhan

  • DAİMİ BİR BAHARDIR GERİLLA

    2011 Yılının 10 Nisan sabahıydı. Bu sabah keşifçi bendim. Dorşin’nin Kelasor vadisi sisten görünmüyordu. Sabah saat 8’e kadar etrafı keşfetmiştim. Yakın çevrelerin dışında hiçbir şey göremeyince kendimi noktaya arkadaşların yanına bıraktım. Nokta küçük bir vadinin içinden akan bir dereciğin kenarında idi. Renas, Fırat, Erdal arkadaşlar beni gördüklerinde çarberin içine dizilmiş odunları tutuşturmaya başladılar. Hava çok soğuktu. İki gündür yağmur durmuştu fakat soğuğun etkisi halen kırılmamıştı. Özellikle sabahları çok soğuk oluyordu. Rênas arkadaş bölge komutanımızdı. Kendisine keşif sonuçlarını aktardıktan sonra yavaş yavaş yanan ateşin etrafına büzüştüm. Saat 9’da hepimiz noktanın 40 metre yukarısında bulunan bir ceviz ağacının altındaki bir manga genişliğindeki düzlükte eğitim görecektik. Heval Rênas keşif sonuçlarından pek memnun görünmese de bu havada eğitim görmemizde bir sakınca görmemişti. Ayrıca cevizin orda da şayet sis kalkarsa etrafı keşfedebilirdik.

    Saat 9’a çeyrek vardı. Bayan arkadaşlar yavaş yavaş mangalarından çıkıp eğitim göreceğimiz ceviz ağacının altındaki düzlüğe doğru hareketlenmeye başladılar. Kadın arkadaşların hareketlenmesi üzerine bizde harekete geçtik. Planladığımız saate göre eğitimimize başlamıştık. Eğitim süresi boyunca Rênas arkadaş’ın boynundaki dürbünü gözlerine götürerek etrafı gözetlemesi benimde içime kurt düşürmüştü. Sanki birazdan kıyamet kopacaktı gibi bir hava vardı. Havanın bu durgunluğu bizim yoğunlaşmamızın üzerinde de etkide bulunuyor, eğitime katılımımızın önünde engel teşkil ediyordu. Sırf bundan dolayı Heval Rênas eğitime ara verdi. Güvenlikten sorumlu arkadaş nöbet listesini yazıp nöbetçimizi çıkarmıştı. İlk nöbetçi olarak Heval Jiyan belirlendikten sonra diğer arkadaşlar kendilerini tekrar noktaya bıraktılar. Bende yanımdaki fazlalıkları saklamak için bulunduğumuz vadiden yukarı çıktım. Silahımı ve raxtımı kendimle götürmedim. Çünkü yanımdaki kıştan kalma fazlalıkları gömeceğim yeri çok fazla uzak olduğunu düşünmüyordum. Daha kırk elli metre kadar uzaklaşmamıştım ki bir mermi sesi geldi. Ardından ikincisi onunda ardından üçüncüsünün sesi gelince geriye döndüm. Nöbetçi olan Heval Jiyan’ın üstünde yirmi metre ilerisinde 2 kişi silahını doğrultmuş ona ateş ediyorlardı. Hemen onların üzerine doğru koşmaya başladım. Beni gördüklerinde kaçmaya başladılar. Onlara tam yaklaşmıştım ki silahsız olduğumu fark ettim. Tam bir şaka gibi… Silahımı almak için kendimi noktaya bıraktım. Noktadaki arkadaşlar ne olduğunu anlayamamışlardı. Fırat ve Erdal önünde dünden toplayıp bu öğlen pişirmeye hazırladıkları gulik otunu doğruyorlardı. Rênas arkadaşta ayakta ne olduğunu anlamaya çalışan gözlerle etrafa bakıyordu. Jiyan’ın kadın arkadaşlara doğru koştuğunu görünce tehlikeyi sezmiş ancak silahını eline almıştı. Fakat ben düşman deyince arkadaşların hepsi intişar konumuna geçti. Ben ve Erdal noktanın hemen üstündeki kayalıklara çıktık. Mahkûm kayalıklardı. Yani orda kendini ciddi anlamda savunabileceğin bir mevzilenme yoktu, ama yine de elimizdekinin en iyisi buydu. Yani en azından kayalıklar araziye hâkimdi. Benden kaçan bu iki kişi şimdi tam karşıma düşmüşlerdi. Patikadan ilerleyerek noktamıza girmişlerdi. Fakat tekrardan patikadan geri çekilmeyi göze alamadıklarından kendilerini yamaçtan vadiye bıraktılar. Vadinin asi olduğunu gördüklerinde ise ne yapmaları gerektiğine karar veremediklerinden etrafa görüntü veremeyeceklerini düşündükleri yamaçtaki bir cevizin arkasına gizlendiler. Ben ise onların bu düşünmedikleri ayrıntıyı düşünmüş üzerinde bulunduğum bu kayalıkları erkenden tutarak onları tam olarak karşıma almıştım. Açılan ilk atışlardan ikisi de etkisiz kılındı. Bulundukları yamaç ise çok sarp olduğundan dereye yuvarlandılar.

    Sonra dürbünü elime alıp etrafa baktığımda düşmanın arazide yoğun olarak mevzilendiğini gördüm. İlk temas yaşandığında ise yavaş yavaş üzerimize yürümeye başlamışlardı. Sayıları çok fazla idi.

    Bizden sonra diğer arkadaşlar da yerlerini almışlardı. 150-200 metre aralığındaki bir mesafede Rênas ve Fırat arkadaşlar konumlandılar. Sonra Erdal arkadaşta onların yanlarına gitmek zorunda kalmıştı. Çünkü bulunduğum yer çatışmaya hiçte elverişli değildi. Fakat mutlak bırakılmaması gereken bir yerdi. Çünkü çok stratejik ve alana oldukça hâkim bir yerdi. Fakat yine de ikimizi koruyacak güvenlikte olmadığı için Erdal arkadaş buradan ayrılmak zorunda kalmıştı.

    Bir süre sonra düşman kobra ve skorsky tipli helikopterlerle üzerimize geldi. Skorksyler indirme yaparken, kobralar da bizi vurarak hem ateş etmemizi engelliyor hem de piyade olarak üzerimize gelen güçlerinin güvenliklerini alarak önlerini açıyordu. Diğer taraftan daha önce arazide konumlanan düşman güçleri ağır silahlarla bizi vururken, öncü birlikleri de önlerini tarayarak üzerimize doğru geliyorlardı. İlk etapta atış menzilimizin dışında olduklarından ateş etmedik. Fakat bir süre sonra menzilimize girdiklerinde ise arkadaşlar, üzerinde yürüdükleri patikayı mezbahaneye çevirdi. Rênas, Erdal ve Fırat’ın atış menzilinin içerisine düşman adım atamıyordu.

    Zamanın öğlen saatlerini ramak geçtiği bir anda hemen karşımdaki sırtın üstünde bir karaltı gördüm. Bu karaltıyı akşam saatlerine doğru netleştirinceye kadar çok merak ediyordum. Şayet oradaki düşman ise hayatımı her an kaybetmem imkân dâhilinde idi. Bir şekilde benim savaş dışı kalmam, Rênas arkadaşların durumunu da tehlikeye sokabilirdi. Çünkü düşman en öndeki mevziiyi düşürüp arkadaşlara karşı üstünlük sağlayacaktı. Düşman benim mevziimi ele geçirseydi diğer arkadaşların pek bir şansı kalmayacaktı. Boynumda dürbün de olmasına rağmen düşmanın yoğun atış temposu karşısında başımı kaldıramıyordum. Her başımı kaldırdığımda ise bana ancak bir ya da iki mermi atma fırsatı doğuyordu. Benim bir mermime karşı her halde düşman bizim elimizdeki cephanenin tümü kadar cephane kullanıyordu. Bu şekilde akşam 4’e kadar çatıştık. Bir ara düşmana etkili vuruş yapıp onları bir kademe geriye püskürttük. İşte böylesi bir anda karşımdaki sırtı kontrol etmek için fırsat doğuyordu.

    Dürbünü gözüme götürerek karaltıya baktım. Karşımdaki düşman gücüydü. Fakat bu her kimse dört saat boyunca uzanarak elindeki suikast silahının dürbününden bana bakıyordu. Silahımı dizlerimin üstüne indirdim. Gerçekten de yapacak bir şey yoktu. Ne arkasına atlayabileceğim bir taş vardı ne de bunun imkânı. Sırt en fazla 150-200 metre benden uzaktı. Bir nişancı için kaçırılmaz bir hedefti. Dürbünden ben ona o da elindeki suikast silahının dürbününden bana bakıyordu. Ne zaman ateş edeceğini merak ediyor ve onu bekliyordum. Fakat beklediğim o an gelmiyor adam tetiğe basmıyordu. Zaman ilerliyordu. Dürbünü onun bulunduğu alanın etrafından gezdirdim. Acaba ondan başka kimseler de var mıydı diye merak ediyordum. Onun hemen 20 metre solundaki yüksek uçurumlu kayaların tepesinde şok olabileceğim bir şey daha gördüm. Kayaların en üstünde bir insan silueti vardı. Gördüğüm bu siluet bir kadına aitti. Ayakta dimdik durarak batmakta olan güneşe bakıyordu. Aslında bakmak da değil; sanki bir şey gösteriyordu. Biraz daha dikkatli bakınca bu kadının bir arkadaş (gerilla) olduğunu ve sağ elinde tuttuğu çok uzun olmayan saç örgüsünü güneşe uzattığını gördüm. Daha önce bu kadın arkadaşla hiç karşılaşmamıştım. Bizimle beraber olan diğer kadın arkadaşlar vadinin hemen biraz üstündeki kayalıklarda mevzilenmişlerdi. Peki, kimdi bu arkadaş? Hadi gördüğüm bir rüya olsun… Peki, bir insan nasıl olurda daha önce görmediği başka birini tasavvur ya da hayal edebilirdi? Peki, kimdi bu ve orada ne işi vardı? Ne yapmaya çalışıyordu? Bu ve bunun gibi sorular kafamı allak bullak etmişti. Hadi diyelim ki oradaki yaşananlar bir gerçek olsun… Peki, nasıl olurda orada halen durabiliyordu. Daha az önce kobralar o kayalıkları delik deşik etmişti ve oradaki kayalıkların her metre karesine bir saniye içinde en az onlarca mermi düşüyordu. Ya oradaki normal bir şey değildi ya da ben rüya görüyordum. Bu yoğun çatışmanın içerisinde gözümün önünde dürbün ve diz üstü bir vaziyette uyumuş olabileceğime inanmıyorum. Bu kadın arkadaş sonra başına sağ tarafa çevirip, yerde uzanıp bana nişan alan düşmana çevirdi, baktı. Adama dönüp baktım. Sanki bu iki siluetin arasında bir etkileşim yaşanıyordu. Çok fazla sürmedi adam silahını yerden kaldırıp eline aldı. Önce dizüstüne sonra da ayağa kalktı. Bana bile bakmadan bulunduğu sırtın üstünde kendini aşağıya bıraktı. O an silahımı hemen elime alarak nişan alıp önümden yavaş yavaş süzülüp giden bu askeri vurabilirdim. Ama duygu ve düşünce dünyamın çatışma esnasındaki savaş benliğime gönderdiği bütün komutlar bunu yapmamam gerektiğini bana söylüyordu. Bu asker yürüyerek yavaş yavaş gözden kaybolurken aklıma tekrar kayalıkların üstündeki siluet geldi. Dönüp oraya baktığımda ise bir daha onu göremedim.

    Bir iki saat sonra akşam karanlığı çöktü. Heval Fırat bu karanlığın belirginlik kazanıp uzak alanları görünmez kılmasıyla birlikte koşarak yanıma geldi. Heval Rênas’ın çekilme talimatını verdiğini ve benimde acil gelmem gerektiğini söyledi. Bende iletilen talimat üzerine Rênas arkadaş’ın yanına gittim. Bütün arkadaşlar orada toplanmıştı ve hepsi de sağlamdı. Birkaç dakika geri çekilme hattını tartışıp netleştirdikten sonra harekete geçtik. Düşmanın az önce indirme yapmak isteyip de indirme yapamadığı bir boğazı geri çekilme hattı olarak kararlaştırdık. Evet, düşman oraya indirme yapamadıysa kesinlikle orası boş olmalıydı. Bu nedenle ben ve Erdal arkadaş öncü olarak boğaza doğru ilerlemeye başladık. Düşman çember atabileceği son noktaydı boğaz. Boğazdan sonra ise bir düşman hareketliliğini pek düşünmüyorduk. Rênas arkadaşlar bizden 10 dakika sonra harekete geçeceklerdi. Ben ve Erdal boğazın 30 metre yakını denilebilecek kadar bir mesafeye geldik. Boğazın ne sağındaki ne de solundaki kayalıklarda bir hareketlilik yoktu. Boğaza kadar toplam yolu bir saatte kat etmiştik. Ve son kırk dakikadır sağanak halinde, şiddetli bir şekilde yağmur yağmaya başlamış ve iliklerimize kadar bizi ıslatmıştı. Ben ve Erdal arkadaş boğazı hemen aşıp yüksek dağ silsilesinin arka tarafına geçtik. Boğazda bekleyemiyorduk. Çünkü yağmurla beraber çok şiddetli ve soğuk bir rüzgâr esiyordu. 10 dakika sonra ise aynı duyarlılıkla Rênas arkadaşların grubu bize ulaştı, sonra hepimiz kendimizi derin Lîçik vadisine bıraktık. İki saatlik yürüyüşten sonra büyük bir kaya kütlesinin yanına ulaştık. Rênas arkadaş geceyi bu kaya kütlesinin dibindeki boşluklarda geçirebileceğimizi söyledi. Bizde uygun bulduk ve bu kayalıkların dibindeki boşluklarda yerimizi yapmaya başladık.

    Herkes yerine yerleştikten sonra dinlenmeye başladık. Hava çenelerimizi titretecek kadar soğuktu. Ben ve Erdal iki kişilik bir yer yaptık. Üstümüze de çok ince yağmurluklarımızı attık. Üstümüze attığımız yağmurluklar ancak bir sera naylonu kalınlığında idi. Fakat rüzgâr geçirmiyordu. Birde Erdal’la sırt sırta verip yatınca yağmurlukların içi kalorifer gibi ısınmaya başladı. Soğuğun etkisi de kırıldığına göre artık yatabilirdik. Erdal zaten kendisini uzatmaya başladığı andan itibaren horlamaya başlamıştı. Heval Erdal bugün çokta yorulmuştu. Daha bu yaz katılmıştı gerilla saflarına. Ancak 5-6 ay’ı olmuştu. Uzun boylu, esmer ve yapılıydı. 25 yaşında bir minikti. Başını dizlerimin üstüne ya da göğsüme koyarak yatmaktan büyük zevk alıyordu. Tam bir espri, şaka makinesiydi. Arkadaşlar bu Amedli arkadaş için; “şayet bir gün Erdal ölse bile son şakasını yapıp öyle öteki tarafa yelken açacaktır” diyorlardı.

    Bir gün bir jeneratör zehirlenmesi kampımızda yaşanmıştı. Kamptaki sayının yarısından fazlası bayılmıştı. Erdal da bu mağdurların arasında idi. Fakat o diğerlerinin aksine olduğu yerde bayılmamış, koşarak aşağıya bizim yanımıza gelmişti. Güler bir yüzle Kürt sanatçı Seyda Perinçek’in Kanê Em Bire Hev bûn şarkısını söyleyip Şaban gibi kendini yere bıraktı. Biz Erdal yine şaka yapıyor sanmıştık. Oysa gerçekten bayılmıştı.

    Erdal’la birlikte yattığımız uyku modunu diğer arkadaşlar da esas almışlardı. Öyle sanıyorum ki onlarda Erdal gibi yatmışlardı.

    Ben ise o geceyi hiç uyumadan geçirdim. Çatışma esnasında gördüğüm o esrarengiz tablo karşısında halen şoktaydım. Erdal’ın en komik halleri bile gördüğüm bu hayal seremonisinden beni alamıyordu. Ama açıkça söylemek gerekirse bu kadın arkadaşı bir daha görmek isterdim. Her şeyiyle tam bir gerillaydı, kumral orta boylarda ve yapılıydı. Dolgun yüzlü ve bu dolgun simayla özdeş ufacık gözleri vardı. Daha önce kesinlikle görmediğim bu kadın arkadaş neden bana bu kadar aşina gelmişti? Geceyi bu ruh haliyle hiç uyumadan geçirdim. Çünkü varlığı bile bilinmeyen bu insan profiline kendimi borçlu hissettiğimi de bilmiyordum. Ama sanki burada şu an onu düşlememi bile ona borçluyum.

    Sabah erken arkadaşların hepsi uyandı. Dibinde yattığımız bu büyük kaya kütlesinin etrafında 5 gün geçirdik. Operasyon kapsamının genişleyeceğini düşünerek alanı çok kullanmamaya özen gösterdik. Bahardı, daha tomurcuklar bile patlamamıştı. Ve yine adımlarımızı attığımız her bir toprak parçasında derin izler açılıyordu. Bu da bir deşifrasyona yol açtığından güvenlik hususların dikkat etmemiz gerekiyordu. Öte yandan yanımızda hiç erzağımız yoktu. 5 gün boyunca arkadaşlar araziden topladıkları gulik otunu daha yaşken fazla dövüp közledikten sonra yiyorlardı. Baharın ilk otu olan gulikin birde yan etkileri vardı. Boşaltım ve sindirim sistemlerimizin hiç zorlanmadan sindirdiği bu besinler şutiklerimizi baya sıkmamıza neden olmuştu. Yani açıkça söylemek gerekirse ishal yapıyordu. Beşinci günün sonu yediğimiz bu otların derin etkilerinden dolayı Erdal’ın deyimiyle bırakın tenimizin bile yeşile çaldığını, sanki dünyaya yeşil camlı gözlükten bakıyor gibi olmuştuk. Altıncı gün erzağımızın bulunduğu elverişli gerilla alanlarına gittiğimizde ise arkadaşlar daha önceden gömdükleri un çuvalını çıkararak hamur yaptılar. Sonra fırıncı arkadaşlar çıkarak bu hamurda 2 torba ekmek yaptılar. Fırıncı arkadaşlar daha sonra torbalara koydukları ekmekleri heval Erdal’ın önüne koyarak “ye Erdal ye çuvalımızı da ye” diyerek takılmaya başladılar. Nezaket icabı, Erdal arkadaşta; “beni düşündüğünüz için teşekkür ederim arkadaşlar” diyerek ince bir taciz ya da espri yaptı.

    Hani OZAN- ŞAİR der ya, “hayatta en acı şey merhaba diyerek birleşen elerin, elveda diyerek ayrılmasıdır,” kastedilen ayrılık eğer fiziksel bir kopuş ise gerilla olmak daimi bir yolculuk halinde olmak demektir. Bir diyardan ötekine demektir. Bu anlamda sınırsız bir ayrılıktır gerilla.

    Ama gerillanın özsel ayrılığı asla ve hiçbir zaman tümden bir kopuş olmamıştır. Vuruldukça çoğalanlar, öldükçe yaşayanlar olduğumuz gibi AYRILDIKÇA BULUŞANLARIZ DA… Her bir son yeni bir başlangıçtır. Daimi bir bahardır gerilla.

 

halil dag_fotografcekmekBir yanmadır fotoğraf çekmek...

Işık filme düşer, filmi yakar...

Işık kalbe düşer, kalbi yakar...

 

Dağın dışındaki insanlar şimdiye kadar sadece çekilmiş fotoğrafları görebildiler. Ya çekilmeyenler, çekilemeyenler... Sadece kalbimizin gördüğü ve kalbimizin çektiği o fotoğrafları insanlara nasıl ulaştırabiliriz...

Fotoğraf makinesinin deklanşörüne dokunularak yaratılan fotoğraf ne kadar bir zamanı kaplar... Karanlıkların içinden gelen Kürt tarihini anlatacak kaç fotoğraf vardır... Şimdiye kadar çekilenler ne kadar anlatabilirler veya yeterince anlatabilirler mi?

Yıllardır içinde yer aldığım, yaşadığım Kürt dağlarının kaç fotoğrafını çektim tam olarak bilemiyorum ama her defasında yetersizliğin sızısını yüreğimin derinliklerinde yaşadım. Bunu burada söylemem gerekiyor. Fotoğraf makinemin çektiklerinin, kalbimin çektiklerinin yanında hiç denecek kadar az olduğunu düşünüyorum.

Son zamanlarda üzerinde uzun uzun düşündüğüm kalbimin çektiği fotoğraflar var. Hiçbir fotoğraf karesine yerleştiremediğim yüzler, sözler ve ilişkiler var. Fotoğraf makinesinin yetmediği kapsayamadığı zamanlar var.

Bir arkadaşım buna ‘biyolojik fotoğraflar’ diyor. Ben ‘kalbimizin çektiği fotoğraflar’ diyorum. Sanırım aynı şeyi kastediyoruz.

Görüntüleyebildiklerimiz mi çoktur, görüntüleyemediklerimiz mi...

Görüntüleyebildiklerimiz mi bizi biçimlendirir, görüntüleyemediklerimiz mi...

Bir yanmadır fotoğraf çekmek.

Işık objektiften geçer, kimyasal filmin üzerine düşer,

film yanar renge dönüşür. Biz fotoğrafı görürüz. Bir de kalbimizin çektiği fotoğraflar vardır. Işık kalbe düşer. Kalbimiz yanar renge dönüşür. Bu da kalbimiz de kalan fotoğraftır, onu kimse görmez. Bir biz görürüz. Bir tek biz biliriz.

Bir gerilla bir söz söyler. Bir başkası bir şarkı. Bir mermi sesi ulaşır kulağına. Bir yaradan kan akar. Maskeli bir yüz gülümser. Bir kadın uçuruma düşer. Birisi kendine ve herkese ihanet eder. Sen hepsinin fotoğrafını çekersin. Fotoğraf makinen bunların yüzde kaçını yakalayabilir bu tartışılır. Ama kalp hepsini yakalar. İstese de istemese de bunların fotoğrafını çeker. Belki fotoğraf makinesi ile seçme hakkına sahipsindir ama kalbin iyi ve kötü, acı ve neşeli, güzel ve çirkin her yaşananın fotoğrafını çekmek ve saklamakla yükümlüdür. Bunu sen bilmeden, sen farkında olmadan olamadan büyük bir dikkat ve ısrarla yapar ve biriktirir.

Fotoğraf makinesinin çektiği fotoğraflar insanı nasıl etkiler tam olarak bilemiyorum ama kalbimizin çektiği fotoğraflar önce kalbimizi, sonra yüzümüzü ve gözlerimizi etkiler. Kalbimiz de çekilen her fotoğraf kalbimize bir çizgi çeker, kalbimize bir renk düşürür. Kalbimiz de karanlık veya aydınlık bir bölge oluşturur. Ve biz kalbimiz de oluşanlara benzer biçim alırız. Kalbimizin çektiği fotoğraflar bizi oluşturur. Yanı başında birisi vurulur, bu senin kalbine vurur. Bir kadının hıçkırıkları duyulur, gözyaşları kalbimize düşer. Terli bir yüze rüzgar çarpar, kalbimiz serinler. Fotoğraf kalbimiz olur, kalbimiz yüzümüz olur, yüzümüz gözlerimiz olur...

İki yönlü bir ilişkidir fotoğraf çekmek. Fotoğraf gözleri yaratır, gözler fotoğrafı. Bu nedenle kalbin enstantanesi ustaca ayarlanmalıdır ki, kalp yanmasın, çürümesin, yok olmasın. Bir göz nasıl bakarsa, fotoğrafı öyle çeker. Çekilen her fotoğraf gözü dönüştürür, gözü oluşturur. Ve bu şekilde sürüp gider. Bir merdiven gibi birbirini oluşturarak yükselir veya alçalır.

Görmesini bilmek gerekiyor.

HALİL DAĞ