Malpera Fermî ya Şehîdan

Malpera Fermî ya PKK'ê

gerillatv logo

PAJK

yjastar logo1

HPG Wêne

gerilla

Gerilla Anıları

HPG - Online
  • ÖNDERLİĞE VE BÜTÜN ARKADAŞLARA SELAMLARIMIZI ULAŞTIRIN

    “Acıya,  gözyaşı dökmeye zamanımız olamaz.” 

    Partimizin 5. Kongre süreciyle beraber, ülkede yeniden bir hareketlilik süreci başlamıştı. Eyalette yaşanan kayıplar ve kongreden eyalete gelen arkadaşlarla, fırtına birliklerinin oluşturulması gündemleşmişti. Biz de, Hamza arkadaşın sorumluluğunda, Habizbına bölgesinin Dilveria alanındaydık.

     Dilveria alanı; Hasankeyf, Gercüş Savur üçgenini kapsayan Mardin eyaletinin dördüncü bölgesi olarak bilinen Habizbına bölgesinde yer almaktadır. Dilveria dağı, sönmüş bir yanar dağ olduğundan, arazisi volkaniktir. Amed’in güneyinden başlayıp, Dicle’nin kavisleriyle kıvrılarak, kuzeyde Mava dağına kadar gider. Dilveria, iki coğrafyayı birbirinden ayırdığı gibi, iki iklimin de buluştuğu bir noktadır. Dicle ve Fırat ovası iklimsel özelliklerini, dalga dalga güneyden, kuzeye doğru taşımaktadır. İnsanlık tarihinin ilk yerleşim yerlerinden biri olmasını bereketli coğrafyasına borçludur. Dağ, Dicle’nin güneyinden yukarıya doğru, yontulmuş irili ufaklı büyük taşlarla örülü kaleleri ile yapılması zor; aynı taşlardan yapılmış olan köprüler, tarihten birer yaprak gibi önümüzde durmaktadır. Batıdan, katman katman Raman ve Batı Raman dağları yükselir. Ve dolunay gecelerinde, Batıdan Doğuya doğru kıvrılan Dicle suyunun yüzeyinde akseden yakamoz, adeta süt beyazı bir şeridin, pırıltılı yansımaları olarak coğrafyanın güzelliklerini tüm doğallığıyla gözler önüne serer.

     Alanın en yüksek ve her yere hakim noktasında, Alodino Kalesi bulunmaktadır. Hem doğunun, hem de batının alabildiğince görülebildiği bir yerdir. Kalenin tarihi tam olarak bilinmemektedir. Ancak, halk arasında günümüze dek söylene gelen söylencelere göre, Alodino, İskender zamanında yaşamış bir Kürt komutanıdır.  İskender, çıktığı doğu seferlerinde, topraklarına bu alanı da katmak ister. Ancak, kale stratejik bir yerdedir. Oraya yönelen tüm saldırılar püskürtülür ve kale alınamaz. Kale, kuzeyde Dicle ile bitişiktir. Yaklaşık yüz metre yüksekliğinde dik bir kayanın içi yontularak yapılmıştır. İçi labirent gibidir. Dört tarafına hakim ve saldırıya karşılık verebilecek bir şekilde, inşa edilmiştir. Öyle ki, sadece bir tek kapısı vardır, o da gizlidir. Bu kapı, yeraltından yapılan tünel ve basamaklarla, Dicle kıyısına açılır. Sığ ağaçların kapladığı küçücük bir geçit gibidir. Bu kapı, daha çok, ihtiyaçları karşılamak amacıyla gece karanlığında kullanılırmış. Kayalar içten oyulduğu için kalenin üstü kapalıdır. Duvarları geniş ve altı metre derinliğindedir. Kale doğal bir savunma kalesi olduğu gibi, güvenlikli bir korumu da vardır. İskender komutanlarıyla birlikte ne yapsa da, kaleyi zapt edemezdi. Ancak, kaleyi içten düşürmek gerekiyordu. İskender ise, karargahını Hasankeyf’te kurmuştu. Geceleri, kalenin ihtiyacını karşılamak için suya inen kadınlar arasında, Alodino’nun karısı da vardır. Alodino’nun karısı, yerini belli ettirecek şekilde, İskenderin askerlerine, ateş kıvılcımı çıkaran taşlarla işaret verir. Kadın, kendisini gören askerler tarafından, İskenderin yanına götürülür. Daha sonra kale içten çökertilir, Alodino teslim alınarak, idam edilir. O günden sonra, yöre halkı bu kaleyi, Alodino Kalesi olarak anacaktır.

     Habızbina, yaz aylarında özellikle Ağustos ayında çok sıcak olur. O zaman, Dicle kenarında yerleşim yerlerini kuran insanları daha iyi anlardım. Karşısından yükselen kaya altlarından çıkan kaynak sular, çevredeki nar, incir ve üzüm bahçeleri bambaşka bir güzellik ve emekti.

     Bir bölüklük güç olarak, arkamıza kaleyi siper ederek üslendik. Bu aylar, Batman’da salgın hastalıkların yoğunca görüldüğü dönemlerdi ve birliğimizdeki birçok arkadaş da, bu hastalıktan etkilenmişti.

     1995’in Ağustos ayıydı ve 15 ağustos atılımının yıl dönümü yaklaşmıştı. Yıl dönümünü başlatma ve sürece cevap vermek amacıyla ilk eylemi, birliğimiz yapacaktı. Bunun nedeni, hem coğrafik olarak uygun bir yerde konumlanıyor olmamız, hem de nitelik olarak bileşiminin güçlü olmasıydı.

     5. Kongreden sonra eyalette bulunan Selim arkadaşın denetimindeki karargah gücünden oluşturuldu. Fırtına birliği eylemsellik ve çatışmaların ardından, Selim arkadaşın şehit düşmesi,  büyük bir boşluk yaratmıştı.

     Hamza arkadaş, bu boşluğu doldurmak için bölge gücüyle kalmıştı. Kısa bir süre sonra, ‘Fırtına birliği’ dağıtılmış ve Hamza arkadaş da bölge yönetimine atanmıştı. Bu birlik düzeni, eyalet karargahından gelen ‘Harekete geçin’ talimatına kadar devam etti.

    Bulaşıcı hastalığın, birçok arkadaşı etkisi altına alması nedeniyle normal düzenle harekete geçmemiz güçleşiyordu. Bunun üzerine Hamza arkadaş, tekrar eski birliği kurdu. Birliğin yarıdan fazlasının daha önce üst görevlerde bulunmuş arkadaşlardan oluşması, bir takım zorlukları da doğuruyordu. Ama oluşturulan birlik, herkes tarafından onaylanmıştı bile. Çünkü Selim ve diğer arkadaşların şahadetlerinden sonra, böylesi bir eylem sürecine katılma istemi de olunca, Hamza arkadaşla birlikte hareket etmek önemliydi.

     Hamza arkadaş, Botan’lıydı. Savaş tarihimizde önemli bir yer olan Botan eyaletimizden böylesi değerli yoldaşlarımızın tarih sahnesine çıkmasına da vesile oluşturmuştur. Onu, salt geldiği coğrafya ve toplumsal ilişkilerinden kaynaklı savaşçı kişiliğiyle anlatmak, yetersizdir. İmrenilecek düzeyde bağlıydı. Kendisini disipline etmesi ve tüm canlılığıyla insan gelişimi için adamasıyla derin sevgisini yansıtırdı. Hamza arkadaş, esas aldığım, örnek bir kişilikti. Onunla birlikte hep Habızbına’nın en yükseklerinde dolaşmamın da etkisi olsa gerek, benim için sanki ulaşılması gereken bir zirve gibiydi. Yaptığı işler, ilişkilendiği her insanda bir derinlik yaratıyordu. Ve yoldaşları ona karşı derin bir güven duyarken, düşmanı tarafından bile saygı duyulan bir kişilik ve yaşam sahibiydi.

     Habızbina alanına geldiklerinde, yolda birçok arkadaş şehit düşmüştü. Kendisi,  bu bölgenin sorumlusu olarak gönderilmişti. İlk toplantıda Kongrenin aldığı kararları ve Fırtına Birliklerinin oluşturulacağı haberini verirken, kazanmak için sayılamayacak kadar nedenimizin olduğunu söyledi. “Özellikle şahadetlerin bu denli yoğunlaştığı bir sürece denk gelişim, benim için hem bir borç, hem de mutluluktur. Bu hepimiz açısından bir şanstır. Acıya,  gözyaşı dökmeye zamanımız olamaz. Bu, şehide ve ülkeye verilecek anlamlı bir cevap değildir. Tüm inanç ve kararlılığımızla, 5. Kongrenin ışıklı yolunda ileri...” sözleri kafamda hala canlıdır.

     Tüm arkadaşlar, bir ay gibi kısa bir süre içinde, 16 eylem gerçekleştirmişlerdi. Arazinin derinliklerine inilerek her taraf bir gerilla mevzi ve barınağı haline getirildi. Özellikle bu hareket tarzımızdan dolayı düşman, Ömeriya, Savur, Dilveria üçgeninde operasyon yapmakta kararsızdı. Çünkü bu hareket tarzı, operasyon taktik ve yönelimlerini yerle bir etmişti. Bu eylemlerimiz asıl hedefimiz için birer zemindi. İşte bu zeminde, düşmanı en can alıcı yerinden yakalama fırsatı gelişmekteydi. Böylece ara süreç bitti.

    Arkadaşlardaki moral ve coşku düzeyi, birbirlerini yakından tanımaları, pratik süreçte yaşanan zorlu koşulların yarattığı bağlılık derindi. Hazırlıklar, arazinin her tarafında yapılmıştı. Eyalet karargahı, birliğimizi çizgi temelinde gelişecek her türlü eylem tarzı için inisiyatifli kılmıştı. Birliğimiz, bu hareketli hazırlık sürecinde, keşif ve planlamalarıyla hedefler üzerinde tartışmalar geliştirmekteydi. Birliğimiz, Dicle eteklerinden Kaniya Masi’nin sonuna, oradan Dırefe vadisine girerek Dilveria silsilesine doğru geniş bir yay çiziyordu. Dilveria silsilesiyle Dicle arası yaklaşık altı saatlik bir yoldu. Küçük derecikler, paralel bir çizgi şeklinde uzanan dağın kollarını kesiyordu.

     Alanda kontr-gerilla ve hizbullahın üs merkezi olarak kullanılan, daha önce boşaltılmış Ecube köyü, aynı zamanda korucu köylerle çevrili, hakim bir yerdeydi. Keşif ve eylem planlamasını yapmak için, köyün arkasındaki dağda konumlandık. Düşman, bizim 15 ağustos nedeniyle harekete geçtiğimizi tahmin ettiğinden dolayı, bu köyde daha öncesinden de kontra faaliyetleri için kullandığı paravan örgütüne haber vermişti. Çünkü köyün ne içinde, ne de çevresinde, iki-üç gün boyunca hareketlilik görmemiştik. Hamza arkadaşla birlikte tartıştık. Burada kalmayıp, düşmanın bize yönelik olası operasyonlarını dikkate alarak, çıkan operasyonlara uygun darbeleri, arkasından dolanarak vurmayı düşünüyorduk. Hamza arkadaşında onayıyla, sabit hedeflere ulaşamadığımız anlarda, böyle planlamaların elimizde bulunması bize güç veriyordu. Birbirimize olan güvenle, hemen Ecube köyünden Ormancık arazisine doğru yöneldik. Heska vadisinden yukarıya doğru yürüyorduk. Heska köyünden geçen küçük bir derecik, aşağılara doğru gittikçe çoğalarak akıyordu.  Yüksek dağların esintili rüzgarlarının buluştuğu yerden ay ışığının vurduğu Heska vadisi, beyaz, berrak bir sicim gibi önümüzde uzayıp gidiyordu. Su üzerindeki hafif esinti ve tabloyu tamamlayan cırcır ve ağustos böceklerinin sesi yürüyüşümüze ve geceye renk katıyordu.

    Planımız, hareket halindeki düşman güçlerini vurmaktı. Bunun içinde, uygun bir arazide üslenmek ve olabildiğince ayrıntısına dek araziyi gözlemlemek gerekiyordu. Boş köyler, düşmanın operasyonlarında dinlenmek ve pusu atmak için kullandığı değişmeyen meskenleriydi. Biz de her yere hakim olan, Dilvera’nın zirvesine çıkmaya karar vermiştik. Hamza arkadaşın yanından ayrılarak, dört arkadaşla birlikte zirveye doğru, vadiden tepeci yerlerine doğru harekete geçtik. Birkaç arkadaş da su getirmek için arkamızdan geleceklerdi. Zirveye vardığımızda, gece yarısı olmuştu. Dilvera’nın üstü harap olmuş bir köy yeri gibiydi. Üzeri volkanik bir kalıntıyı andıran taşlar ile örtülüydü.

    Dilveria’nın zirvesinden, çevreyi kendimizden geçmişçesine seyre daldığımız bir anda, aşağı bağlar arasından köpek sesleri gelmeye başladı. Tepedeki kulübemizde, bu seslerle birlikte iki iri köpek belirmişti. Arka tarafımızda tepede duran Hamza arkadaş, bizimle cihaz bağlantısına geçti. Durumların normal olduğunu söylememize rağmen, iki arkadaş devriye amaçlı boğaza gittiler. On beş dakika sonra, üzüm toplamak için bağa gitmiş olan arkadaşlarla birlikte geri döndüler. Her şey normaldi. Bundan bir ay önce, yine burada köpekler vardı. Çevreyi iyice kontrol etmiş, herhangi bir şey görememiştik. Büyük ihtimalle bu köpekler de onlarca boş köyden arda kalan hayvanlardan olmalıydılar.

    İki gecedir, sürekli yolda olduğumuzdan dolayı, doğru dürüst dinlenme ve uyuma imkanı bulamamıştık. Nöbetleşerek, iki arkadaş uyanık, iki arkadaş da dinlenerek sabahlayacaktık. Getirilen üzümleri de sabah yemek için bıraktık. Ne köpek havlamaları, ne de başka bir şey... Çevrede herhangi bir tehlike sinyali yoktu. Ve biz gerekli tedbirleri de, gönderdiğimiz devriyelerle almıştık. Gizli hareket edip, düşmanı sürekli takip ettiğimiz için, kendimizden emindik ve  sabaha hazırlanıyorduk.

    Düşmanın akşamları bırakıp, gündüz araziyi keşfetmek için tuttuğu Tefe Direk tepesinin askerlerine bir sürpriz yapılacaktı. Tepe boş çıkarsa, Tefe Cevze arasındaki yoldan  gelen güvenlik cemseleri vurulacaktı. Bu eylemleri, Hamza arkadaşla beraber planlamıştık ve esnekti.

    Ayın berraklığında ikişerli nöbetlerimizin ilkini tutmuş, devriyemizi tamamlayarak uyuyan arkadaşların yanına kulübeye geçtik. Arkadaşları yandırmasak, iki gün uyanmayacak kadar yorgunlardı. Gece, rüzgar hafiften yüzümüze çarpıyor, tertemiz havayı içimize çekiyorduk. Çevreme baktım. Dağlardan, şehirlerden gelen meltem sanki oraların kokusunu da beraberinde getiriyor, zihnime ve ruhuma dolduruyordu. Arkadaşları nöbete gönderdikten sonra, kefiyemi başıma iyice doladım, kulübedeki meşe yaprakları yığını üzerine uzanarak, yağmurluğumu üstüme çektim.  Uzandığım gibi dalmıştım. Ne kadar sonra bilemiyordum. “Numan arkadaşı uyandırın!” sesiyle birlikte uyandım. Şafak sökmek üzereydi. Şervan arkadaş, dürbünle çevreyi kontrol ediyordu. Yanına gittim. Çömelerek, hareketliliğin olduğu tarafı eliyle işaret ediyordu. Dürbünü alarak, gösterdiği yeri kontrol etmeye başladım.

     Karartı şeklinde de olsa, günün ağarmasıyla, askerlerin hareketliliğini gördüm. Yaklaşık 250 metre önümüzdeki boğazdan bize doğru geliyorlardı. Kulübemizin bulunduğu yerle boğazın yüksekliği arasındaki mesafe, yaklaşık on metre kadardı. Sürünerek olduğumuz yerden kulübenin üstündeki kayalığa yerleştik, boğazdan bize doğru gelmek için, düzleşen bir yerden geçerek gelmeleri gerekiyordu. Biz, her tarafa hakim olacak şekilde yerlerimizi almıştık. Durumu el cihazıyla Hamza arkadaşa bildirdik.

    Önümüzde silsileler şeklinde uzanan sırtları ve vadileri dürbünle en ince ayrıntılarına kadar gözlüyorduk. Sabahın ilk ışıklarıyla, hemen hemen her yerde düşman güçleri görünüyordu. Düşman operasyonu kapsamlıydı Öncüleri ile aramızdaki mesafe oldukça azalmıştı. Bir asker baston gibi kullandığı silahını yere dayayarak yürüyor, arada bir durup gelenleri bekliyor ve çevreye bakıyordu. Zafer kazanmış komutan edası ve duruşu büyük bir feryadın içinde yitip gitti. RPG’nin büyük gürültüsüyle devrilen askerin ardından gelenlerde, korku ve kaygı baş göstermiş, rast gele ateş etmeler ve haykırışlar yükselmeye başlamıştı.

     Bulunduğumuz yer, bir süre sonra yoğun çapraz atışların kesiştiği nokta olmuştu. Askerler önümüzdeki sırtlardan, yanlardan ve alttan sızarak bize ulaşmaya çalışıyorlardı. Bu amaçla bize çağrılar yapıyor, yoğun taramalarla oyalamaya çalışıyor, alt tarafta bizim göremediğimiz yelerden sızmaya çalışıyorlardı. Bunun için “L” harfi şeklinde olan tepemize, arka tarafımızdan bir düşman kolu tırmanmaya başlamıştı. Ancak, Hamza arkadaşın orada bulunduğunu bilemedikleri için tasfiye olmuşlardı.

     Çatışmalar zaman ilerledikçe kıran kırana bir savaşa dönüşüyordu, öyle ki bulunduğumuz yerden ne geri gidebiliyorduk, ne de ileriye doğru hareket edebiliyorduk. Biz dört arkadaş, bulunduğumuz yeri artık sağlama almak zorundaydık. Yoğun tarama ve çatışmalar esnasında yanımızda bulunan Xemgin arkadaş yaralanarak şehit düştü. Yeni katılan Xemgin arkadaş Mardin’in Taşlık (Cizre) köyündendi. Korunmak için bulunduğumuz kayalıktan, kulübemizin olduğu yöne indik. Bu esnada Ferhat arkadaş atak ve dinamik yapısıyla alt taraftan sızmaya çalışan askerleri püskürtmek için uğraşıyor, yer yer açıkta kalıyor ve görüntü veriyordu. Öyle coşku ve istekle savaşıyordu ki birkaç kez uyarmamıza rağmen dinlemedi. Karşı tepelerden yapılan suikast atışlarıyla ağır yaralandı. Belden aşağısını kullanamıyordu.  Bulunduğu yerden sürükleyerek yanımıza getirdik. Çenesi ve karnından yaralanmıştı ve kanamasını durduramıyorduk. Yaşam emareleri saniye saniye azalıyordu. Vurulduğu andan itibaren bilincini kaybetmişti. Cihazla Hamza arkadaşa bildirdik. Arkamızdaki sırtı tutuyorlardı. Onlarda herhangi bir kayıp yoktu. Biz ise iki arkadaş kalmıştık. Hamza arkadaş Pılıng arkadaşı bulunduğumuz yere gönderince yeniden mevzilenerek saldırılara karşılık vermeye başladık.

     Alt tarafımızdaki köyden yoğun araba sesleri geliyordu. Sürünerek o tarafa doğru gidip, köye baktım. İki tank köyün içine mevzileniyordu. Namluların hedefi bulunduğumuz tepeydi. Ardından boğaz tarafından dört skorsky helikopter önümüzde belirmiş, sağ ve sol tarafımıza indirme yapmaya başlamışlardı. Skorskylerden inen asker ve timler, indirdikleri havanlarını sağlı sollu dizmişlerdi. Şimdilik uzaktaydılar. Yapılan atışlara köydeki tank atışları da eklenmişti. Top atışı kulübemizin yakınlarına kadar etkili oluyor, taş parçaları, toz ve toprak yığının üstümüze savuruyordu. Barut kokusu, patlamanın sesi ve duman her yere yayılıyordu. Bu yoğun saldırılar saat 9 civarında daha da şiddetlenmişti.

    Zaman en ağır dönemindeydi, saniyeler geçmek bilmiyor gibiydi. Ve biz daima uyanık olmak zorundaydık. Çünkü en ufak bir dikkatsizlik sonun başlangıcı olabilirdi.

     Cebimdeki el cihazından bize çağrı yapan Hamza arkadaşın sesi geliyordu. Elime aldım. Durumumuzu sordu. İyi olduğumuzu söyledik. Sonra yoğun ateş altında cihazı dinleyip dinlemediğimizi sordu. Dinleyememiştik, bundan ötürü de düşman hareketliliğinin hangi boyutta olduğunu tam olarak bilmiyorduk. Hamza arkadaş kısa ve öz olarak durumu bize bildirdi. Düşmanın çevremizde güç yığınağı yaptığını Siirt, Mardin ve çevre illerden özel hareket birliklerinin alana getirildiklerini söyleyerek dikkatli olmamızı belirtti. Geri çekilme yapamıyorduk çünkü ne bizim ne de Hamza arkadaşın yeri uygundu. Bir de, düşman her tarafa mevzileniyordu.

     Biz yeniden mevzilenmeye başladığımızda Tepe Radyolink direğinin hemen altındaki boğazdan bir skrosky çıkıp, düşmanı ilk gördüğümüz yerin solunda, düz bir tarlaya indirme yaptı. Aynı anda Kurtalan, Beşiri, Hasankeyf tarafından ufuk çizgisinde beş skrosky helikopter daha göründü. Onlar da gelip indirme yaptılar.

     Elimdeki karnas silahının dürbünüyle hem çevreyi, hem de skorskylerden atlayıp, hızla mevzilenen timleri takip ediyordum. İnenlerin birçoğu kot pantolonlu, saldırı yeleği giyinmiş, kimisinin saçı uzundu. Ve şalvar tipi pantolonlarının üzerine hücum yeleği giyinmiş, alınlarına kırmızı bandlar bağlamış ne oldukları belli olmayan silahlılar. Koşa koşa bizim sağ tarafımıza düşen boğazın yamacına girerek gözden kayboluyorlardı.

      Ferhat arkadaşa o ana kadar su vermemiştik. Ve yanımızda onu korumaya almış, arkadaşlarla birlikte onu yoğun ateş altında sarmalamıştık. Şimdi hareketsiz bedenine inat, gözleri yaşam doluydu. Konuşmuyor, bakışlarıyla anlatılmayanı anlatıyordu. Daima eylem öncesinde ya da çatışma anlarında “heval dikkat edin, yaralanmayın” derdi. Bizim kendisine su vermemizi herhalde anlamsız buluyordu. Konuşurcasına bakan siyah iri gözleri, savaş içinde yaşam ve ölüm kararını verecek kadar iddia doluydu.

     Ferhat arkadaşa o an içinde baktığımda Kebaninin, “Seninle evlendim ey özgürlük! Ve zafer sevginindir” dizelerini hatırladım. Ferhat arkadaşın bakışı yaşamdaki duruşu ve mücadele içindeki yoldaşlığı da bu taşlarla örülü zafer anıtı gibiydi. Adeta, “Hepimiz bu günler için yaratılmadık mı?” der gibiydi. Ferhat arkadaşın bakışlarına takılıp kalmıştım. Pılıngın beni uyarmasıyla, gösterdiği tarafa baktım. Şervan arkadaş BKC’sine doldurduğu mermilerin şeridini düzeltiyordu. Hepimizin dikkati eylemin ilk başladığı yerdeydi. O taraftan çömelerek gelen, yüzlerini siyah hatlarla boyamış timler ağır ağır bize doğru geliyorlardı. İlkinin elinde bomba atarlı bir silah diğer beşinin elinde ise M-16 vardı. Çömelmiş halde açıktan gelmeleri tepede kimsenin kalmadığını düşündüklerini gösteriyordu. Ama yine de tedbir amacıyla aralıklı, avcı kolu şeklinde geliyorlardı.

     Arazi doğal yapısını kaybetmesine ve her taraf ateş ve barut kokmasına rağmen, güneş kendini tüm bereketiyle dünyaya sunuyordu. Çevre donmuş bir resim gibi görünüyordu. Doğal bir şey kalmamış gibiydi. Tepede düşmandan başka tek bir canlı görünmüyordu. Biz de yerimizde donmuş gibi nefesimizi tutmuş, gittikçe aradaki mesafeyi kapamakta olan düşmana kilitlenmiştik.

     Çok az bir mesafe kala göz işaretleriyle anlaşarak olduğumuz yerden silahlarımızın tetiklerine dokunduk. İlk üç tim olduğu yere düşmüştü. Diğer üçü, yan taraflara fırlamışlardı. Her yönden yaylım ateşi yeniden başlamıştı. Cebimdeki cihazdan düşman kanalındaki konuşmaları dinliyordum. Yaşadığımıza inanamıyorlardı, şoke olmuş gibiydiler. Fırsatını yakaladıkça belirlediğimiz noktalara ateş ediyorduk.

     Fakat ilginç olan gelenler, ateşimiz altında düşmelerine rağmen, ardındakiler kendi yaralılarına ve cesetlere basa basa bazen de halen yaralı olan bedenleri kendilerine siper yaparak bize yaklaşmaya çalışıyorlardı.

     Bir ölüm sınavına girmiştik. Tepe ve bulunduğumuz yere bu yoğun yönelim bunu gösteriyordu. Her yönden saldırıyor ve yaklaşıyorlardı. Çatışma çok kısa mesafelerde sürmeye başlamıştı. Hamza arkadaşın “Hemen oradan uzaklaşın, biz savunmanıza geçeceğiz” sözleri cihazdan yükseldi. Şifreyle “Fırsatını bulduğumuz an geri çekileceğiz” dedim. Ferhat arkadaş yanındaki suyu içmişti. Ve biz fark etmeden şehitler kervanına katılmıştı. Son bir kez öptük. Cihazdan Hamza arkadaşın kızgın sesi yükseldi, çağrı yapıyordu. Cevap verdim, “Hemen bulunduğumuz yerden çıkmamızı, arkamızdan da düşmanın saldırmaya çalıştığını söylüyordu.

     Hamza arkadaşın bulunduğu yere varmıştık. Şimdi bulunduğumuz yer daha önce kaldığımız yerin arka kısmıydı ve hemen mevzilere, diğer arkadaşların yanına geçtik. Tepe düşman tarafından olduğu gibi çembere alınıyordu. Burası gittikçe düzleşen bir arazi yapısına sahipti.

     Bulunduğum mevzide Serbest arkadaş da bulunuyordu. Bana “düşmanın, korucularla birlikte, bir kol şeklinde kuzeyimize düşen arka yamaçtan Armutlanan (Zıvınge Menda)tarafından bize doğru gelmekte olduklarını ve bunun tepenin tümünün kuşatmaya alınmaya çalışıldığını gösterdiğini” söyledi. İkinci mevzide Küçük Selim vardı. Serbestin yanında arkadaş olduğundan, Selimin yanına geçtim. Şimdiye kadar stratejik olmayan bu mevziler geri çekilip buraya gelmemizle birlikte düşmanın odak noktası olmuştu. Bundan dolayı askerler sürüne sürüne mevzilere doğru geliyorlardı ve gittikçe de yaklaşıyorlardı.

     Ve yaklaşan askerlere ateş etmeler başlamıştı, çatışma gittikçe şiddetleniyordu. Hamza arkadaşın bulunduğu tarafta da çatışma yoğunlaşmıştı. Her taraftan yükselen patlama ve silah sesleri dağlara çarparak yayılıyor, vadilerde yankılanıyordu. Tam karşı tarafımızda yerleştirilmiş keskin nişancılar, en ufak bir hareketimizi gördüğünde ateş ediyorlar kurşunlar vınlayarak başımızın üstünden geçip, üstümüzdeki taşlara çarpıyorlardı. Bunun anlamı bize sızma yapmakta olan askerleri görmemizi engellemekti. Bunu bildiğimizden, palaskalarımızdaki son bombalarımızın pimlerini çekerek düşmanın gelebileceği yönlere fırlattık. Bir süre sonra bize yapılan saldırılar hafifledi. Üzerimize yapılan atışlar azalmıştı. Çatışmanın yoğunluğu Hamza arkadaşların bulunduğu mevzilere kaymıştı.

     Bulunduğumuz yerden Serbest arkadaşa “Berxwedan jiyane!” diye bağırarak, moral verirken sesimizi duyan diğer arkadaşlar sanıyorlar ki, yaralıyız. Direnerek teslim olamamak için bunu söylediğimizi düşünüyorlar ki, Hamza arkadaş bulunduğu mevziden eyalet komutanlığıyla irtibat kurarak, çenesinden aldığı mermi yarasına aldırmadan son sözlerini iletiyor;

    “Biz birlik olarak 15 ağustos atılımının yıldönümüne cevap olmak için harekete geçtik. Yoğun bir eylemlilik planlamasını hayata geçirmeye çalıştık. Böylesi bir birliği tekrardan oluşturmak zordur. Uzun bir pratik maratonu yapabilecek potansiyele sahip bu arkadaşları, tarihin ve savaşın acımasızlığının bir kanunu ile karşı kaşıya getirmiş birisi olarak, şehitlerin, Önderliğin ve halkın karşısında affımı istiyorum. Bu birlik yüksek tepelerde oluştu ve böylesi bir zirvede sabahtan şu ana kadar çatışarak günün anlamına cevap olma iddiasındadır. Böylesi bir son istenmese de, hayalim, bu birlikle Önderlik karşısına onurlu bir şeklide çıkmaktı. Bütün arkadaşlara, halka, Önderliğe selamlarımızı ulaştırmanızı ve en son cephaneleriyle kendilerini patlatacaklarını iletmenizi önemli bulmaktayız” Akabinde cihaz ve dürbününü kırıyor. Yanına giden Plıng arkadaş da yaralanıyor, Yanlarındaki mevzide bulunan Şervan arkadaş düşmanın bütün yoğunluğunu üstüne çekmek için BKC ile sürekli atış yapıyor. Çatışmanın seyri Şervan arkadaşın bulunduğu mevziye kayıyor ve Şervan arkadaş bir süre sonra kafasından aldığı mermiyle yaralanıyor.

     Welat arkadaş da o taraftaki mevzideydi. BKC’yi eyalette en iyi kullanan arkadaşlardan biriydi. Şervan arkadaşın durumunu görünce gelip BKC’yi alıyor ve kaldığı yerden devam ediyor. Welat arkadaş canlılığı ve fedakarlığıyla çok sevilen bir arkadaştı. Daima sohbetlerde neşe kaynağı olurdu. Bir keresinde bir anısını anlatmıştı. Bir düşman timini nasıl etkisizleştirdiğini anlatıyordu. Kendi mevzisine saldıran bu tim, mevziden silah sesi gelmediğini görünce üstüne gidiyor. O da düşmanı iyice üstüne çekebilmek için sadece tabancası olduğuna inandırmaya çalışıyor. Gerçekten adamlar buna inanıyor çünkü hepsinde de çelik yelek varmış. İyice yakınlaştıklarını ve rahat rahat geldiklerini görünce, hazır tuttuğu BKC’siyle ateşe başlıyor ve tümünü indiriyor. “Adamlar cidden beni elle yakalayacaklarına inanıyorlardı. Hiç bu pos bıyıklarımdan da korkmamışlardı” derdi.

     Tepenin doğu tarafındaki mevzide bulunan Mahir ve başka bir arkadaş, risksiz bir yerde olmalarına rağmen ateş ettiklerinde önlerini vurduklarından düşmanın dikkatini çekmişlerdi. Düşman şiddetli bir saldırıyla o mevziiyi vurmuş ve arkadaşlar şehit olmuşlardı. Hamza arkadaş da yaralı olduğundan ne kadar müdahale de etseler fazla etkili olmamışlardı.

    Biz kendi mevzimizde düşman saldırılarına karşılık verirken, Hamza arkadaşların olduğu tarafta nelerin olduğunu göremiyor, bilmiyorduk. Ancak sonradan öğrenecektik ki, Hamza arkadaş çembere vurmayı söylüyor, Pılıng arkadaş ise mevziden çatışmayı sürdürmeyi istiyor. Hamza arkadaş bizim şehit düştüğümüzü ve sadece dört arkadaş kaldıklarını düşünüyor, Mahir arkadaşın mevziisinin düşmesiyle düşmanın bize Hamza arkadaşın mevziisini düşürerek gelmesi gerekiyordu. Aynı şey Hamza arkadaş içinde öyleydi, onların yanına gidebilmek için bizim cesedimize basılması gerekiyordu. Bundan hepimizde emindik. Hamza arkadaş onun için çemberi vurarak yanımıza gelmeyi istiyordu. Ne olursa olsun arkadaşları düşmana bırakmamalıyız diyormuş. Serbest arkadaşın mevziisi alttan Mahir arkadaşın mevziisine hakimdi ve çatışmalar orada da yoğunlaşmıştı. Serbest arkadaş üstten alta doğru ateş ediyor, bırakmıyordu. Düşman adım atamıyordu.

    İşte bu sırada Hamza arkadaş ve yanındakiler çemberi vuruyorlar. Serbest arkadaşın yoğun koruması altında kıl payı kurtuluyorlar.

     Biz onların tarafından, onlar da bizim tarafımızdan düşmanın gelmesini beklerken, o ateş arasında birbirimizi gördük. Biz son mermiyi kendimize saklarken böylesi bir karşılaşma o an için ifade edilemeyecek derecede yaşama gücü verdi. Arkadaşları bu şeklide görmeyi beklemiyorduk.

     Güneş dağların ardında sürükleyerek akşama eviriliyordu. Saat 19’a geliyordu. Önümüzdeki düşman çemberi olduğumuz iki mevziiye doğru “U” harfi şeklindeydi. Arka tarafımız uçurum ve kayalıktı. Cephanelerimiz iki elin parmaklarından daha az kalmıştı. Onun için çok temkinli harcıyorduk. Selim arkadaşın çantasında daha önceden hazırladığı mayınları vardı. Mayınların elektrik kablolarını bağladı. Usulca iki mayını fırlattık. Kabloların uçları ellerimizdeydi. Birkaç tane daha böyle çevreye attık. Mahir ve Hamza arkadaşların boş kalan mevzilerinden bizi sıkıştırmaya çalışıyorlardı. Düşman iyice yakınlaşınca uygun büyüklükte bir taşı alarak onların olduğu yere doğru fırlattık. Fırlattığımız taş yanlarına düşmüştü. Herkes kendini bir tarafa attı. Bir süre sonra taş olduğunu anlayınca büyük bir coşkuyla birbirine haber vererek, sürü şeklinde bize doğru gelmeye başladılar.

     Uygun bir mesafeye gelince paralel bağlı beş mayını patlattık. Her taraf toz duman içindeydi ve büyük bir gürültü yankılanıyordu. Neye uğradıklarını anlamamışlardı. Ne yapacaklarını bilmez bir haldeydiler. Ölü ve yaralılarına aldırmadan tekrar toplanıp, saldırıya geçtiler. Tekrar taş fırlattık. Aynı şekilde kendilerini korumak için yere attılar. Taş olduğunu görmelerine rağmen ayağa kalkmadılar. Bu kez daha tedbirli bir şekilde sürüne sürüne ve ateş ederek geliyorlardı. Bir taraftan da her koldan bize doğru el bombaları atılıyordu. Bize ulaşamıyorlardı. O anda her taraftan; tepelerden, sırtlardan, tanktan ve havanlardan olduğumuz yere doğru yoğun atışlar başlamıştı.

     Düşman yakınımızda olan askerlerini ve timlerini de gözden çıkarmıştı. Havan ve top güllelerinden bazıları onların olduğu yerlere düşüyordu. Öyle ki artık bazı tim kolları ayakta bize doğru saldırıya geçmişlerdi. Bilinçlerini kaybetmiş gibilerdi. Toplam on beş mermimiz ya kalmıştı ya kalmamıştı. Var olanın tümünü boşalttık.  Ve hızla kendimizi Hamza arkadaşın olduğu tarafa attık. Sürü gibi geliyorlardı. Neredeyse iç içe geçecektik.

     Bu arada Selim arkadaş şehit düşmüştü. Saat 20.00 olduğunda karanlık yavaş yavaş yere iniyordu. Hamza arkadaşın mevziisine nefes nefese ulaşabildim. Selim arkadaş yoğun ateş altında olduğumuz mevzide şehit düşmüştü. Onu çok eskiden beri tanıyordum. Eyaletin en sevilen arkadaşıydı. Köyleri yakılıp yıkıldıktan sonra, ailesinden ve bölgede bir efsane gibi anılan Doktor Cuma arkadaşın şahadetinden etkilenerek gerillaya katılmıştı. Şehit düşen arkadaşın silahını yerde bırakmayacağını söyleyerek katılmak istemiş. Arkadaşlar, “Yaşın küçük sonra katılırsın” demişler kendisine. O da inadına, zorla gelmiş. Yiğit ve çok fedakar bir yoldaştı.

     Gökyüzü karanlığı yırtan izli mermilerin yansımalarında ışıldıyor gibiydi. 20.15’te silah sesleri ve atışlar kesilmişti. Düşman etrafımızda mevziler yapıyor, hareketleniyordu. Hamza arkadaşın M-16’sındaki 15 mermi dışında hiçbir arkadaşta tek mermi kalmamıştı, silahlar boştu. Tam bu sırada Hamza arkadaş “Bıji Serok Apo” diyerek düştü. Kanımız donmuştu. Acele ile onunla uğraştık. Hamza arkadaş kendine geldi. Bayılmıştı ama çenesi de yaradan dolayı kırılmış konuşamaz duruma gelmişti. Şervan arkadaşın dili tutulmuştu. Pılıng arkadaş elinden bacaklarından bomba parçaları almıştı. Bu halimizle fazla ilerleyemezdik. Ama mutlaka buradan çıkmak gerekiyordu.

     Uçurum tarafından şutiklerimizi birleştirerek aşağıya doğru indik. Bu işi öyle bir şekilde yapmıştık ki nefeslerimizi bile tutmuş, bir an önce sağ salim yaralı arkadaşlarla uzaklaşmak için türlü riskleri göze almıştık. Kafalarımızın içi zonkluyordu, sanki boşluktaymışız gibiydik. Bu halimizle yer yer sürünerek, yer yer mesafeli sarp yamaçtan, köyün olduğu vadiye ulaşmıştık. Ve hızla kendimizi karşı tepelerin ıssız bir yamacına verdik. Her taraf düşman kaynıyordu, yolumuzu uzatarak köyün arkasından geçtik. Böylece düşmanın yoğunlukla tuttuğu alanın dışına, onların arka tarafına kaymıştık.

     Öyle bir yorgunduk ki, yerleştiğimiz gibi daldık. Ancak ertesi sabah saat 10’da kendimize gelebilmiştik. Düşmandan fazla uzak olmasak da yerimiz güvenlikliydi. Gün akşama evrilirken düşman kollar şeklinde kendini Dicle suyunun kenarına doğru bırakıyordu. Alan normal yaşamına dönüyor gibiydi. Saat 18’da haberleri dinledik. Haberlerde ”PKK militanlarıyla devlet güvenlik güçleri arasında 15 ağustosta çıkan ve gün boyu devam eden çatışmada on beş terörist, üç üst rütbeli olmak üzere sekiz asker yaşamını yitirmişlerdir” diyerek devam ediyordu.

     Dilvera ve Alidino kalesi tarihsel bir görevini daha layıkıyla yerine getirmişti. Arkadaşlarla beraber ancak on beş gün sonra Mardin eyaleti Ömerli 11. Bölgede bulunan arkadaşların yanına ulaşabilmiştik.

    NUMAN ARKADAŞ

     

     

  • YOLDAŞ ACISI SEVDA KOKAR

    “Onun kalbi, benim de şuurum durmuştu sanki”

    ’1994 yazını yaşıyor ömürlerimiz... Aylardan Haziran. Hakkari’de Karnesa alanındayız. Bu alanda dört mevsimi bir günde yaşar insan. Bir yandan yaz mevsiminin kavurucu sıcaklığıyla terden sırılsıklam bedenlerimiz... Diğer yandan üst üste birikmiş, yıllanmış karlarla örtülü toprak... Hemen yanında tüm bunların ortak emeğiyle yaratılmış gibi duran rengarenk çiçekler... Göz alabildiğine rengarenk her yer ve sanki bir cennet parçasının güzelliğini çalmışçasına yarı utangaç dursa da göz kamaştıran güzelliğiyle kendinden emin ve mutlu bir ifadeyi ilk andan itibaren hissettirmeye başlıyordu Karnesa...

    Radyoluk Tepesine eylem yapmak için hazırlanıyoruz. Grup çok az sayıdan oluşuyor. Akşam karanlığıyla sözleşmiştik. Gün batar batmaz çıkacaktık yola. Tüm hazırlıklarımızı yapmış, eylem anını bekliyorduk. Karanlığın her zamanki gibi yine en sadık arkadaşlığıyla beraber ilerleyecektik. Karanlık geceler bu gecede tüm cömertliğini sergileyecekti gerillaya...

    Ve ağır ağır karanlık çökmeye başlamıştı. Beklenen anın habercisi “yola çıkma zamanı geldi” der gibiydi. Hepimiz haberciyi selamlayarak tek sıra halinde mesafeli olarak, bizi bekleyen sadık ve cömert arkadaşımız olan karanlığın içine doğru yola koyulduk. İlerleyen saatlerde gece gümüş renge bürünürken sessizce ilerliyorduk. Gümüş Çanak (ay), Hakkari’nin en yüksek tepelerinden Sümbül ve Cilo’nun arasından, tam ortalarından nazlı ve narin yükselmeye başlamıştı. Gümüş Çanak sanki adımlarımıza tempo tutar gibi esnek, hafif ve hızlıydı geceyi gümüş renkte kılmada... Bu gece her şey ama her şey tanıklık etmek istercesine birbiriyle yarışıyordu adeta. Bunca yıl bizler doğadan bir parçayken hep doğayı izlemiştik. Kuş cıvıltılarını, mevsim değişimlerini, doğup batan güneşi, çağlayanları... Hepsini büyük bir incelik ve titizlikle izlemiştik. Oysa bu gece doğa bizi izleyecekti.

    Adımlarımız gittikçe daha fazla hızlanmaya başlamıştı. Hiç durmadan yürüyoruz, soluksuz bir yürüyüş... Öyle ki ulaşmamız gereken yere zamanından önce varmıştık bile. Farkında olmadan düşman nöbetçisinin yanına kadar ulaşmıştık. Ferhat arkadaş nöbetçiyi erken fark etmişti. Grup arka arkaya dizilmiş, düşmanın burnunun dibine kadar gelmiş olduğumuzdan habersiz bekliyordu. Takım komutanı olan Ferhat arkadaşın ani duruşu hepimizi şaşırtmıştı. Bin bir türlü ihtimal ve düşünceler belleğimize akın ediyor, gözlerimiz ise dışardan gelecek haberi bekliyordu. Kısa bir bekleyişten sonra ne olduğunu anladık ve Ferhat arkadaşın talimatı üzerine grup üç kola ayrıldı. Her üç kol yerlerini almaya çalışırken düşman nöbetçisi bizden habersiz gecenin sessizliğine gömülmüş, birazdan olacaklardan habersiz bekliyordu... Gruplar yerlerini aldıktan sonra Ferhat arkadaşın attığı mermi ve fırlattığı bombayla eylem başladı. İki mevziiyi aldıktan sonra Ferhat arkadaş yaralandı. Bizim cesaretimiz, düşmanın da ağır silahları kıyasıya bir mücadeleye girişmişti. Mermiler yağmur gibi üzerimize yağıyordu. Ferhat arkadaşa yakın bir yerdeydim. Yaralı bedenini kaldırdıktan sonra geri çekilmeye başladık. Grupta ayrıca iki yaralı daha vardı. Yaralılardan en ağır olanı Ferhat arkadaştı. Grup önden gitti. Biz dört arkadaş Ferhat arkadaşı taşımak için arkada kaldık. Tehlikeli alandan çıktıktan sonra olan gücümüz de zayıflamış ağır ağır ilerliyorduk. Bir süre sonra artık takatimiz kalmamıştı. Ferhat arkadaşın durumu ise daha da ağırlaşıyordu. Yaralı haline rağmen bizi düşünüyordu. Ve durmadan “Beni bırakın. Siz gidin. Tüm arkadaşlara ve Parti Önderliğine selamlarımı iletin.” diyordu.

    Bunu yapmamız asla mümkün değildi. Çünkü yoldaşlık sevgisinin yüreğimizi ısıtıyor oluşunun bilincindeydik. Yüreğimizi bu sıcaklıktan mahrum bırakmaya hakkımız yoktu -ki buna gücümüz de yetmezdi. Onu bırakırken yüreğimizi bırakacaktık. Belki o yaralı haliyle bizlere yük olmamak için onu bırakmamızı istemişti. Guruptaki herhangi bir arkadaş yaralı olsaydı, kesinlikle ölümüne de mal olsa Ferhat arkadaş onu bırakmazdı. Bizler de onu bırakmayacaktık.

    Yavaş yavaş ilerlerken bir yandan da onun acısını dindirmek için şakalaşmaya çalıştık. Ama bu konuda çok fazla başarılı olamadık. Çünkü artık dili ağırlaşmış konuşamıyordu. Şakalarımızı duyup duymadığını da bilmiyorduk. Bildiğimiz ve de gördüğümüz tek şey dudaklarındaki gülümsemeden ibaretti... Artık daha fazla yürüyecek durumda değildik. Yanımızdaki iki arkadaşı diğer arkadaşlara yetişmeleri için gönderip uygun bir yerde kaldık. Şimdi Ferhat arkadaşın başucunda ben ve bir erkek arkadaş beraber geceyi geçirecektik.

    Kaldığımız yer küçük bir şkeft şeklindeydi. İçine girip Ferhat arkadaş için yer hazırladık. Başını dizlerimin üzerine aldım. Kıvırcık saçları kandan yapış yapış olmuş, göğsünün üstünden aldığı yara hiç durmadan kanıyordu. Her ne kadar bez ile yaranın etrafını temizleyip kanı durdurmaya çalıştıysam da boşunaydı. Bir türlü kanamayı durduramıyordum. Aşırı kan kaybından sayıklamaya başlamıştı. Ne söylediğini tam anlayamıyordum. Sesi boğuk ve hırıltılı çıkıyordu. Yanımdaki erkek arkadaş ne yapacağını bilemiyordu. İkimiz de ölümün soğuk nefesini hissedebiliyorduk. Susmuştuk... Konuşan, sadece gözlerimiz ve o anki hislerimizdi. Dilimizi kullanmadan da anlaşmayı öğrenmiştik böylesi anlarda... Yavaş yavaş yaklaşan ölümü görüyorduk adeta. Ama bir türlü kendimizi bu gerçeğe alıştıramamıştık. Bizim için esas ölüm, alışmaktı. Alışmak ölümdür tüm zamanlarda... İşte bunu kazımıştık yüreklerimize... Belki yaşar, umudunu hiç eksiltmemekte kararlıydık.

    Ferhat arkadaş sayıklamaya devam ediyordu. Ellerini ellerimin arasına aldım. Vücudu yavaş yavaş sıcaklığını kaybediyordu. Güneşten bronzlaşmış esmer ellerini avucuma gömercesine sıkı sıkı tutuyordum. Günün tüm yorgunluğu üzerime yeni yeni çökmüştü. İyiden iyiye yorgunluğumu hissetmeye başlamıştım. Geceden beri kapanmamış olan göz kapaklarım ağırlaşmaya başlamıştı. Bir ara kısa bir süre için uyuklamışım. Nasıl olduğunu anlayamadan aniden irkilerek uyanmıştım. Yanımdaki erkek arkadaş o gün de orada kalacağımız için dışarıya çıkıp kar getirmeye gitmişti. Ve henüz geri dönmemişti. Ferhat arkadaşa baktım. Sesi çıkmıyordu. Sayıklamıyordu. Sesi soluğu aniden kesilivermişti sanki... Elimi kalbine götürdüm. Kalp atışları duyulmuyordu. Yanılıyor olmayı çok istiyordum. Bir kez daha dikkatlice kalbini dinlemeye koyuldum. Yok, hiçbir ses yoktu... O an yüreğimden bir parçanın koptuğunu sandım. Nefesini kontrol etmek için yavaşça ellerimi burnuna ve ağzına götürdüğümde artık yaşamadığını anladım. Onun kalbi benim de şuurum durmuştu sanki... Öylece donup kalmıştım. Ağlayacak gücüm de yoktu. Başını dizlerimden alıp, incitmekten korkarak, yavaşça yere koydum. Tüm duygularım donmuş, buz kesmişti. Biraz toparlandıktan sonra alabildiğine soğukkanlılıkla orada bulanan kefiyeyi üzerine örttüm. Cansız bedeninin yanında öylece bekledim. Aradan az bir zaman geçmişti ki kar getirmeye giden arkadaş ellerinde karla geri döndü. Gördüğü tablo neler olduğunu anlamasına yetmişti. Yine de soran gözlerle bana bakıyor, bir açıklamada bulunmamı bekler gibi duruyordu. Bunu anlayınca “Ferhat arkadaş şehit düştü,” dedim. Arkadaş olduğu yerde çöküp dizlerine vurmaya, ağıtlar yakmaya başladı. Benim yapamadığımı o yapmıştı. Tüm acısını bağırarak, ağlayarak dışa vurmuştu. Oysa ben bunu bile yapamıyordum. Ve bu nedenle sanki içimden boğazlanır gibiydim. Bu da daha çok acı çekmeme neden oluyordu. Üzüntüm içime hapis olmuş, içten içe kemiriyor, yiyip bitiriyordu beni.

    Erkek arkadaş hıçkırıklarla durmadan ağlıyordu. Benim donukluğum halen çözülmüş değildi. Onu yatıştırmayı düşünmedim. Aklımdan geçen tek şey, Ferhat arkadaşı burada bırakacağımızdı. Ne yazık ki gömecek durumumuz bile yoktu. Bedeni burada kendiliğinden toprağa karışacaktı. Toprağa gömülmeden, toprak üstünde yavaş yavaş eriyerek topraklaşacaktı...

    Sabaha kadar başında sessizce oturduk. Erkek arkadaşın ağlayışları da son bulmuş biraz olsun sakinleşmişti. Zaman ilerledikçe önümüzde boylu boyunca uzanan yoldaştan ayrılma vakti de gelmiş olacaktı. Gün ışımadan az evvel ayrıldık oradan. Bir daha asla görememenin acısıyla son kez yüzüne bakıp sessiz çığlıklarımızla vedalaşarak ayrıldık... Ferhat arkadaşı orada bırakmak en zor olanıydı. Bizler onların ardılları olarak mücadelelerini zaferle taçlandırma sözümüzü bir kez daha yeniliyoruz.

     

    Heey...

    Devran döner, yer oynar

    Tarihe pişman olmak istemem

    Biz tarihin bir parçasıyız

    Tanıktır Hakkari

    Tanıktır dağları, taşları, yaylaları

    Onlar dillendirmese de

    Benim üzerimde bir avuç toprak olsa

    Topraktan ateşböcekleri yetiştireceğiz

    Gözlerimizi açıp güneşi görürsek eğer

    Senden söz edeceğiz

    Bir savaş bir de sevdadan

    Bir de özgürlük

    Göklere yerleştireceğiz

    Ölsek de hücrelerimizi, öldürmek istemeyiz

    Hücreler varlığını şehitlerden

    Önderlikten, özgürlükten, umuttan almış

    Hücrelerimizi tohum yapıp yeşerteceğiz

    Rengarenk çiçekler olup

    Yeryüzüne serpileceğiz

     

    Gülistan Gülhat

     

  • CENNETİN ÖZGÜRLÜK BAHÇESİYDİ ONLAR İKİ GÜZELLİK

    Evet sonbaharda bile yaprakları dökülmeyen iki çiçekti onlar. Kışları kar’ın altında ölmediler. Yazların kavurucu sıcağında hiç… Bütün zorluklara inat hep canlı kalmayı bildiler. Güzellikler, zorlukları tanımaz. Onlarda güzellikleriyle her zaman zorlukları yendiler. Sorxwin ve Nucan yoldaşlar hep İlkbaharın ve Sonbaharın çiçekleriydiler. Onlar yaşam ve doğanın birer ikizi gibi hep bütünlük sağlayıp yaşamda yenilik, canlılık ve tüketen değil yaratan oldular.

     Sorxwin yoldaş baharların mor menekşesi, dağlarımızın ceylanıydı. Bahar onunla canlanır ve renk bulurdu. Ağaçlar toprağa çağrı yapar. Tomurcuklara seslenip artık canlanın dercesine içtenlikle seslenirlerdi. O büyük coşkuyla yüzünü ay çiçeği gibi güneşe döner ve her şeye yeninden başlarlardı. Baharları sanki ondan canlılığın coşkusunu alırlardı. Onun yüreğindeki canlılık, sıcaklık ve coşkusu baharın her rengine, taşına, toprağına yansırdı.

     Nucan yoldaş ise sessiz, içten ise kaynayan bir volkandı. Kendi içinde coşan, her yönüyle ayrı güzelliklerle halaya durur gibi etrafa sevinçler saçardı. Bir sonbahar çiçeği gibi yazın kavurucu sıcaklığın sonrasında yağan yağmur taneleri süzülen damlaları, toprağa dökülmesi ile başkaldırırdı. Çiğ damlaları ile güzelleşene bu çiçek toprak kokusunda hissederdi içindeki gizli coşkuyu. Sonbahar hüznü tanımadan ayrılık mevsimi ile vedalaştı. Çünkü onlar doğanın kurallarını biliyorlardı. Ayrılık, zaman geldi dercesine vakit geçip gitti. Erkende olsa ayrılık vakti gelmişti. Bu ayrılık bir kopuş değil yeni yeni açan tohumlarını serpti. Mezopotamya’nın kutsal topraklarına. Biz de ayrılıklar yeni başlangıçları ifade eder, ölüm ise yeniden yaşam demektir. Bu her iki çiçek büyük aşkların arayışçıları ve özgürlük tutkusuydular. Özgür cennetin kapıları kapanmıştı. Yazılmayan tarihin karanlık sayfalarının bilinmezliklerine. Yazılmayan tarih cennetin kapılarını kapatmıştı. Öldürülen tanrıçaların yeniden canlanan iki tanrıça tohumlarıydı onlar. Hem cennetin tanrıçalarıydılar hem de iki çiçeğiydiler.

     Onlar kapanan cennetin kapılarını yeniden açan bu özgürlük bahçesini büyüttüler. Eğer ki yaşamın hepsi bu çiçekler renginde ve kokusunda olursa dikenler hiçbir şeyi acıtmayacaktır yaşam çiçeklerini. Çünkü güzellik güzelliği doğurur.

     Çok mutlu ve şanslıyım ki bu cennetin her iki çiçeğini tanıyıp kokularını içime nefes nefes çektim diye. Ve çok da hüzünlüyüm ki onlardan erken ayrıldım.

    Devrimci Selam ve Saygılar

    28-3-2009

    Beritan Kamışlo

                                      DAĞ YÜREKLİ HALİL DAĞ’IN SEVDASINA “RÛMETNAME”DİR

    “Botan Defteri”olarak adlandırılan bu deftere ikinci defadır yazı yazıyorum. Birincinin de bundan bir yıl önce Xelîl arkadaşın ısrarıyla Botan’la ilgili duygularımızı dillendirmiştik. Akabinde Xelil arkadaşında içinde olduğu 15 yoldaşın Hêzil vadisinde ölümsüzler diyarına gidişlerine içimiz burkularak tanık olduk.

    Genelde arkadaşlar Botan’ı anlatırken coğrafyasından başlarlar. Coğrafyası şüphesiz anlatılmaya değerdir. Fakat ben Botan’ı Botan yapanlardan bahsetmek istiyorum. Bizce artık netleşmiş bir gerçek var. Yapmak ile anlamak arasında ışık hızında bir ilişki vardır. Botan’ı Botan yapanlar onun anlamını derinden hisseden ve bilince çıkaran kahramanlarıydı. Heval Xelil’in deyimiyle “ben kahramanlarım” yani gerillalarıydı. Bu kahramanlarla Botan bir coğrafyadan çok daha fazlası bir anlama kavuştu. İşte hevalê Xelil bu anlamın avcısıydı, arayışçısıydı ve şüphesiz sevdalısıydı.

     Anlama ya da mana, Xelil yoldaşın her olay ve olguda esas aldığı bir yaklaşımdı. Hiçbir şeyin anlamsız olmadığını, anlamla bir şey var olacağına kesin inanç getirmişti. Bundan dolayı da anlamsız gerçeğe ters yaklaşımlara öfkeliydi. Botan nasıl bir coğrafyadan daha öteyse gerillada onun için bir klasik askerden çok daha fazlasıydı. Gerilla anlayandı, anlam verendi, yaratandı, bir bütünen çağın büyük ihanetine uğramış söze, manaya, öze dönüştü.

     Botan’a tekrar gelişimdeki amaç; Botan’dan Dersim’e kadar yitik bir ülkenin çocuklarıyla hem yaşayıp hem de onları elleriyle yeniden yazılan insanlık tarihinin her karesini, her anını belgelemekti. Çünkü O, şu anda yaşanılanların tarihsel değerinin farkındaydı ve onu yaşayıp tarihe geçirmek anlatılmaz bir heyecandı. Bu heyecan derin bilinçten gelen anlamanın, sezginin coşkusuydu.

     Botan’ı Botan yapanlara saygının gereği başlığa rûmetname koymayı doğru buldum. Rûmet; saygı, onur, asalet anlamına gelir. Bir şehide bunları bahşetmek hem anlamı gereğidir hem de borçtur. Hele hele Xelil yoldaş gibi bir yoldaşın kavramların içeriğine denk duruşun hakkını vermesek de adına Rûmetname demek ve onun şahsında tüm şehitlere sunmak insani yaklaşımında gereğidir.

     Xelil yoldaşımızın Botan’ın son yıllarda yaşadığı sorunlara karşı da eleştirileri, sistemleri vardı. Kahramanlarım dediği gerillaların mevcut duruşuna sistem ve eleştirileri vardı. Sitemle eleştiriyordu. Daha doğrusu duygulu eleştiriyordu. Hem aklımıza hem de yüreğimize hitap ediyordu. Çünkü devrimci ve sanatçıydı. Duygunun da aklın da yasalarını biliyor, hitabında bunu harmanlıyordu. Özellikle anlamada yaşanan zayıf, ilgisiz yaklaşımlara tepkiliydi. Bir eğitimde Ehmede Xani’den anlama üzerine verdiğim bir şiir kitabı onun epey hoşuna gitmiş hem de geçen onca zamana rağmen aynı sorunun devam etmesine üzülmüştü. Hozanımız şöyle diyordu;

    “Yakan gözler olmazsa dilberin ay yüzlü çehresi ne yapsın?

    Kılıcı kından çeken olmazsa keskin kılıç ne yapsı?

    Anlayan, yorumlayan olmazsa MANA ne yapsın?”

     Şüphesiz Xelil yoldaş, güzel, estetik olan her şeye büyük ilgi duyardı. O güzelliğe, estetiğe tanrısal, toplumsal anlam verenlerdendi. Simetrik bir yüz, cesur bir savaşçı, aydınlanmış bir kişilik, onun ilgi alanıydı ve ona göre kahramanları kendini, fiziken ve zihnen güzelleştirmiş cesur savaşçılar olmalıydı. Özcesi, sevmenin, savaşmanın ve anlamanın iç içeliğine vurgu yapıp bu temaları sanatsal faaliyetlerine işleme çabasını veriyordu.

    Diğer yandan Avrupa’da büyümüş, kültürel olarak Kürt kültürünün etkisinde şekillenmesine rağmen özellikle bu anlamda kendi kültürel değerleriyle buluşma çabası son derece anlam yüklüydü. Öze dönüşün bu yönüne de ısrarla ilgi ve dikkat çekiyordu.

     Xelil yoldaştan Masiro Sidar yoldaşa kadar şehit düşen yoldaşların anısına bağlılığın yegane yakın anlamın gücüne inanmak Önderliğin halkı, şehitleri kavramada eksik kalan yanlarımızı güçlendirmektir. Anlama-bağlanma-inanma; zincirleme reaksiyona geçtiğine göre bu görev ertelenemez. Bu görevi yerine getirmenin ilk şartı da kendini bilmedir. Yine Ehmedê Xanî’nin dediği gibi.

    “Lİ vi zemani de, herkes mîmarê diwarê xwe ye”

    Şahadetlerinin birinci yıl dönümünde Hêzil şehitlerini saygıyla anıyoruz.

    KURTAY FARAŞİN / 13-04-2008

    ŞİYAR VAN / 13-04-2008

    FAİK EFRİN /12-04-2008

    PİLİNG COLEMÊRG/12-04-20089

    BRUSK KOBANÊ/12-04-2008

    XWEŞMÊR KOTOLÊ/12-04-2008

    ŞİYAR EFRİN/12-04-2008

    BERXWEDAN EFRİN/12-04-2008

    EKİN SÊWAS/12-04-2008

    FERHAT MARDİN/01-04-2008

    NUDA VAN/01-04-2008

    ARARAT NORŞÊN/01-04-2008

    DOZA BEYAN/28-04-2008

    XELİL DAĞ/30-03-2008

    MASİRO SİDAR/01-04-2008

                                                                     FÎRAZ SERHEDÎ

    BU YAZILAR BOTAN GÜNLÜKLERİNDEN ALINMIŞTIR…                         

 

gerilla tokalasma2011 Yılının 10 Nisan sabahıydı. Bu sabah keşifçi bendim. Dorşin’nin Kelasor vadisi sisten görünmüyordu. Sabah saat 8’e kadar etrafı keşfetmiştim. Yakın çevrelerin dışında hiçbir şey göremeyince kendimi noktaya arkadaşların yanına bıraktım. Nokta küçük bir vadinin içinden akan bir dereciğin kenarında idi. Renas, Fırat, Erdal arkadaşlar beni gördüklerinde çarberin içine dizilmiş odunları tutuşturmaya başladılar. Hava çok soğuktu. İki gündür yağmur durmuştu fakat soğuğun etkisi halen kırılmamıştı. Özellikle sabahları çok soğuk oluyordu. Rênas arkadaş bölge komutanımızdı. Kendisine keşif sonuçlarını aktardıktan sonra yavaş yavaş yanan ateşin etrafına büzüştüm. Saat 9’da hepimiz noktanın 40 metre yukarısında bulunan bir ceviz ağacının altındaki bir manga genişliğindeki düzlükte eğitim görecektik. Heval Rênas keşif sonuçlarından pek memnun görünmese de bu havada eğitim görmemizde bir sakınca görmemişti. Ayrıca cevizin orda da şayet sis kalkarsa etrafı keşfedebilirdik.

Saat 9’a çeyrek vardı. Bayan arkadaşlar yavaş yavaş mangalarından çıkıp eğitim göreceğimiz ceviz ağacının altındaki düzlüğe doğru hareketlenmeye başladılar. Kadın arkadaşların hareketlenmesi üzerine bizde harekete geçtik. Planladığımız saate göre eğitimimize başlamıştık. Eğitim süresi boyunca Rênas arkadaş’ın boynundaki dürbünü gözlerine götürerek etrafı gözetlemesi benimde içime kurt düşürmüştü. Sanki birazdan kıyamet kopacaktı gibi bir hava vardı. Havanın bu durgunluğu bizim yoğunlaşmamızın üzerinde de etkide bulunuyor, eğitime katılımımızın önünde engel teşkil ediyordu. Sırf bundan dolayı Heval Rênas eğitime ara verdi. Güvenlikten sorumlu arkadaş nöbet listesini yazıp nöbetçimizi çıkarmıştı. İlk nöbetçi olarak Heval Jiyan belirlendikten sonra diğer arkadaşlar kendilerini tekrar noktaya bıraktılar. Bende yanımdaki fazlalıkları saklamak için bulunduğumuz vadiden yukarı çıktım. Silahımı ve raxtımı kendimle götürmedim. Çünkü yanımdaki kıştan kalma fazlalıkları gömeceğim yeri çok fazla uzak olduğunu düşünmüyordum. Daha kırk elli metre kadar uzaklaşmamıştım ki bir mermi sesi geldi. Ardından ikincisi onunda ardından üçüncüsünün sesi gelince geriye döndüm. Nöbetçi olan Heval Jiyan’ın üstünde yirmi metre ilerisinde 2 kişi silahını doğrultmuş ona ateş ediyorlardı. Hemen onların üzerine doğru koşmaya başladım. Beni gördüklerinde kaçmaya başladılar. Onlara tam yaklaşmıştım ki silahsız olduğumu fark ettim. Tam bir şaka gibi… Silahımı almak için kendimi noktaya bıraktım. Noktadaki arkadaşlar ne olduğunu anlayamamışlardı. Fırat ve Erdal önünde dünden toplayıp bu öğlen pişirmeye hazırladıkları gulik otunu doğruyorlardı. Rênas arkadaşta ayakta ne olduğunu anlamaya çalışan gözlerle etrafa bakıyordu. Jiyan’ın kadın arkadaşlara doğru koştuğunu görünce tehlikeyi sezmiş ancak silahını eline almıştı. Fakat ben düşman deyince arkadaşların hepsi intişar konumuna geçti. Ben ve Erdal noktanın hemen üstündeki kayalıklara çıktık. Mahkûm kayalıklardı. Yani orda kendini ciddi anlamda savunabileceğin bir mevzilenme yoktu, ama yine de elimizdekinin en iyisi buydu. Yani en azından kayalıklar araziye hâkimdi. Benden kaçan bu iki kişi şimdi tam karşıma düşmüşlerdi. Patikadan ilerleyerek noktamıza girmişlerdi. Fakat tekrardan patikadan geri çekilmeyi göze alamadıklarından kendilerini yamaçtan vadiye bıraktılar. Vadinin asi olduğunu gördüklerinde ise ne yapmaları gerektiğine karar veremediklerinden etrafa görüntü veremeyeceklerini düşündükleri yamaçtaki bir cevizin arkasına gizlendiler. Ben ise onların bu düşünmedikleri ayrıntıyı düşünmüş üzerinde bulunduğum bu kayalıkları erkenden tutarak onları tam olarak karşıma almıştım. Açılan ilk atışlardan ikisi de etkisiz kılındı. Bulundukları yamaç ise çok sarp olduğundan dereye yuvarlandılar.

Sonra dürbünü elime alıp etrafa baktığımda düşmanın arazide yoğun olarak mevzilendiğini gördüm. İlk temas yaşandığında ise yavaş yavaş üzerimize yürümeye başlamışlardı. Sayıları çok fazla idi.

Bizden sonra diğer arkadaşlar da yerlerini almışlardı. 150-200 metre aralığındaki bir mesafede Rênas ve Fırat arkadaşlar konumlandılar. Sonra Erdal arkadaşta onların yanlarına gitmek zorunda kalmıştı. Çünkü bulunduğum yer çatışmaya hiçte elverişli değildi. Fakat mutlak bırakılmaması gereken bir yerdi. Çünkü çok stratejik ve alana oldukça hâkim bir yerdi. Fakat yine de ikimizi koruyacak güvenlikte olmadığı için Erdal arkadaş buradan ayrılmak zorunda kalmıştı.

Bir süre sonra düşman kobra ve skorsky tipli helikopterlerle üzerimize geldi. Skorksyler indirme yaparken, kobralar da bizi vurarak hem ateş etmemizi engelliyor hem de piyade olarak üzerimize gelen güçlerinin güvenliklerini alarak önlerini açıyordu. Diğer taraftan daha önce arazide konumlanan düşman güçleri ağır silahlarla bizi vururken, öncü birlikleri de önlerini tarayarak üzerimize doğru geliyorlardı. İlk etapta atış menzilimizin dışında olduklarından ateş etmedik. Fakat bir süre sonra menzilimize girdiklerinde ise arkadaşlar, üzerinde yürüdükleri patikayı mezbahaneye çevirdi. Rênas, Erdal ve Fırat’ın atış menzilinin içerisine düşman adım atamıyordu.

Zamanın öğlen saatlerini ramak geçtiği bir anda hemen karşımdaki sırtın üstünde bir karaltı gördüm. Bu karaltıyı akşam saatlerine doğru netleştirinceye kadar çok merak ediyordum. Şayet oradaki düşman ise hayatımı her an kaybetmem imkân dâhilinde idi. Bir şekilde benim savaş dışı kalmam, Rênas arkadaşların durumunu da tehlikeye sokabilirdi. Çünkü düşman en öndeki mevziiyi düşürüp arkadaşlara karşı üstünlük sağlayacaktı. Düşman benim mevziimi ele geçirseydi diğer arkadaşların pek bir şansı kalmayacaktı. Boynumda dürbün de olmasına rağmen düşmanın yoğun atış temposu karşısında başımı kaldıramıyordum. Her başımı kaldırdığımda ise bana ancak bir ya da iki mermi atma fırsatı doğuyordu. Benim bir mermime karşı her halde düşman bizim elimizdeki cephanenin tümü kadar cephane kullanıyordu. Bu şekilde akşam 4’e kadar çatıştık. Bir ara düşmana etkili vuruş yapıp onları bir kademe geriye püskürttük. İşte böylesi bir anda karşımdaki sırtı kontrol etmek için fırsat doğuyordu.

Dürbünü gözüme götürerek karaltıya baktım. Karşımdaki düşman gücüydü. Fakat bu her kimse dört saat boyunca uzanarak elindeki suikast silahının dürbününden bana bakıyordu. Silahımı dizlerimin üstüne indirdim. Gerçekten de yapacak bir şey yoktu. Ne arkasına atlayabileceğim bir taş vardı ne de bunun imkânı. Sırt en fazla 150-200 metre benden uzaktı. Bir nişancı için kaçırılmaz bir hedefti. Dürbünden ben ona o da elindeki suikast silahının dürbününden bana bakıyordu. Ne zaman ateş edeceğini merak ediyor ve onu bekliyordum. Fakat beklediğim o an gelmiyor adam tetiğe basmıyordu. Zaman ilerliyordu. Dürbünü onun bulunduğu alanın etrafından gezdirdim. Acaba ondan başka kimseler de var mıydı diye merak ediyordum. Onun hemen 20 metre solundaki yüksek uçurumlu kayaların tepesinde şok olabileceğim bir şey daha gördüm. Kayaların en üstünde bir insan silueti vardı. Gördüğüm bu siluet bir kadına aitti. Ayakta dimdik durarak batmakta olan güneşe bakıyordu. Aslında bakmak da değil; sanki bir şey gösteriyordu. Biraz daha dikkatli bakınca bu kadının bir arkadaş (gerilla) olduğunu ve sağ elinde tuttuğu çok uzun olmayan saç örgüsünü güneşe uzattığını gördüm. Daha önce bu kadın arkadaşla hiç karşılaşmamıştım. Bizimle beraber olan diğer kadın arkadaşlar vadinin hemen biraz üstündeki kayalıklarda mevzilenmişlerdi. Peki, kimdi bu arkadaş? Hadi gördüğüm bir rüya olsun… Peki, bir insan nasıl olurda daha önce görmediği başka birini tasavvur ya da hayal edebilirdi? Peki, kimdi bu ve orada ne işi vardı? Ne yapmaya çalışıyordu? Bu ve bunun gibi sorular kafamı allak bullak etmişti. Hadi diyelim ki oradaki yaşananlar bir gerçek olsun… Peki, nasıl olurda orada halen durabiliyordu. Daha az önce kobralar o kayalıkları delik deşik etmişti ve oradaki kayalıkların her metre karesine bir saniye içinde en az onlarca mermi düşüyordu. Ya oradaki normal bir şey değildi ya da ben rüya görüyordum. Bu yoğun çatışmanın içerisinde gözümün önünde dürbün ve diz üstü bir vaziyette uyumuş olabileceğime inanmıyorum. Bu kadın arkadaş sonra başına sağ tarafa çevirip, yerde uzanıp bana nişan alan düşmana çevirdi, baktı. Adama dönüp baktım. Sanki bu iki siluetin arasında bir etkileşim yaşanıyordu. Çok fazla sürmedi adam silahını yerden kaldırıp eline aldı. Önce dizüstüne sonra da ayağa kalktı. Bana bile bakmadan bulunduğu sırtın üstünde kendini aşağıya bıraktı. O an silahımı hemen elime alarak nişan alıp önümden yavaş yavaş süzülüp giden bu askeri vurabilirdim. Ama duygu ve düşünce dünyamın çatışma esnasındaki savaş benliğime gönderdiği bütün komutlar bunu yapmamam gerektiğini bana söylüyordu. Bu asker yürüyerek yavaş yavaş gözden kaybolurken aklıma tekrar kayalıkların üstündeki siluet geldi. Dönüp oraya baktığımda ise bir daha onu göremedim.

Bir iki saat sonra akşam karanlığı çöktü. Heval Fırat bu karanlığın belirginlik kazanıp uzak alanları görünmez kılmasıyla birlikte koşarak yanıma geldi. Heval Rênas’ın çekilme talimatını verdiğini ve benimde acil gelmem gerektiğini söyledi. Bende iletilen talimat üzerine Rênas arkadaş’ın yanına gittim. Bütün arkadaşlar orada toplanmıştı ve hepsi de sağlamdı. Birkaç dakika geri çekilme hattını tartışıp netleştirdikten sonra harekete geçtik. Düşmanın az önce indirme yapmak isteyip de indirme yapamadığı bir boğazı geri çekilme hattı olarak kararlaştırdık. Evet, düşman oraya indirme yapamadıysa kesinlikle orası boş olmalıydı. Bu nedenle ben ve Erdal arkadaş öncü olarak boğaza doğru ilerlemeye başladık. Düşman çember atabileceği son noktaydı boğaz. Boğazdan sonra ise bir düşman hareketliliğini pek düşünmüyorduk. Rênas arkadaşlar bizden 10 dakika sonra harekete geçeceklerdi. Ben ve Erdal boğazın 30 metre yakını denilebilecek kadar bir mesafeye geldik. Boğazın ne sağındaki ne de solundaki kayalıklarda bir hareketlilik yoktu. Boğaza kadar toplam yolu bir saatte kat etmiştik. Ve son kırk dakikadır sağanak halinde, şiddetli bir şekilde yağmur yağmaya başlamış ve iliklerimize kadar bizi ıslatmıştı. Ben ve Erdal arkadaş boğazı hemen aşıp yüksek dağ silsilesinin arka tarafına geçtik. Boğazda bekleyemiyorduk. Çünkü yağmurla beraber çok şiddetli ve soğuk bir rüzgâr esiyordu. 10 dakika sonra ise aynı duyarlılıkla Rênas arkadaşların grubu bize ulaştı, sonra hepimiz kendimizi derin Lîçik vadisine bıraktık. İki saatlik yürüyüşten sonra büyük bir kaya kütlesinin yanına ulaştık. Rênas arkadaş geceyi bu kaya kütlesinin dibindeki boşluklarda geçirebileceğimizi söyledi. Bizde uygun bulduk ve bu kayalıkların dibindeki boşluklarda yerimizi yapmaya başladık.

Herkes yerine yerleştikten sonra dinlenmeye başladık. Hava çenelerimizi titretecek kadar soğuktu. Ben ve Erdal iki kişilik bir yer yaptık. Üstümüze de çok ince yağmurluklarımızı attık. Üstümüze attığımız yağmurluklar ancak bir sera naylonu kalınlığında idi. Fakat rüzgâr geçirmiyordu. Birde Erdal’la sırt sırta verip yatınca yağmurlukların içi kalorifer gibi ısınmaya başladı. Soğuğun etkisi de kırıldığına göre artık yatabilirdik. Erdal zaten kendisini uzatmaya başladığı andan itibaren horlamaya başlamıştı. Heval Erdal bugün çokta yorulmuştu. Daha bu yaz katılmıştı gerilla saflarına. Ancak 5-6 ay’ı olmuştu. Uzun boylu, esmer ve yapılıydı. 25 yaşında bir minikti. Başını dizlerimin üstüne ya da göğsüme koyarak yatmaktan büyük zevk alıyordu. Tam bir espri, şaka makinesiydi. Arkadaşlar bu Amedli arkadaş için; “şayet bir gün Erdal ölse bile son şakasını yapıp öyle öteki tarafa yelken açacaktır” diyorlardı.

Bir gün bir jeneratör zehirlenmesi kampımızda yaşanmıştı. Kamptaki sayının yarısından fazlası bayılmıştı. Erdal da bu mağdurların arasında idi. Fakat o diğerlerinin aksine olduğu yerde bayılmamış, koşarak aşağıya bizim yanımıza gelmişti. Güler bir yüzle Kürt sanatçı Seyda Perinçek’in Kanê Em Bire Hev bûn şarkısını söyleyip Şaban gibi kendini yere bıraktı. Biz Erdal yine şaka yapıyor sanmıştık. Oysa gerçekten bayılmıştı.

Erdal’la birlikte yattığımız uyku modunu diğer arkadaşlar da esas almışlardı. Öyle sanıyorum ki onlarda Erdal gibi yatmışlardı.

Ben ise o geceyi hiç uyumadan geçirdim. Çatışma esnasında gördüğüm o esrarengiz tablo karşısında halen şoktaydım. Erdal’ın en komik halleri bile gördüğüm bu hayal seremonisinden beni alamıyordu. Ama açıkça söylemek gerekirse bu kadın arkadaşı bir daha görmek isterdim. Her şeyiyle tam bir gerillaydı, kumral orta boylarda ve yapılıydı. Dolgun yüzlü ve bu dolgun simayla özdeş ufacık gözleri vardı. Daha önce kesinlikle görmediğim bu kadın arkadaş neden bana bu kadar aşina gelmişti? Geceyi bu ruh haliyle hiç uyumadan geçirdim. Çünkü varlığı bile bilinmeyen bu insan profiline kendimi borçlu hissettiğimi de bilmiyordum. Ama sanki burada şu an onu düşlememi bile ona borçluyum.

Sabah erken arkadaşların hepsi uyandı. Dibinde yattığımız bu büyük kaya kütlesinin etrafında 5 gün geçirdik. Operasyon kapsamının genişleyeceğini düşünerek alanı çok kullanmamaya özen gösterdik. Bahardı, daha tomurcuklar bile patlamamıştı. Ve yine adımlarımızı attığımız her bir toprak parçasında derin izler açılıyordu. Bu da bir deşifrasyona yol açtığından güvenlik hususların dikkat etmemiz gerekiyordu. Öte yandan yanımızda hiç erzağımız yoktu. 5 gün boyunca arkadaşlar araziden topladıkları gulik otunu daha yaşken fazla dövüp közledikten sonra yiyorlardı. Baharın ilk otu olan gulikin birde yan etkileri vardı. Boşaltım ve sindirim sistemlerimizin hiç zorlanmadan sindirdiği bu besinler şutiklerimizi baya sıkmamıza neden olmuştu. Yani açıkça söylemek gerekirse ishal yapıyordu. Beşinci günün sonu yediğimiz bu otların derin etkilerinden dolayı Erdal’ın deyimiyle bırakın tenimizin bile yeşile çaldığını, sanki dünyaya yeşil camlı gözlükten bakıyor gibi olmuştuk. Altıncı gün erzağımızın bulunduğu elverişli gerilla alanlarına gittiğimizde ise arkadaşlar daha önceden gömdükleri un çuvalını çıkararak hamur yaptılar. Sonra fırıncı arkadaşlar çıkarak bu hamurda 2 torba ekmek yaptılar. Fırıncı arkadaşlar daha sonra torbalara koydukları ekmekleri heval Erdal’ın önüne koyarak “ye Erdal ye çuvalımızı da ye” diyerek takılmaya başladılar. Nezaket icabı, Erdal arkadaşta; “beni düşündüğünüz için teşekkür ederim arkadaşlar” diyerek ince bir taciz ya da espri yaptı.

Hani OZAN- ŞAİR der ya, “hayatta en acı şey merhaba diyerek birleşen elerin, elveda diyerek ayrılmasıdır,” kastedilen ayrılık eğer fiziksel bir kopuş ise gerilla olmak daimi bir yolculuk halinde olmak demektir. Bir diyardan ötekine demektir. Bu anlamda sınırsız bir ayrılıktır gerilla.

Ama gerillanın özsel ayrılığı asla ve hiçbir zaman tümden bir kopuş olmamıştır. Vuruldukça çoğalanlar, öldükçe yaşayanlar olduğumuz gibi AYRILDIKÇA BULUŞANLARIZ DA… Her bir son yeni bir başlangıçtır. Daimi bir bahardır gerilla.