ÖNSÖZ

Yazılışının ilk tartışmasına girerek kaynağı ve akışına, coşturan duygularını kattı. Kapıldığım bu akışın sonuna geldiğimde, bütün akış boyunca ruhundan yükselen sesinin kulaklarımda yankılandığını gördüm ve akışın döküldüğü aşkın bahçesinde çiçeklerle süslenmiş ışık saçan resmi duruyordu gözlerimin önünde. Henüz tarifi yapılamamış bu resim, Mazlum Tekman’ın resmiydi. İçinde yaşadığı özün anlatıldığı bu kitabın, aynı özün ruh kardeşlerine ithaf edildiğini buyuruyordu. Buyruğuna uymak sizce yeterli mi?...

 

Basıldığı Yer:  Roj Matbaası

Basıldığı Tarih: Eylül 2005

 

Kitap Halini İndirmek İçin Tıklayın

 

GİRİŞ

 

Suskunluğumun içinde her biri bir yerden bağrışan sesler birbirine çarpıp kulaklarımı götürdüğü halde, dilimden tek bir sözcük bile dökülmeye cesaret edemiyordu. Bir yanım buz tabakasının altında donarken, bir yanım da alevler içinde yanıyordu. Çıkarmaya çalıştığım bütün sesler, neden boğazımda takılı kalmıştı? Hala ezemediğim, içimdeki itirafı zor ürkeklik miydi buna sebep olan? Yoksa onun gözlerine cesaretle bakmaya utanan, başı öne eğik eziklik miydi? Belki de ilk defa altına girmeye çalıştığım böyle bir yükün ağırlığını kaldıramamanın korkusuydu. Ama ne olursa olsun, bu korkunun duygularımı parçalamasına izin vermeyecek, sarsıntının suskunluğunda boğulmayı kabul etmeyecektim. Zor duyulur birkaç sözcük bile olsa, mutlaka söylenmeliydi.

Duymaz diye düşünüp çıkardığım seslere kulak misafiri olmuş olacak ki, benim de anlamaya vakıf olamadığım anlaşılmaz bakışlarla bana bakıyordu. Bakışlarında beni yargılamak ister gibi bir hali vardı. Ama anlayamıyordum bir türlü; suçum neydi ki? Kendisine uzun süredir herhangi bir şaka da yapmamıştım. Üzerime diktiği delici gözlerinde herhangi bir şaka belirtisi de görülmüyordu. Peki nedir böyle ürküten bakışlarla bakması diye kaygı içerisinde düşündüğüm bir anda, sesini fazla yükseltmeden, çok sakin bir hava içerisinde, fısıldar gibi konuşmaya başladı:

‘Pek de iyi yazılmamış sayılı sayfalara beni sığdırabileceğini mi sandın? Abartmadan, ama küçültmeden de olduğu gibi bütün gerçeğimi anlatan koca bir romanın anlatımı bile beni anlatmaya yeterli gelir mi? Hiç saklamaya gerek duymadan, samimice, basitlik ve küçüklüklerimi sebepleriyle birlikte, öfke ve kızgınlıklarımı, kırıldığım ve kırılabileceğim bütün yanlarımı, ağır yükün altında bezdiren tırmanışlar esnasında kan ter içinde kalarak ölesiye bastıran yorgunlukların el ve bacaklarımı nasıl titrettiğini, bunun bende yarattığı iyi-kötü bütün ruh hallerini, ama kopmaz bağlarla bağlandığım değerleri, inanıp bağlandığım bu değerler uğruna her zorluğa isteyerek katlanışımı, bana inanılmaz derecede güç veren ve her an beni kendine doğru çeken büyük hayallerimi ve bitmesini hiç istemediğim, beni yaşama daha sıkı bağlayan coşku ve sevinçlerimi birkaç cümlede toplamadan, tane tane anlatıp, sonlandırmaya bir roman bile yeterli gelir mi sandın?’

Sararıp donmuş halim karşısında acıma duygusuna kapılmış olacak ki, bu sefer daha sevecen bir edaya bürünerek güven veren bir ses tonuyla yumuşakça sordu:

‘Ne o kemikleri çürümüş bir cenazeyi andıran halin? Seni şaşırtıp ürküten bir şey mi söyledim yoksa? Oysa sadece bir hatırlatmada bulunmak istedim.’

Üzerime buz gibi soğuk bir su dökülmüştü sanki, donuyor gibi tir tir titriyordum. Ağzımın suları çekilmiş, kurumuş dudaklarım çatlamıştı. Döndüğü kadar zor duyulur kısık bir sesle şu cümleler döküldü dilimden:

‘Bütün gerçeğinle seni anlatabilen sayılı sayfalara sığdırma cesaretim ve amacım olmadı hiçbir zaman. Buna gücüm de yetmez zaten. Yapmak istediğim, sadece senden biraz bahsetmek ve yürekten anmaktı.’

Kafamdan bin bir şeyin geçip bir anda her şeyin donarak görüntüsünü yüz hatlarıma indirdiği perişan halimin, gözlerimi de yavaş yavaş kararttığını görünce, dudaklarının etrafına ferahlatan bir tebessüm kondurup geçmişte bıraktığı yakın günlerin anılarına dalmaya başladı.

 

...

  

 

Kesildikten sonra soyulup iyice temizlenmiş balta sapını andıran meşe ağacıyla, etrafı kapkara olmuş büyük kazanın içinde kaynayan çorbayı durmadan karıştırıyordu Tekoşer. Gür ateşin üstünde fokur fokur kaynayan kazanın içindeki mercimek tanelerini daha pişmeden bir bir parçalamak ister gibi bir hırsla karıştırıyordu. Ayaklarının birçok arkadaşından daha yükseğe kaldırdığı uzun boyu nedeniyle, kendisi için çok alçak gelen ocağın üstünde duran baca duvarının engeline takılıyordu kafası. Kaynayan çorbayı görebilmek için, karıştırırken ikide bir kafasını yarım metre indirmek zorundaydı. Başını sık sık kaynayan çorba kazanının üstüne getirdiğinden, çorbadan yükselen buhar ve alevlerle birlikte gökyüzüne doğru uçup yükselen dumandan gözü kızarmış, esmer yüzü daha da kararmıştı. Her seferinde indirip kaldırırken, başını baca duvarına vurduğundan, kimsenin duyamayacağı kısık bir sesle okkalı küfürler savuruyor, kendisine doğru akıp gelen öfke selini içine akıtıyordu. Bazen öylesine tahammülsüz oluyordu ki, kendisinin de hiç istemediği kırgınlıklara yol açıyordu. Anlamakta güçlük çektiği birbirine zıt ruh hallerinin aynı anda varoluşu, kendisinde sürekli heyecan dalgalarına yol açıyordu. Öfke nöbetine tutulduğunu sanıp yaklaşmaya cesaret edemediğiniz bir anda, kendisine özgü şaka tufanını başlatıp ortalığı kalabalığa boğduğunu görürdünüz.

Bugün, bütün günlerden daha fazla heyecanlıydı. Kimden geldiği belli olmayan fısıltılı, ama çok heyecanlandıran bilgiler alıp başını götürmüştü. Herkes kendisi ile ilgili olan bilginin peşinde koşuyordu. Kendisi hakkında bilgi alan arkadaşlar, daha fazla heyecanlıydılar. Resmi aktarım yapılmadığından, edindikleri bilginin doğru olup olmadığını bir türlü netleştiremiyorlardı. Hangisi doğru, hangisi yanlış belli değildi. Üst üste binen heyecan dalgaları, gittikçe yoğunlaşıyor, nabızlar daha hızlı atmaya başlıyordu.

Normal zamanlarda hiç etkisi olmayan küçük bir espri bile böylesi anlarda herkesi güldürebilmekteydi. İşte tam da bu esnada Tekoşer’in içten tiz sesi mutfağın kapısından süzülüp dışarıda yankılandı:

‘Botan yolcularına çorba, Dersim yolcularına çorba, bizim tesislerde çorbalara para yok.’

Dışarıdan Tekoşer’in sesini duyan Kamuran, koşarak mutfak kapısının önüne geldi. Yüreği kıpır kıpırdı, heyecandan gözleri ışıldıyordu. Yüzünden hiç eksilmeyen gülücük kuşlarından biri inip biri kalkıyordu. Üstünde duran taşkın coşkusallık gömleğinin üstüne bir tane daha giymek ister gibiydi; sevinçten dolup taşıyordu. Bir kelebek kadar hafifti ve durdurulamaz rehvan bir atın hızında koşmaya hazırdı. Her an uçup gitmeye hazır olan bu ruhun sırrını kendisi de çözememişti. Onun durgunlaşıp moralinin bozulduğunu kimse görmemişti. Kolay kolay sinirlenip kırgınlıklara yol açmazdı. Yaşamda dert edilen birçok soruna hiç görmemiş gibi gülüp geçerdi. Moral bozuculuğun çengeline kafasını hiç takmazdı. Kaygısız, bay gamsız, bay dert bilmez edasındaydı hep. Tahammül deryası, yıkılmaz, sağlam bir sabır duvarı gibiydi. Sabır taşlarını bile çatlatan bu ruhun, Kürdün hangi özelliğine ait olduğunu da bilmiyordu. Resmi eğitim ortamlarında, askeri kanun denilen kaldırma sistemi olmasa, hiç kalkıp konuşmaz, belki de buna hiç gerek duymazdı. Ama resmi havanın dışına çıktığı anda da, kendisini kimse tutamazdı. Şuradan bir şaka, şuradan bir espri, buradan bir takılma bulup getirirdi. Herkese yakınlaşmanın bir yöntemini bulmakta ustaydı. Bunu çok içten, güven verici ve samimi yaptığından, rahatlıkla başarabiliyordu. Onda herkesin sevgilisi olmanın yolları çok açıktı. Ruhu kandırmayı bilmeyen, kirlenmemiş bir çocuğun saflığıyla büyüdüğünden, bilinmeyen farklı yüzleri indirmemişti yüzünün üstüne. Tertemiz bir suyun berraklığında ilerlediğinden, herkesin içesi gelirdi. Ruhu güneşin sıcaklığıyla uyanmış, bilinci güneşin ışığıyla aydınlanmıştı. Bunun farkındaydı artık.

Mutfağın kapısında birkaç saniye bekleyip her iki eliyle, birbirine bakan, kırmızı toprakla sıvanmış kapı duvarına tutunmuştu. Başını Tekoşer’den yana eğip gülümsüyordu. Tekoşer, ‘Bizim tesislerde çorbalara para yok.’ sözü üzerine Kamuran’dan gelecek tepkiye çoktan hazırlanmıştı sanki. ‘Geçen seferki gibi su gölünün içinde tane tane duran çözülmemiş çorba ise hiç reklamını yapmaya kalkışma, çünkü bununla düşmanı bile kandıramazsın.’ diyen Kamuran’a, Tekoşer dilinin ucunda hazır duran cevabını beklemeden çıkarıverdi. Belini saran benekli, ipek kadar yumuşak, ince şutiğini göstererek, ‘Bu kazanın içinde kaynayan bütün çorbayı buna vurdum aslanım, buna çorba değil şutik ezmesi de diyebilirsin, Gel kendin gör. Hepsi un ufak, atomlarına kadar parçalanmamış tek bir tane bulursan, hakkımda her türlü öneriyi yapabilirsin. Gerçek enerji, atomlarına kadar parçalanıp çözüldükten sonra pişirilmiş bu çorbamın içindedir. Bununla düşmana da çağrı yapmaya hazırlanıyorum, göreceksin büyük yankı yaratacak.’

Kamuran, Tekoşer’i daha da alevlendirmek için sordu: ‘Yani senden dökülen terden hiç kurumamış bu şutike vurduğun mercimekle mi düşmanı kandıracaksın? Ya kimsenin dayanamadığı terinin kokusunu alıp çorbaya gelmekten vazgeçerse ne diyeceksin?’

‘Bu şutiki yeşil sabunumun köpüğünden kaç defa geçirdiğimi biliyor musun? Hem de fokur fokur kaynayan suyun eşliğinde. Üstelik benim mercimeğim, onlarınki gibi pis kokulu gaz ateşiyle değil, kutsal meşe ağaçlarının gür ateşiyle pişirilmiştir. Hem onlarınkinden daha sıcak, hem de üç dolu tabak vaat ediyorum. Buna dayanmaları mümkün mü?’

‘O zaman bir tabak dolduruver hele, önce tadına bakalım, sonra da kararı verelim.’

‘Bak sen bile dayanamadın.’

Tam da bu esnada dışarıda kar topu savaşını başlatan Gelhat, Serhat Ağrı, Serhat Siirt, Serhat Başkale, Serhat Çele, Mazlum Tekman, Haki, Renas, Zınar, Rubar, Canfeda ve daha birçok arkadaşın tiz tiz yükselen sesleri karşı kayada yankılanarak gelip Kamuran’ın kulağını doldurdu. Kamuran’ı kim durdurabilirdi ki artık? Tekoşer heyecanla peşinden bağırdı:

‘Dur hele önce çorbayı indirelim, beni niye bırakıp gidiyorsun, bensiz olur mu bu savaş?’

Kamuran aceleyle Tekoşer’e yardım ederek çorbayı indirip dışarı fırladı. Tekoşer de kazanın kapağını kapatıp hızla attı kendini dışarı.

Taş gibi sıkıp sıkıp birbirlerine fırlattıkları kartopu oyunu yerini kar kavgasına bırakmıştı. Sağdan soldan, aşağıdan yukarıdan birbirlerinin üzerine yağdırdıkları kar gülleleri kabarıp taşan kavga hırslarını bastırmaya yetmeyince, çok yaşayıp gördükleri meydan muharebesine giriyorlardı. Birbirini tutup karın içine gömüyor, düşüp iyice batmayanların üstüne avuç avuç kar topluyorlardı. Avuçlarla hırsını alamayan kimi arkadaşlar, bu sefer ellerine birer kürek geçirip, bir ölüyü gömer gibi düşen arkadaşlarının üstüne kürek kürek kar atıyorlardı. Karın altından yükselen bağırma ve çığlıklara hiç aldırmıyorlardı. Çünkü her an aynı akıbetin kendilerini de beklediğini biliyorlardı.

Kan-ter içinde kalarak yorgunluktan adeta bitip tükenene dek oyun devam ediyordu. Bir metre yüksekliğindeki karın içinde iyice halden düşüp sırılsıklam olduktan sonra, herkes oyunu bıraktığında, kimileri elbiselerini kurutmak için hızla mangalarda yanan sobaların yanına koşar, kimileri de buna ihtiyaç duymaz, mutfakta ya da kamelyada kalıp bol esprili türlü türlü sohbetlere kaptırırlardı kendilerini. Alevleri, büyük kazanların arkasından süzülüp baca deliğinden göğe uçan kalın meşe ağaçlarıyla sürekli yanan mutfağın ateşi ve kamelyanın ortasında kurulu köy camilerinin sobalarına rahmet okutan, iyi yanınca araba motorlarına benzer sesler çıkaran o koca soba, bu tür sohbetler için biçilmiş kaftandı. Kimse yaşamı çekilmez hale getiren kara aldırış etmiyor, hatta oynadıkları kar oyunlarıyla, karı bir coşku kaynağı haline getiriyorlardı.

Her yıl Kasım ayının sonlarında, ama beklenmedik bir günde aniden yağıp bazen bir adamın boyunu geçene dek yükselen kara alışkındılar. Hiç alışmayan, alışmak istemeyen yoldaşlar da vardı. Her yıl tekrar tekrar gökyüzünden beyaz bir örtü gibi Kandil’in en alt eteklerine kadar inip bir türlü kalkmak bilmeyen bu doğa çılgınlığı, birlikte yıllarca yaşayıp yüreğinin derinliklerine yerleştirdiğiniz birçok can yoldaşınızı da alıp götürmüştür. O an üstünüzde korkunç bir kabus çökmüş, yüreğiniz burkulmuştur. Bunun karşısında eliniz-kolunuz bağlıdır. Üstünüze çöken kabusu kaldırıp sizi o an rahatlatacak bir şey bulamazsınız. Bir çare bulamadan bir o yana, bir bu yana delicesine dönüp dolaşırsınız. Karşınızda sizi yok etmeyi planlayan, düşünüp konuşan canlı bir düşmanınızı da göremezsiniz. O nedenle ödeyeceğiniz vefa borcu, alınacak intikamınız da olmaz o an.

Göklerin kardeşi heybetli Büyük Kandil düşman olamaz elbette. Kürdün yeniden doğuşu ve yaratılışına çekinmesiz kucak açan, diri, ayakta duran Kürdü bağrına basıp onu büyük kötülüklerden korumak isteyen de kendisiydi çünkü. Ama bazen gazaba geldiğinde, bağrına bastığı, korumasına muhtaç yavrusunu bile tanımaz olur, tümden acımasızlaşırdı. Gazabın külahı beyaz bulut kütlesi tepesine indiğinde, deliye döner, çıldırırdı adeta. Kapıldığı öfke selinden, herkes kendini korumak zorundaydı. Tutulduğu öfke nöbetleri, bir haftadan az sürmezdi. Öfke krizindeyken, alıp verdiği buz gibi soğuk ve şiddetle kalkıp inen nefesine kimse kapılmamalıydı. Kuduran tanrısal boğalar gibi, önüne düşen her şeyi alıp götürür, tuz buz ederdi. Öfkesi dindiğinde, takatsiz bir ihtiyar gibi durgunlaşır, sevecen, uysal bir çocuğun sakinliğine bürünerek herkesi etrafında toplamayı başarırdı. Onun kucağında yer edinip yaşamayı göze alanlar, onun iyi kötü her özelliğini biliyor, bildikleri zararlı huyları, hırçınlıkları ve deliliklerinden çekinmiyorlardı. Hatta onun deliliklerine kendi deliliklerini de katarak sırılsıklam olup akıl başa gelene dek onunla kucak kucağa oyuna tutuluyorlardı. İşte bugün de, öyle bir gündü.

Bugünün, bütün günlerden apayrı bir neşesi vardı. Özgür insan Başkan Apo, Kürt halkını ve PKK’yi bundan böyle serbest bıraktığını söylemiş ve ona göre pozisyon almalarını istemişti. Bu mesajdan sonra örgüt, halk, komutan, savaşçı, kısacası herkes buna göre konum almaya başlıyordu. Yeni konuma göre başlayan hazırlıkların getirdiği hareketlilik gittikçe hızlanıyor, bunun manasıyla ilgili toplu ya da ikişer, üçer kişilik tartışmalar sürüp gidiyordu. Yakın duran ABD’nin Irak’a saldırı ihtimali, bunun böyle olmasında başta gelen etkenlerden biriydi. O nedenle hazırlıkların hızla tamamlanması bir zorunluluk oluyordu. Zorunlulukların doğurduğu hareketliliğe herkes çok sevinmişti.

Yeni hareketlilik dönemi, geçen üç yılın durgunluğunu ortadan kaldırıp herkeste büyük dönüşüm ve heyecanlar yaratacaktı. Bunun düşüncesi bile, büyük sabırsızlıklara yol açıyordu. Zaten bir süredir, yeni dönemin görevleriyle ilgili düzenlemeler başlamıştı. Art arda göreve giden arkadaşlar, gelip içtimanın karşısına geçiyor, son veda konuşmalarını yapıyorlardı. Bu aynı zamanda herkesi veda konuşmasını hazırlamaya sevk ediyordu. Sabırsızlığını gizleyemeyen Welat’ın, böyle bir veda konuşması sonrasında, ‘Bana ne zaman sıra gelecek?’ sözüne karşılık bir arkadaş, ‘Seni alkışlayacak kimse kalmadığında, işte o zaman sana sıra gelecek!’ deyince, o da inanmış gibi yaparak, ‘Doğru söylüyorsun vallahi. Ama beni alkışlayacak kimse kalmasa da, bu çok ses çıkaran ellerim başkasına olduğu gibi, bana da yeter.’ demekten kendini alıkoyamadı. Asıl büyük düzenlemenin okunma vakti gelip çatmıştı.

‘Akşam yemeğinden sonra, saat beşte herkes kamelyada hazır olsun.’ dendiğinde, heyecan doruğa yükselmişti. Uzun boylu, kır saçlı komutan Sedat’ın okumaya başladığı düzenleme listesine herkes pür dikkat kesilmişti. Botan, Dersim, Amed, Amanos eyaletlerine dağılımı yapılmış isimler, tane tane söyleyen dilden döküldüğünde, isim sahipleri, daha önce duyumunu fısıltılarla alıp emin olamadıkları yeni yerlerinin kesinleşmesinden kaynaklanan büyük heyecan dalgasına kapılıp gidiyorlardı.

Botan’ın beyaz sayfasına dökülen Mazlum kelimesi gelip kendisinin kulağına dayandığında, her an gülümsemeye hazır kan kırmızı yüzü sevinçle etrafa gülücükler dağıttı. Yüzünde yeşeren pembemsi kırmızı gülleri saklayamamıştı bir türlü, saklamak da istemiyordu artık. Adeta kazanda kaynatılıp bir daha soğumamak üzere damarlarına şırınga edilmiş kanının bu kadar hızlı dolaşımına kendisi de hakim olamıyordu. Onu durmadan bu kadar hızlı, hareket halinde tutan şey neydi? Bunun üzerinde pek durduğu yoktu, hatta hiç aldırış da etmiyordu.

Düzenleme toplantısından sonra, kampın 1 km aşağısına düşen barajdan ağaç dallarına bağlana bağlana taşınan elektrik, her zamanki gibi soğuk ve karanlık şakasını yapmıştı. Sıkılmadan tekrarladığı bir oyundu bu. Belki de sık sık yukarı çıkıp indiğinden sıkıldığı için yapıyordu bunu. Adeta, ‘Siz beni bu kadar yorarsanız, ben de böyle büyük kar dağlarının altında donduran soğuğun karanlık gecelerine terk ederim sizi.’ diyordu. Bunun, kıtlık içerisinde modernliğin kötü cilvelerinden başka bir şey olmadığını bilmeyen yoktu. Sürekli naz yapmaya alışkın, isteksiz parlayan ilkel kapitalizmin şımarık kızına kim aldırış edecekti? Atadan kalma kültürün getirdiği eritilmiş yağlar üstünde hemen oluşuveren ışık baloncuğu, onun indirdiği koyu kara perdeciği bir anda alıp götürmüştü. Dışardan gelen soğuk esintiyle, bir o yana bir bu yana gönülsüz sallanan baloncuktan yayılıp kamelyanın dört köşesine ulaşan sarı ışık demetleri, yerinde hiç durmayan koca gölgeleri duvara yapıştırıp duruyordu.

Işıl ışıl parlayan gözleriyle karşısında duran arkadaşının yüzünü aydınlatıyordu Felat. Gerillaya daha yeni adım atıyor gibiydi. Çocuk gibi, bir o yana bir bu yana dönüp dolaşmaktan kendini alıkoyamıyordu. Sevincinden, taşkın ruhunun denizinde yüzen gemiye binip hızla ulaşmak istiyordu Dersim’in enginliklerine.

Kireçleri pul pul olup dökülmeye başlayan çamurla sıvalı duvarın önünde kimseye çaktırmak istemeden gidip gelen Tekoşer, Kuzey yolcularının sevincine bir türlü katamıyordu kendini. Sanki onun yüreğinden bazı parçaları koparıp görünmeyen yerlere atmışlardı. Duvarın önünde gidip gelirken, her an sönmek üzere olan çıra ışığının kocamanlaştırdığı gölgesi de, kendisiyle birlikte gidip geliyordu. O bir kez daha Güney’de kalacaktı; düzenlemesi Karox alanına yapılmıştı. Bu,onun kabul edebileceği bir şey değildi. Güney’de gerillacılığın yapılamadığına ve yapılamayacağına ikna olmuştu kendi kendine. İçine, kürek kürek kızgın közler dökülmüştü. Gidip görmek istediği Kuzey dağlarının özlemi, onu yakıp yakıp küle çeviriyordu adeta. Zorluklar içerisinde şekillenip birbirine sımsıkı bağlanan yoldaşlık bağlarına, kendinden çözülmez bir düğüm daha atmak istiyordu.

Kendisinin henüz fark etmediği ve kendisine de daha söylenmemiş yakalandığı kalın bağırsak kanseri hastalığı da, onu bundan alıkoyamayacaktı. Kanını kurutup kendisini yiyip bitirmek istercesine saldıran hiçbir hastalığına aldırış ettiği yoktu. Deliliğin gömleğini giyip ortalığa atılmak, avazı çıktığı kadar bağırmak istiyordu. Ama bunu da yapamıyordu. Yapabileceği tek şey, bir avcı gibi bütün duyargalarını harekete geçirip keskin bir nişancı edasıyla, sessizce pusuda beklemek, avını gördüğü anda da, attığı ilk kurşunla alnından vurup yere sermek olacaktı. Zaman hızla ilerlemeye devam ediyordu; durmadan dönen tekerleğini frenleyecek herhangi bir alet de bulunmamıştı henüz.

 

...

 

Bitmek bilmeyen gecenin üstündeki karanlık zırhını delip geçen sabah şafağı, herkesi olağandışı bir hareketliliğin içine sokmuştu. Uzun yolun yolcuları, kahvaltıdan sonra, sırayla kampta kalan arkadaşlarıyla vedalaşıp bir süre daha yoğunlaşmak üzere, kalacakları kampa doğru tek sıra halinde yola koyuldular. Uyumu yakalama yeteneğinden uzak, dağınık ve birbirine karşıt duran yerdeki insan topluluklarını kıskandırırcasına biraraya gelen sayısız yıldız topluluklarının eşsiz uyumuyla, yüksek çatısını süsleyip parıltılar içinde bıraktığı ayazlı gecenin soğuğunda, kristal taneciklerine dönüşüp sertleşen karda yürürken, elleriyle gözlerinin üstünde bir avuç gölge toplamak zorunda kalıyorlardı. Güneşten baş aşağı hızla inip kar taneciklerine çarpan ışık dalgaları, gözleri kamaştırıp göz kapaklarını koruduğu yuvanın üstüne indirmek durumunda bırakıyordu. Fal taşı gibi açıp önündeki meşe ağacına sabitleştirdiği yuvarlak açık kahverengi gözlerinin arasından inip kırmızı dudaklarının üstünde duran sevimli küçük palamut balığının kafası gibi güvenle duran burun deliklerinden hızlı hızlı gidip gelen derin nefesi, burun deliklerinin yan çerçevelerini oluşturan et halkacıklarını bir kaldırıp bir indiriyordu.

Sol elmacık kemiğinin altını oyup geçen merminin bıraktığı silinmez izden ötürü, hiç kesmediği seyrek siyah sakallarını, o güne değin büyük işler görmüş kocaman elleriyle sıvazlarken, telaşsız, sakin bakan gözlerinin ışıklarını kesik kesik Mazlum’un üstüne boşaltıyordu Şahin. Mazlum’un bu denli kendinden vazgeçip ulaşılmaz derinliklere daldığını, biraraya geldiklerinden bu yana görmemişti. Biraraya gelmelerinin üstünden uzun zamanlar da geçmiş değildi henüz. Ama aralarında şaşılacak derecede kuşkudan uzak, güven veren kuvvetli bağlar oluşmuştu. Karşılıklı içtenlik, çıkarsızlık, birbirinin gözlerine çekinmeden, gülümseyerek, yalansız ve samimice bakabilmeleri, aralarındaki güven bağlarını sökülmemecesine perçinlemişti. Aşırı bencilleştirilmiş, birbirini tüketmeye dayalı züppelik dünyasının çoktan dışına çıkmışlardı. Modern uygarlığın kötülüklerinden uzaklaşıp çirkinliklerinden arınmışlardı. Kendilerini gizleyen, yabanlaştırıcı, yalanlı maskeleri yüzlerinin üstüne indirmeye hiç ihtiyaç duymuyorlardı. Birbirini olduğu gibi ve eşiti olarak görmeyen kibirli gözleri çıkarıp atmışlardı. Korkulan sahte tanrıların hiçbirini tanımıyorlardı. Başlarını döndürecek sarhoş edici mülkleri yoktu. Küçük insanları kandıran aldatıcı etiketlere itibar etmiyor, etiketlerin altında tahrip olmuş insani duyguların yerine geçen hastalıklı şişkinliklere de saygı duymuyorlardı.

Parlak güneşin ısıtan ışınları altında yeşil doğanın, binbir bitki bahçesinden gelen güzel kokuların karıştığı, dirilten tertemiz havayı soluyorlardı ciğerlerine. Büyük davanın mimarı ve hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan sadık inananların yarattığı kültür mirasının eseri olduklarını biliyorlardı ve güçlerini de oradan alıyorlardı. Işık saçan bilge insanların erdemli özüne inanıyorlardı. Basit de olsa, ilkel insanın doğallığına yakın durmaktan hiç sıkılmıyorlardı. Çünkü eşit insanların en doğal özgürlüğünü tercih ediyorlardı ve çok doğaldılar. Bu doğallık onları çok kısa sürede birbirine olağanüstü yakınlaştırırdı. O nedenle birbirlerini tanımaları için uzun zamanlara gereksinim duymazlardı.

Sessizce hayallerinin otobüsüne binip o an dönmek istemediği uzaklara giden Mazlum’un üstüne indirdiği gözlerini kaldırmak istemiyordu Şahin. Yeni tanımasına rağmen, içtenlikle her şeyini paylaşıp şüphe duymayacak kadar güven duyduğu Mazlum’un yüzeyden pek fark edilmeyen bir derinliğe sahip olduğunu yeni fark ediyordu. Her ne olursa olsun düşünüp hayalini kurduğu şeyi bu kadar yoğunluklu ve kendini katarak yaşayabilen birini, ilk bakışta normal görünse bile, yine de normalin çok ötesinde görmek gerektiğini anlıyordu. Geniş alnının üstünde toplanan sayısız ter kabarcıklarının anlattığı şeyi fark etmiş gibiydi.

Mazlum’un uyanık halde girdiği tatlı rüyasına karışmak istemiyordu Şahin. Ama on dakikalığına verdikleri molayı daha fazla uzatamazlardı. Mazlum’un içine girdiği dünyanın kapağını, kıyamadığı halde açıp Mazlum’u içinden hemen çıkarmak ve görev yerine doğru hızla harekete geçmek zorundaydılar. Şahin, Mazlum’un sakin yüzüne doğru başını çevirip istemeye istemeye, ‘Mazlum heval’ demek üzere dudaklarını tam titretmeye başladığı an Mazlum, sevdiği en tatlı ve en güzel görüntülerin seyrine daha yeni yeni dalmaya başlıyordu.

 

...

 

Amed’e, Dersim’e ve Botan’a gitmek üzere hazırlanıp yoğunlaştırılmış grupların tümü kamelyada hazır bulunuyordu. Unutulmayacak sazlı türkülü muhteşem bir veda gecesi düzenlenmişti. Ülkenin dört bir tarafına ulaşmak üzere uzun yolculuğa hazırlanan o büyük efsanenin yılmayan asi savaşçılarını görüntüleyip tarihe anılarından canlı bir not bırakmak için iyi model bir kamera da eksik edilmemişti.

Çocukça saflığın berrak suyuyla arındırılmış, tertemiz ruhun doğallığında büyüyen, küçücük yüreğine büyük sevgileri yerleştirip bu sevincin selinden içi içine sığmayan, hilesiz, olağanüstü içtenlikli, ışıldayan bir çift kara gözün üstüne düştüğü yuvarlak esmer yüzün sürekli canlı duran gülücük çiçeklerini hiç esirgemeden herkese cömertçe dağıtabilen genç Ferhat, kameranın karşısına geçtiğinde, büyük bir heyecan dalgasına kapılmış, kameraya bakarak yaptığı veda konuşmasını zor bela bitirebilmişti.

Ezilmiş mazlum halkın bütün masumiyet izlerini üstünde taşıyan, bıyıkları daha yeni terlemiş genç Şervan, tarihe kalıcı kılmak istediği kısa söylevini hiçbir kazaya uğramadan başarı ile vermişti.

Bilincinin sarayında kendisine geniş bir yer açıp iç gözlerinin ışıklarını, saz eşliğinde türkü söylemeye hazırlanan komutan Mahir’in üstüne tam getirmeye başladığı an Şahin’in gür, davudi sesi kulaklarını zonklattı. Mazlum kulaklarını doldurup, iç gözlerinin önüne kısa süreliğine indirdiği hayal perdesini yırtıp atan Şahin’in zamansız gür sesinden irkildiğini belli etmemek için, hiç bozuntuya vermeden, ‘Kalkalım mı heval?’ dediği anda bile, kendisine doğru gelen Zınar hala gülümsemeye devam ediyordu.

Hafızasının derinliklerine yerleşip ruhunu nakışlayan bu güzel fotoğraf karelerinin gözlerinin önünde böylesine capcanlı belirmesine şaşırmaya başlamıştı. Onlara dönüp bir ses etse, sesini hemen duyup cevap verirler gibi geliyordu kendisine. Onlardan ayrılalı daha çok kısa bir süre olmasına rağmen, onları nasıl da bu kadar dayanılmaz özlediğini yeni yeni fark ediyordu. Bu yoğun duygu atmosferinden daha tam sıyrılmadığını anlamış gibi sordu Hasan:

‘Bizden habersiz, gizlene gizlene nerelere gidiyordun böyle heval Mazlum?’

Hassas heyecanının yukarı çıkartarak yüzünün üstüne hemen indirdiği ince kan kırmızı perdeyi fazla gizleyemiyordu. Ama sorunun karşılığını da bulmakta hiç gecikmeden, ‘Heval Hasan zaman zaman bu tür yolculuklara çıkmayı severim ben. Kimseye çaktırmadan çekip gitmek, vazgeçemediğim bir alışkanlığımdır.’ dedi. Hasan da hafiften gülerek: ‘O zaman bu meteliksiz yoldaşına bindiğin otobüste bir yer ayırmayı unutma. Ama ön koltuklardan olsa daha iyi olur. Biletin faturası da sana ait, unutma.’

Mazlum da hemen alaya benzer bir tebessümle gözlerinden aşağıya doğru dudaklarının etrafındaki gülücük kuşlarından bazılarını havalandırarak ‘Olur olur, kemerli bir koltuk ayarlarım sana. Hele önce bu görevden dönelim, sonrasının zorluğu mu olur canım’ deyip elinde bir süre tuttuğu portatif kleşini omzuna aldı. Elindeki uzun namlulu Karnas silahını omzuna alıp öne düşen Şahin’i Mazlum, Mazlum’u da Hasan takip edip ilerlemeye başladılar.

 

Yemyeşil ormanlığın içinde kendini pek belli ettirmeden, kıvrıla kıvrıla uzayıp giden patikayı bırakmadan, yüksek meşe ağaçlarının gölgeleri altında sessizce kayıp sık ormanlığın gözlerden uzaklaştırıp kayıplara karıştıran derinliklerine daldılar. Ormanın doğal ahengi içerisinde yükselen seslerin dışında herhangi bir ses duyulmuyordu. İnsan kalabalıklarının sağır eden kulak tırmalayıcı gürültülerinden çok uzaktaydılar. Başını göğe doğru kaldırmış gururlu yüksek dağlar, kadrini bilene bereket pompalayan derin vadiler, doğal, özgür oynaşmalara kucak açmış sık ormanlıklar kendileriyle başbaşa olmanın tadını çıkarıyorlardı.

Her birinin kendine özgü bir bakışı, kendine özgü konuştuğu bir dili vardı. Tek biri bile bir diğerine benzemiyordu. Her birinin kendisine ait bir farkı, kendisini diğerinden ayıran bir tonu, eşsiz bir rengi vardı. Ama hiçbirinin güzelliği, diğerinin güzelliğini gölgede bırakmıyordu. Kendinde gücü bulan hiçbiri, ‘Benim değerim senin değerinden, benim önemim senin öneminden daha fazladır.’ demiyordu. Çıkan bütün farklı seslerine, zıtlık ve benzersizliklerine rağmen, hiçbiri diğerini reddetmiyordu. Birbirlerini ne kadar ilgiyle dinleyip anladıklarını, hiç dışlamadan saygı içerisinde birbirlerini nasıl kabul edip varsaydıklarını, hayranlık uyandıran bir uyum içerisinde ne kadar da güzel ve zengin yaşadıklarını, kendilerini akıllı sananları çatlatırcasına gösteriyorlardı.

Haziran ayı, tırmandığı sağlam merdivenin orta basamaklarını aşıp daha üst basamaklara tırmandıkça, ateşte dövülmüş derisini üstüne geçiren sıcak hava da, yukardan aşağıya doğru hızla inip onu tümden kucağına almaya çalışıyordu. Ama özüyle aşka tutulmuş bahar da, her an gözyaşlarını dökmeye hazır, heyecanlı titreyişler içerisinde, aşkını kaybetmek istemeyen narin bir kız gibi boynuna dolanıp duruyordu. Bütün hilebazlıklara başvurup ucuna taktığı kızgın çengeliyle kendine doğru sürüklemeye çalışan yaza karşılık, bahar da cezbeden güzelliğiyle sarhoş edip yanında tutmaya çalışıyordu ikircikli Haziran’ı. İki çılgın sevgiliyle başı büyük derde giren çaresizleri oynuyordu Haziran. Bir o yana, bir bu yana bakıyordu sürekli. Ama Haziran yazın çengeline takılıp tümden gitmeden, baharla son birkaç kez daha olmanın kurnazlıklarını da iyi biliyordu ve şimdi aşkla, şevkle çılgın güzelin, yani baharın kollarında yuvarlanıp duruyordu. Bahar aşkının deli çocuğu, vadinin derinliklerine indikçe coşkulanıyor, coşkunluğun ağzına getirdiğini yüksek sesle, yırtınırcasına söyleyerek bütün vadiyi kulakları sağır eden gürültüler içerisinde bırakıyordu. Kontrolünü kaybeden sarhoşlar gibi önüne bakmadan sallanıp gidiyor, ürküntü veren yükseklerden atlamanın tadını çıkarıyordu. Yokuş aşağı şiddetle kayarken, önünde duran taşlara, sallanmayı bilmeyen kayalara aldırmıyor, onlarla alay ediyordu. Kendisine karışıldığında da öfkeden kudurup köpürüyor, ağzına doldurduğu kuyruklu küfürleri savuruyordu. Aşırı heyecana geldiğinde kendine hakim olmayı başaramıyor, yüzünün üstüne sabun köpüğüne benzer milyonlarca kar beyaz köpük torbacığını çıkarmadan sakinleşmeyi becermiyordu.

Çırav eteklerindeki kayalıkların altından fışkırıp gelen Kızıldere (Ruye Sor) koluyla birleştiğinde hırçınlaşan Basret deresinin, her bahardaki hali böyleydi. Yazın ortalarına doğru çırılçıplak soyunur, derinliğindeki küçücük çakılları bile her bakana saydırmak istercesine, berraklaşırdı. Yüzeyinde derinliğini yakınlaştıran mercekler tutuyordu sanki. Sakinleşip kendine gelmek için dinlenmeye çekildiğinde, hiçbir şekilde rahatsız edilmek istemiyordu. Büyük çemberdeki yatağının içinde yorgunluğunu atmanın tadındayken, üstüne düşecek ufacık bir cisme bile tahammül etmiyordu. Düştüğünde de cismi hemen yutuyor, öfkesinden küçükten büyüğe doğru yuvarlak dalgacıklar oluşturup ağlamaklı bir sesle çemberini dövmeye başlıyordu. Böylece ne kadar kırılgan ve hassas olduğunu gösteriyordu.

Sayısız destanlara, büyük efsanelere konu olan Gabar’ın bedeninde bir şah damarı gibi inerken, etrafında kendisini hiç yalnız bırakmayan binlerce yaşam şehircikleri kurmuştu. Hayat verdiği bütün canlıların üstünde de aynı hassasiyetle duruyor, derinden sevgisiyle onların üstüne titremediği tek bir anı dahi olmuyordu. Kenarında dal dal olup uzun ince yükselen söğüt ağaçlarının, kuzeyden gelen serin esintinin heyecanıyla nazlı nazlı sallanışını gördükçe hayranlığını gizlemeye gerek duymuyordu.

Şişman gövdesinin üzerinde dalları her yana doğru uzayıp giden asırlık koca çınarın nazik yapraklarına alttan ayna tutmaktan hiç yorulmuyordu. Çınarın hemen bitişiğinde rasgele üst üste atılmış dikenli teller gibi birbirine sıkı dolanan böğürtlen dalları dere boyunca köye doğru çıktıkça büyüyüp kelebekler için yeşil bir ormana dönüşüyordu. Derenin etrafında sonu gelmez şakalaşmalara dalıp, durmadan birbirini kovalayan kırmızı ve beyaz benekli iki kelebek iyice yorulup halden düştüklerinde, ürkmeden böğürtlen dallarının üstüne konmaya başlıyorlardı. Dinlenmelerinin üstünden daha bir saniye bile geçmeden, bütün yorgunluklarından sıyrılıp, tekrar tekrar birbirlerini kovalayıp kaçışıyorlardı. Uzun süre suyun kenarındaki otların arkasına saklanıp kimselere görünmeden berrak suyun aynasında gizli gizli kendi güzelliklerini seyreden sarı ve yeşil renkli iki kelebek daha koşarak gelip kendilerine katılıyor, yaptıklarının aynısını yapmaya başlıyorlardı.

Kelebekler cenneti böğürtlen ormanlığının üstüne çıkıp durgun gözlerle kelebeklerin yaramazlıklarını seyreder gibi sakin duran bahçe duvarı, kayıp düşmesini önlediği harap bahçenin derdindeydi sadece. Bahçenin içinde kıvrandığı dayanılmaz acıların aynısını kendisi de yaşıyordu. Gözlerinin önünde ateşe atılıp cayır cayır yakılan biricik yavrusunun acısıyla saçını başını yolan, deliler gibi kendini toz-toprağa batırıp ağlamaktan gözyaşlarını tüketen çaresiz bir ananın halini andırıyordu harap bahçe. Onun da başına aynı akıbet gelmişti çünkü.

Bedeninin üzerine bırakılan su kanalının üstünde kendisine sahiplik eden fidan boylu yavrusunun nasıl zalimce düşürüldüğüne tanık olmuştu. O günden bugüne, o anın verdiği dehşetten kurtulmuş değildi. Sağ kalmayı başaran yavrularının tümünü de acımasızca elinden alıp götürmüşlerdi. Oysa o, yıllarca yavrularını kendi ak sütüyle emzirmiş, sevgiyle besleyip büyüterek olgunluk çağına getirmişti. Yavrular da, analarının kadrini bilirlerdi. Yorulup dinlenmeden, utanıp sıkılmadan başını yıkar, saçlarını tararlardı. Ekmeğini yedikleri nur elini öpüp öpüp başlarının üstüne koyarlardı. Ama şimdi hiçbirisi yoktu.

Gözlerinin önünde paramparça edilmiş yüreklerin resimleri durdukça, nasıl feryad-ı figan olmasındı? Nasıl yanıp küllere dönmesindi? Nasıl ağlayıp sızlamasındı? Ağlaya ağlaya kurutmuştu gözyaşlarını. Toz toprağa, çamurlara batırıp kaybetmişti güzelliğini. Göğsüne vurup ‘Yaşayan bir ölüyüm, yaşamak istemiyorum.’ diyordu. Ama ölüme inat, son umudunu da hiç yitirmeden hep ayakta tutmaya çalışırdı. Diri tuttuğu umudun büyülü gözleriyle sürekli sağına soluna bakar dururdu. Candan bağrına basmak istediği birilerinin yolunu gözlediğini her halinden belli ederdi.

Kendi renginden şalvarlar giymiş, ayaklarında mekapları bulunan silahlı yiğitlerin kendinden emin, gururlu ve başı dik gelişlerini gördüğünde, çocukça heyecanlara kapılıp bütün takatsizliğine rağmen, büyük bir gayretle ayağa kalkmaya çalışırdı. Ayağa kalkmayı başaramadığını görünce, her tarafı sessiz çığlıklara boğardı. Sessiz çığlıklarını duyup kendisine doğru gelen silahlı yiğitlere, güçlükle kaldırabildiği eliyle sürekli bakıp durduğu bedeninin üstündeki altın sarısı kayısıları gösterirdi ve avuçları çatlamış, arka kısmı damar damar olmuş elini indirmeden yarın, öbür gün tam bollaşıp olgunlaşacak art arda dizili elma, şeftali, armut bahçelerini gösterirdi. Hiç yorulmadan aynı şekilde yarın, öbür gün cennetten hayatın güzel suyuyla dolup taşacak baldan tatlı çeşit çeşit incir türlerini, tutundukları incecik dallarını öldüresiye yoran binlerce taneli koca koca büyüyen kırmızı damarlı sarı narları ve daha kuş yumurtası büyüklüğündeki hesapsız tutmuş erik ağaçlarını gösterirdi. Ve daha binlerce türünü göstermek gayretiyle elini yavaş yavaş götürüp getirirdi ta ki eli düşene dek.

Kabuklarını çatlatan şiş göbeğinin üstünde heybetli bir dağ gibi yükselip etrafına yayılan ceviz ağacının dallarında üç sevimli sincap şirin çocukların saklambacını oynuyordu. Ama onlar saklambaç oyununun sadece çocuklara özgü bir oyun olduğunu kabul etmiyor ve aile boyu katılıyorlardı bu oyuna. Anne, baba, çocuk her biri bir yerden başlardı oynamaya. Küçük bacaksız yeni yeni öğreniyordu cambazlığı. O nedenle ona hem babası, hem de anası eşlik ediyordu. Küçük bacaksız yeni tüylenip gürbüzleşmiş kuyruğunu sırtına alarak dalın ucuna vardığında anasının yüreği ağzına gelirdi. Her an düşüp ölebilir korkusu onda kabuslar yaratırdı. Ama yavrucak korku nedir bilmeden, dalın tam ince ucunda kuyruğunu omzuna alıp iki küçük ayağının üstünde oturduğunda sevinçle minnacık ellerini babasına sallamaya başlıyor, habire burnunu kaşıyarak babasının kendisine bakmasını istiyordu. Babası da oğlunun delikanlılık çağındaki coşkusal ayaklanışını gururla izliyor, üstünden gözlerini ayırmadan kendisine sevgiyle gülümsüyordu.

Babasının kendisine gösterdiği ilginin sevinciyle tam da hoplayıp zıplamak istediği bir anda, cevizin altına doğru üç silahlı adam gelmeye başlıyordu. Afacan yavru, cevizin altından kendisine doğru uçup gelen sesleri duyduğu an, hemen aşağıya bakmaya başladı. Cevizin altına doğru üç silahlı adamın geldiğini görünce heyecana gelip gözleri hafif karardı ve aniden arka ayağı tutunduğu yerden kaymaya başladı.

Oğlunun yuvarlanmaya başladığını gören annesi dehşete kapılıp avazı çıktığı kadar bağırmak istedi. O an babası donup aklını yitirmek üzereydi. Yaşamın baharında ailenin üstüne çökecek beklenmedik bir acıya katlanamazlardı. Hayat dolu kahkahaların yerini, yürek yakan feryatlar alsa, yaşayıp ayakta kalabilecek güçleri kalır mıydı hiç? Ailenin üstüne çökecek acıyı havada asılı tutan iplerin tümden kopmaya başladığı an, küçük yavrunun kararan gözlerinin önünde bu sefer bir umut ışığı çakmaya başladı. Yavru iki eliyle incecik dala sıkıca tutunup boşlukta kalan ayaklarını yukarı çekmeye çalışıyordu ve sonunda başarıp hızla annesine doğru koştu. Babası da şok ve sevincin birbirine karıştığı duygularla yukardan kendilerine doğru hızla gelmeye başladı. Hayata dönme sevinciyle daha birbirleriyle kucaklaşmadan, anne önde, yavru ortada, baba da arkada ardarda dizilip içte labirentleri andıran yuva deliğine doğru koşmaya başladılar. Ama yuva deliğine girmeye gerek duymadılar.

Çünkü silahlı adamların onlara zarar verebilecek hiçbir niyetleri yoktu ve kendilerini, düşünemedikleri kadar seviyorlardı. Birbirine yakın, ortak yanları bile vardı. Silahlı adamlar onlar gibi sadece özgürlüğün ve doğal yaşamın sevdalısı değillerdi. Aynı zamanda özgür sevda ve doğallığın yılmayan savaşçılarıydılar. O nedenle onlara nasıl kıysınlardı? Her üç silahlı adam gelip kendilerine karışmadan geçtikten sonra anladılar silahlı adamların kendilerine kardeş ve doğallıklarının koruyucusu olduklarını. Önceden anlamadıkları için kendilerine lanet okuyorlardı.

Her üç silahlı adam gidip kaynağın başında durdular. Önceden etrafı kontrol etmeyi de ihmal etmemişlerdi. Tekrar tekrar etrafı kontrol etmeye çalıştılar. Ortalık tehlikeli unsurlardan uzaktı, rahatlatan bir sakinlik hakim sürüyordu. Kollarına taktıkları silahlarını indirip özenle su kaynağının duvarına dayadılar. Sırtlarına vurdukları çantalarını indirip su kenarındaki yeşil çimenliğin üstüne bıraktılar. İçlerinde orta boylu, tıknaz olanı hiç beklemeden hemen kolları sıvayıp cennet gözünün derinlerinden fışkırıp gelen gerçek hayatın suyuna ibadet eder gibi eğildi. Avuçlarını batırıp batırıp dolduruyordu. Tümünü avuçlarında toplamak istediği buz gibi suyu, alev alev yanıp terlemiş yüzünün üstüne defalarca indirdi. Yüzünün ateşini söndüren buzdan soğuk hayat suyu, yüzünün üstünde beklemeden şelalecikler biçiminde boncuk boncuk inip tekrar suda kaybolup gidiyordu. Diğerleri de, serinleyip ferahlayan orta boylu tıknaz adamın yaptıklarının aynısını yaptılar.

Fena yanılmış olan sevimli sincapcıklar, sadece mahcup mahcup onları izlemekle yetiniyorlardı.

 

Şahin ile Hasan yüzlerindeki ateşi söndürmenin serin tadına doyamıyorlardı. Enselerinden yükselen alevlere ohlar-vohlar içinde durmadan soğuk su püskürtüyorlardı. Onlar kaz yavruları gibi su oyunundayken, Mazlum, üstünde gerilla çayını demleyecekleri küçük ateş ocağını kurmuş, korkutan gri duman bulutunun üstünde yükselmediği ateşini de yakmıştı. Beklemeden Hasan’ın çantasındaki siyah poşete sarılı, isle kaplı kapkara minik çaydanlığı çıkarıp içine su doldurmuştu. Çaydanlığı, gürleştirdiği ateşin üstüne koyduktan sonra, kışkırtan bakışlarıyla kendisini ısrarla çağıran dut ağacına yönelmekten kendini alıkoyamamıştı. Dut, bereketinin şafağındaydı. Nimetinden faydalanmak isteyenlere cömertliğinin bütün kapılarını ardına kadar açık tutmuştu. Sevgili annesinin kollarında sallanan şeker tadındaki süt beyazı dutlar, gelenin üstüne çekinmeden atlama yarışına giriyorlardı. Yere atlayıp, üst üste binen dutlar, kendiliğinden Mazlum’un eline geliyorlardı. Mazlum tane tane yemeyi bırakmış, avuç avuç indiriyordu mide torbacıklarına. Çok sevdiği şeylerdi bunlar. Sevdiği şeylerin yerde çürümesine gönlü hiçbir zaman razı gelmezdi. Yerde tek bir tane dahi kalmamalıydı. Tümü toplanıp faydalı hale getirilmeliydi. Bunlar kurutulduğunda Manisa’nın çekirdeksizleri bile yanlarında hallerine ağlamaya başlardı. En iyi pekmezin de bunlardan yapıldığını unutmuyordu. Saymaya başlarsa bitiremezdi faydalarını, ama faydalanabildiği sadece yedikleriydi. Mide torbacıkları sinirlenip, ‘Yeter, bizde yer kalmadı.’ diye haykırmaya başladıklarında, onu da bırakmak durumundaydı artık. Ama öyle kolay kolay da vazgeçemiyordu. Avuçlarını doldurup kaynağın dinmeyen gözünde kutsanmaya çalışan arkadaşlarına da götürdü.

Mazlum’un avuçları dut dolu, kendilerine doğru neşeyle geldiğini gören Şahin, mahcup bir edayla hemen kalkıp Mazlum’a doğru yürüdü. Hasan da geriden Şahin’i takip etti. Şahin, Mazlum’un avuçlarına boşalttığı dutları alırken, ‘Ne gerek duydun heval? Kendimiz geliyorduk şimdi.’ Deyince, Mazlum Şahin’in üstündeki mahcubiyet elbiselerini yırtıp atan sözünü çıkarıverdi ağzından:

‘Bunlar kutsal suyun tadıyla tatlandırılmıştır heval. Hem ben onları toplamadım, onlar atıldılar avuçlarımın içine. Onlar ellerimin güvenine koşmuşken, benim onları yerde üst üste yığılı halde bırakıp çürümeye terk etmem doğru olur mu? Getirdiğim bu kadarcığına bile nasıl sevindiklerini görmüyor musun? Bak analarının çok yükseklerde tutup önlerine indirdiği parlak yeşil perdeciklere bile aldırmadan, açıkta bize nasıl da el sallıyorlar. Onların bize dönük çağrısı böyledir. Bu güzel varlıkların çağrısına aldırmazlık, iyi olmayan şeylere işarettir.’

Şahin, arkadaşının söylediklerine hayranlığını gizlemiyordu. Arkadaşının her şeye bu denli ilgili ve kutsallık derecesinde yaklaşması, onu büyülüyordu. Bu, Mazlum’un sık sık yaptığı esprilerden değildi. Bu, onun her geçen gün daha fazla açığa çıkan yönüydü. Gözlerini, gözlerinden ayıramıyordu bir türlü. Ne kadar da çekinmeden, cesaretle bakabiliyordu gözlerinin içine. Gözlerinin içine baktıkça, içindeki gerçek insanı görüyordu ve daha fazla tanımaya başlıyordu. Mazlum’un gözlerinden, kendisinin gözlerine akan kıvılcımların zeka ve sevgiden geldiğini biliyordu. Kalbi fokur fokur kaynayan, mikroplardan arınmış temiz kanı pompalıyordu damarlarına. Kaynayıp köpürdüğü halde taşmayan bu asil kanın, kendi kanına da karışmasını istiyordu Şahin. Mazlum ile Şahin bir süre öylece birbirine bakıp durdular.

Hasan biraz şaşırmış gibiydi, ama bu durgun bakışmanın altındaki duygunun ne olduğunu biliyordu. Çünkü o duygunun akan suyunda, kendisi de yüzüyordu. Mazlum sessiz durgunluğun anlattıklarını bıçak gibi keserek sürdürdü.

‘Bu tatlı varlıkların seslerini hala duymadın mı heval Şahin? Kulağında bir sorun mu var yoksa?’ dediğinde, Şahin hemen kendine geldi. Mazlum’un son sözündeki tebessümle anlatımı anlamıştı, ama altında kalmayı da gurur meselesi yapmıştı. Altında kalmamanın her yolu onun için de açıktı ve beklemeden çıkarıverdi dilinin altındakini, ‘Senin gibi her ağacın, her taşın, her suyun geciktiren seslerine kulak kabartsam, bende kulak mı kalır?’ deyip sürdürmeye çalıştı.

Hasan, Şahin’in sözünü heyecanla keserek daha fazla keyiflenmek için ince atışmayı alevlendirmeye çalışıyordu.

‘Vallahi de kalmaz, billahi da kalmaz. Her kokuyu da almaya çalışsan burun da gider.’ Şahin’e bakıp sürdürdü, ‘En iyisi heval Şahin, sen kulağının bidonunu sadece bir sesle doldur. Anlaşılmaz binbir vızıltıyla doldurursan kulağını, kulağın kulak olmaktan çıkar. Düşün bir kulağın daracık tüpünde binbir ses birbirine karışmaya başlıyor. Bunların kimyasal reaksiyonlara girmesi halinde, kulağın hangi parçacıklara bölüneceğini hiç hesaba kattın mı? Onu da bırak, her beyin hücresinin uyumsuz, sadece cızırtı çıkaran bir sesle uğraşır durumda bırakılması, beyin paşanın başına hangi felaketleri getirir biliyor musun? Kulağını tek bir sese kıble tut, diğer sesleri unut. Sana tavsiyem budur.’ deyip bitirdi sözlerini.

Şahin keyifle onayladı; ‘Sen tanrının kelamından konuştun heval Hasan, doğru sözünle bin yaşa.’ deyip sürdürdü. ‘Öyle ya, kulağımın dar odasında her bir sesin yuvasına yer yoktur heval Mazlum. Kulağımın meydanında binlercesinin değil, sadece iki sesin hafif bir kapışması bile beni katilliğe götürür. Sabırlı bir adamım biliyorsun, ama sabrımın da bir sınırı var. Şimdi de, o tatlı dediğin varlıkların sesine değil, keskin dişlerimin alışık olduğu etlerine gidiyorum.’ dedi. Mazlum’u alt ettiğini düşünüp bunun keyifli rahatlığını yaşıyordu. Gülmemek için kendini zor tutuyordu.

Mazlum, Şahin’in elini tutmuş, onun şirin gözlerinin içine bakıyordu. Gözündeki ışığın uyanık kulağına söylüyordu şimdi, ‘Şahin yoldaşım, sen 16. yüzyıldaki baltaları andıran bu korkunç dişlerinle değil, her varlığın içindeki canlılığı, ruhu, duygu ve aklı gören bu ışık hazinesi biricik gözlerinle bakmayı öğrenirsen, biliyor musun hangi muhteşem dostlukları kazanacağını, o zaman kutsal kitaplardaki melekler bile seni aramaya başlar. Neyse beklemeden koş git o varlıklara. Ama önce dişlerini değil, gözünün içindeki parlaklığı göster onlara’ deyip itekledi Şahin’i.

Hasan, kıs kıs gülmeye devam ediyordu. Şahin bu sefer de başa çıkamamıştı. Dut ağacına doğru ilerlerken Mazlum’a döndü.

‘Bak Mazlum, bunun altında kalmayacağım, görürsün...’

Şahin daha sözünü bitirmeden Mazlum, Hasan’a dönmüştü, ‘Sen ne duruyorsun dört bela!’ deyip Hasan’ı da Şahin’e doğru iteledi, ‘Haydi koşun ve erken gelin, çay kaynamak üzere.’

Hasan, ‘Heval Mazlum sen Şahin arkadaşla çok sevdiğin tatlı varlıklara git, ben hazırlarım yemeği.’ deyince, Mazlum kızıyor numarası yaparak, ‘Bak Doktor sinirimin tellerine basıyorsun, sonra fena olur ha! Hem o sevdiklerime bile karnım toktur şu an. Şahin’i yalnız bırakma, ama erken gelin.’

Hasan’ın diyeceği bir şey kalmamıştı; mecburen Şahin’in ardısıra gitmeye başladı. Hasan ile Şahin dut ağacının altında kaz yürüyüşü biçiminde, dutun kalın gövdesi etrafında başlarını kaldırmadan gidip geliyorlardı. Elleri bir aşağı, bir yukarı inip kalktıkça, çenelerinin hareketi de daha fazla hız kazanıyordu.

Mazlum, ateşin üstünde kaynayan suyun kapağını dövdüğü çaydanlığın haykırışlarına aldırmadan, pet şişesine koydukları yağlı domuz kavurmasını çıkarıp, küçük alüminyum tepsiye boşaltıyordu. Fokurdayan suyu ateşin üstünden indirip yerine kavurmayı bıraktı. Kavurmanın altındaki yağlar hemen cızırdamaya başladı. Kısa bir süre dinlenen suyun üstündeki kapağı kaldırıp, avucuna doldurduğu kaçak demi çaydanlığın içine boşalttı. Daha çaydanlığın kapağını kapatmadan çay, kokusunu etrafa yaymaya başladı. Hiçbir modern kentin evinde ya da etrafı betonla kaplı bahçesinde duyulmayan bir kokuydu bu. Oralarda demlenen çaylar, etrafa bu denli nefis kokular yayıp göndermiyorlardı. Kavurmanın cızırtılarına Mazlum’un kaşığı da karışmıştı. Kavurma da davetkar kokusunu göndermeye başlıyordu sağa sola. On dakika sonra her şey hazırdı. Gerillanın nadir bulduğu, ama o anda varolan kızarmış ekmekler ve bardaklar kavurmanın etrafında yerlerini almışlardı. Çaydan da, namlusundan güzel güzel nefesini alıp vermeye devam ediyordu.

Mazlum ayağa kalkıp gelmeyi unutmuş arkadaşlarını çağırmaya başladı. Her iki arkadaş, daha önce Mazlum’un yaptığı gibi avuçlarını doldurup Mazlum’a doğru gelmeye başladı. Mazlum’un yanına vardıklarında Mazlum, beklemeden sordu ‘Gözlerinizle bakınca daha iyi fark ettiniz değil mi?’

Şahin, ‘Ben gözlerimle değil, dişlerimle gördüm işlerini, dişle dokunmak ve parçalamak daha güzel oluyor.’ dedi. Mazlum kavurmayı göstererek, ‘En iyisi soğumadan, dişlerinizle buna bakın.’ deyip arkadaşlarını sofraya oturttu. Hasan, yan yana getirip dizdiği bardakları doldurmak istedi. Şahin çaydanlığı kapmaya davrandı. Ama Mazlum erken davranıp Hasan’ın parmakları arasında daha çıngırdamaya devam eden bardakların üstüne çaydanlığı getirip boşaltmaya başladı. Bardakların dibini döven tavşan kanı, hızla bardakların üstüne doğru yükselmeye başlıyordu. Mazlum sol kenarında gri taşın üstünde duran şekeri alıp Şahin’e uzattı. Şahin önce kendisinin atmasını istedi, fazla ısrara gerek yoktu. Komando kumaşından yapılmış küçük torbanın içindeki şekerden, meşe ağacından kopardığı etrafı tırtırlı yeşil yaprakla iki kaşık kadar şeker alıp, bardağın içine boşalttı. Mazlum torbayı, Şahin’in eline verdikten sonra kopardığı küçük bir dal parçasıyla çayını karıştırdı. Hasan, Şahin’in elinden şeker torbasını almamaya hala ısrar ediyordu. Şahin de, önce Hasan’ın şeker alması için ısrarından vazgeçmiyordu. Çaresiz Hasan da, Mazlum’u tekrar etti, çayını en son karıştıran Şahin’di.

Onlar öğle yemeğinin keyfine dalmışken, durmadan cıvıldayan bir kuş sürüsü üzerlerinden geçip dut ağacına konmaya başladı. Üzerinde anlaşamadıkları bir düşüncenin sinir edici tartışmasına girmişlerdi sanki. Biri diğerini dinlemiyor, her kafadan apayrı bir ses çıkıyordu. Bundan hiçbir sıkıntı da duymuyorlardı. Hatta kendilerini bu şekilde ifade etmekten de zevk duyuyorlardı. İnsanlara en güzel seslerin birlikteliği, en güçlü birlikteliklerin sesleri böyledir demek istiyorlardı. Zıtlığın inanılmaz uyumunu göstermede ustaydılar. Bağırdıkça kaynaşan, tartıştıkça anlaşan bu varlıkların duygu ve akıldan yoksun olduğunu söyleyen kimdi acaba? Kendini akıllı sanan bir deli mi yoksa? Bu üç doğal insanın uyumu da onlarınki ile özdeş değil miydi? Çünkü kuşlardan hiçbiri onlardan korkmamıştı. Belki de onları, kendilerinden ayrılmaz doğal bir parça biliyorlardı. Üzerlerinden geçip dut ağacına konduklarında çıkardıkları gürültü, onları görmenin sevincinden kaynaklanıyordu. İlk karşılaşmanın heyecanı, çığlık çığlığa bağrışmalara yol açmıştı. Şimdi de bir sessizlik, tıkırtısız bir sakinlik içerisindelerdi. Gözlerindeki doyumu, yüreklerine kadar indirdikleri belliydi. İçlerinden uçmak gelmiyordu. Doğal adamlar kalkıp gitmeden, onlar da hafif kanatlarıyla, minnacık gövdelerini kaldırmayacaklardı havaya. Mazlum, kaynağın sakinleşmeyen gözünde elini yıkıyordu, Hasan çaydanlığı poşete sarıp çantasına yerleştiriyordu, Şahin çantasının ağız kısmındaki halkalı düğümünü sıkıyordu.

Kısa sürede hazırlık işlemleri sona ermişti. Bir süre daha dinlenip hareket edeceklerdi. Fakat Şahin’in dinlenmeye niyeti yoktu. Son günlerde her şeye merak salmış Mazlum’a ilgisini çekecek bir şeyler gösterecekti. Şahin sessizce Mazlum’a yanaştı, Mazlum’a göstereceği şeyin yürek paralayıcı olacağını biliyordu, hüzünlü bir çocuğun edasındaydı. Göstermek istemediği halde, göstermek zorunda hissediyordu olanları.

‘Duymak istemediğimiz, duymaya yüreğimizin dayanamayacağı şeyleri bile belleğimize kazımak zorundayız. Geçmişini genlerinde taşımayan, belleği boş, her şeyi kolay ve çabuk unutan insan toplulukları, her türlü laneti üzerlerine çekmeye müstahaktır. Böylelerinin duygulu insanlar olduğundan bile şüphe etmek gerekir. Kolay unutanlar, uğrunda ölecekleri şeylere sahip olamazlar, sevgileri de sahte olur. Diktikleri umut fidanlarının hiçbiri yeşermez, yeşerip büyüse bile meyvesi olmaz. Ben Halepçe’nin, akıllı modern insanın gazabına uğramış sokaklarında dolaştım, kahrından çatlamaya başlayan o duvarların kenarında kendi kardeşleriyle birlikte sahipsiz, yapayalnız, bir daha uyanmamak üzere yatan o minnacık cansız bedenleri kendi ellerimle kaldırdım. Defalarca kucaklayıp canımdan bir parça vermek istedim onlara. Göz bebeklerimden bana bakan bembeyaz kesilmiş yanaklarının üstüne düşen her damlacıkla, bir hayatın yeniden geri gelmesini istedim. Hala da giden hayatlara ne verebilirim diye düşünüp duruyorum. Giden bütün hayatların bize anlatmak istediği neydi? Gözlerinin son şafağı sönmeden önce ne istiyorlardı bizden’ diye söylenip duruyordu kendi kendine. Yüreğinde açılan yaralar hala kapanmamıştı. O günleri hatırladıkça yarası tekrar açılıp kanamaya başlıyordu. Dolan göz bebeklerini fark ettirmeden kalın parmaklarıyla hafifçe sildi.

Mazlum’un gözleri, ısıtan gözlerinin üstüne gelmeden, dudaklarını usulca kıpırdatmaya başladı. Parmaklarıyla göstererek, ‘Mazlum heval gel birlikte bu harabelerin içine dalalım biraz. Merakını uyandıran bazı şeyleri göreceğinden eminim. Belki de göstereceklerim senin de bildiklerindir. Ama olsun bir de ben göstermek istiyorum.’ dedi.

Mazlum’un heyecanı yüzünden okunuyordu. Kolunu tutan arkadaşının peşinden gitmekten kendini alıkoyamadı. Hasan yemek yedikleri yerden uzaklaşmadan yarı bulutlu, yarı güneşli havada hafif gölgelik yapan bir taşın kenarına kendini boylu boyunca uzatıverdi.

Şahin önde, Mazlum arkada yanıp düşmüş ağaçların arasından geçerek üst üste durmayı zor başaran bir duvarın önüne geldiler. Duvarın kuzeye düşen tarafı içe doğru tümden yıkılmıştı. Usta ellerle işlenmiş taşlar üst üste yığılıp kalmıştı. Antik bir kentin son kalıntıları arasında bir gezintiye çıkmış gibiydiler. İlgi dolu, meraklı gözlerle bakıyorlardı ağaçları parçalanıp düşen damlara. Toz, toprak ve ağır taşlar arasında sıkışıp kalmış sütunların daha ilk düşüşlerinden kesilmeyen acıklı iniltiler yankılanıyordu kulaklarında. Zamanın yıkıcılığına inat, düşmemeye yeminli, kızıla çalan beyaz duvarın önüne geldiklerinde, Şahin Mazlum’un koluna hafifçe dokunup göstermek istediklerini anlatmaya başladı.

‘Sana, Halepçe’nin küçük kardeşinden kalan izleri göstermek istedim.’ dedi. Sesinin titrekliğine yansıyan duygularını gizleme ihtiyacı duymuyordu. Kendisi Güney’den gelen bir Kürt’tü, Soran bölgesindendi. Halepçe’nin dehşetinden kalan canlı görüntüler hafızasından halen silinmemişti ve hiçbir zaman da silinmeyecekti. Silindiği andan itibaren yaşamının bir anlamı da kalmayacaktı. Halepçe ve onun diğer kardeşlerinden benzer sesler gelmeye devam ettikçe, onun bundan farklı bir yaşamı da olmayacaktı. Kulaklarında çınlayan yakarışların önüne koyduğu zorunlu yaşam buydu. Bu herkes için de geçerliydi, ama ne yazık ki, herkes aynı zorunluluğu duymuyordu. O da yalnızca kendisiyle aynı zorunluluğun farkında olan arkadaşlarıyla paylaşabilirdi bunu. Aynı zorunluluğun farkında olan arkadaşlarının dışında kendisini, kimsenin anlayabileceğine de inanmıyordu. O nedenle Halepçe’nin küçük kardeşi hakkında bildiği bütün ayrıntıları anlatmak istiyordu arkadaşına.

Mazlum’un bütün bunları bilmesi mümkün değildi, bilse bile kendisi kadar ayrıntılı bilmiyordu. Çünkü kendisine bu köyde yaşanan her şeyi yakından bilen candan arkadaşı Feqe anlatmıştı. O da bunları, zamanın karanlık odasında unutulmaya bırakmadan arkadaşına aktarmak istiyordu. Bu onun zorunlu bir göreviydi. Böylece geçmişten gelen hafızanın zincirine eklenen halkalar sürüp gitmiş olacaktı. Hafıza duvarının üstüne eklediği her yeni taş, geleceğinin mirası oluyordu. Onun için geçmişin hafızasından örülü sağlam duvarın taşları eksilmemeliydi. Hafıza duvarından düşüp kaybolan her taş, toplumun gerçek tehlikesiydi. Bu duvar yıkılmaya başladığı an, toplumun kendisi de yıkılıp, kaybolmakla yüz yüze gelirdi. Toplum bu duvara tutunmadan yürüyemezdi. Toplumun tutunarak yürüdüğü bu duvara harç olmak, o topluma ait her bireyin göreviydi. Yapılacak şey belliydi, üst üste örülmüş sağlam duvarın üstüne yeni bir taş eklemek, ya da kaymak üzere olan bir taşı önlemek ve ona gereken harcı taşımaktı.

Şahin, yaptığının bu olduğuna inanıyordu. ‘Yaptığım her şey değil, ama küçük de olsa bir şeydir.’ diyordu. Sahip olduğu bu dürtüyle, bildiği ne varsa arkadaşına anlatmak istiyordu. Arkadaşı da, can kulağıyla dinlemeye başlamıştı. Şahin’in ne söyleyeceğini önceden tahmin edebilmişti ve anlatacaklarını aşağı yukarı biliyordu. Fakat daha ayrıntılı olanına ulaşmak, onun için de önemliydi.

Kızıla çalan beyaz duvarın önünde kısa bir süre sessizce beklemişlerdi. Söylediği ilk sözlerden sonra dili tutulmuşa dönmüştü. Ama yine de döndürmeye çalışıyordu dilini. Ağzından çıkardığı ilk sözleri geriden takip eden diğer sözler gelmeyince heyecandan yutkunmaya başlamıştı. Mazlum, arkadaşının hızlı hızlı yutkunuşlarını, boğazındaki düğümün hızlı kalkıp inmesinden anlamıştı. Sebeplerini bildiğinden, sabrın suskun taşını dövüyordu. Arkadaşının dudakları arasından uçup gelen sözleri, kulaklarına aldığı gibi, ondan başlayan sessizliği de dinliyordu. Bakışlarını bir süre kızıla çalan beyaz duvara asılı bırakan Şahin kendine gelince, Mazlum’a sordu:

‘Bu izleri hatırlıyor musun?’

Mazlum, tetikte hazır bekleyen kulaklarının parmakçığına hafifçe basarak, ‘Bu izlerin yabancısı sayılmam.’ dedi. Şahin, ‘Gel biraz daha ilerleyelim, canlı görüntülerin anlatıldığı yere’ dedi. Yükselen otların arasında kaybolmakla yüz yüze gelen, taş ve topraktan yapılmış evlerin yıkıntılarına basmadan ilerliyorlardı. Yakılıp yıkılan, damları çöküp dağılan evlerin arasından geçerken, yüreklerinin ortasına keskin bıçaklar iniyordu. Bu yıkıntıların tarihi, hala onların üstünde alıp veriyordu nefesini. Alıp verdikleri nefesle, bu tarihin nefesi de gidip geliyordu. O tarih onların içinde, onlar da o tarihin içindeydiler. Birbirlerinden kopup aralarına başka tarihler girmemişti. O tarih onları bir yere, onlar da o tarihi bir yere götürüyorlardı. Köyün kuzeyine düşen tarafına gelip öne bakan beden kısmı dışında tümden yıkılmış bir evin karşısında durdular. Şahin, Mazlum’un etraftan koparamadığı gözlerinin üstüne çevirdi gözlerini.

Gülümsemeye çalıştı, ama başaramadı. O an için bunu başarması da, mümkün değildi. Durdukları evin önünde geniş bir meydan vardı. Köy düğünlerinin büyük bir kısmı burada yapılırdı, bir nevi düğün meydanıydı. Kentlerin kapalı düğün salonlarına benzeyen sıkıcı yanları yoktu. Bu meydanın düğünleri için özel davetiyelere, caf caflı sözlerin yazılıp resimlerin işlendiği nakışlı kartlara da gerek yoktu. Kendini mesleğine adamış esmer tenli zurnacı, çağrının aşkından zurnanın ucunu dudaklarının arasına alıp yanaklarını şişirdiğinde, davulun gümbürdeyen sesi, köyün karşısına düşen kayalarda yankılanmaya başlardı. Bu çağrıya hiç kimse dayanmazdı. Göz açıp kapayıncaya kadar düğün meydanı muhteşem bir karnaval alanına dönerdi.

Genç, yaşlı, çocuk, kadın, erkek, yediden yetmişe herkes kendi geleneksel renkleriyle bezenip düğün meydanında buluşurdu. Şahlanan davul zurna önünde uzayıp giden bir kordon biçiminde, el ele tutuşan genç kızlar ve erkeklerin ayakları altında meydan sarsılmaya başlardı. Giydikleri rengarenk elbiseleriyle gençliklerinin üzerindeki güzelliği fark ettirmeye çalışan genç kızlar, baharın esen ılık rüzgarıyla gidip gelen gül yaprakları gibi heyecanla sallanırken, bıyıkları yeni terlemiş, fidan boylu, yakışıklı genç erkekler, damarlarında akan tatlı kanın ateşiyle coşkuya gelip sağlam bacakların kuvvet verdiği ayaklarla meydanın toprağını kaygısızca dövüyorlardı. Örf ve adetlerin haram kıldığı utangaç bakışmalara bile, kenardan özgürlüğün küçük kapısı açılırdı. Ana ve babalar, kendi elleriyle besleyip büyüttükleri, bu hiçbir şeye değişilmez varlıklarının sevinciyle göklere uçarlardı. Bugün de çocuklar, büyüklerinin onlara aldığı hediyelerle dünyalara sahip oluyorlardı. Meydanda toplanan büyüklerinin arasında, bir sağında, bir solunda koşuşturup duruyor, yaramazlıklarının tadını çıkarıyorlardı. Düğün şenliği sona erdiğinde, yine meydan kendilerine kalırdı. Bu geniş meydanda, istedikleri her oyunu gönüllerince oynayabiliyorlardı. Kimsenin onlara ses çıkardığı da yoktu. Bu meydan, gün boyu onların yükselen neşeli sesleriyle şenleniyordu.

Ama şimdi bunların hiçbirinden eser yoktu. Meydanın yüzü, sevgili çocuklarını kaybedeli beri bir daha gülmemişti. Kendi kaderine küsmüş, ama razı olmayan bir acizliğin içinde kıvranıyor, kendini yiyip bitiriyordu. Karanlık gecelerin yalnızlığında hüzünlü öten baykuşun sesine kulak kabartmaktan bıkıp usanmıştı artık.

Şahin, arada bir ayakta kalma mecalini daha yitirmeyen duvara, bir de hasret kaldığı çocuklarını arayan meydana bakıyordu. Kafasından geçenlerin tümünü Mazlum’a söylemek istiyordu. Fakat o an gerek duymadı. Ayaktaki duvar ile çalı çırpı yığınının altında kalan meydanın sürüklediği düşüncelerden sıyrıldıktan sonra tekrar ilerlemeye başladı.

Mazlum da ses çıkarmadan, arkasından onu izliyordu. Çıkaracağı lüzumu olmayan seslerle büyünün bozulmasını istemiyordu. Bu onun kendisiyle birlikte sürekli taşıdığı iyi bir meziyetiydi. Bundan vazgeçtiği yoktu. Bu suskun dinleyiciliğiyle görüp duyduğu her şeyi sakince beyninin hazinesine götürüyordu. Çevresinde olup biten her şeyin manasını kendine çeken suskun dinleme yatağına çekildiğinde, dolup taşan halinden eser kalmazdı. Uzun zamanlar bu yatağın sakinliğine gömülür, kimseye fark ettirmeden içindeki manayı ruhunun derinliğine taşırdı. Açıklanmamış sırların özüne erme mücadelesinde attığı her adımın hesaplanmış bir ölçüsü vardı. Bu da yanındakinin kendisini dikkate alıp sevgi ile saymasına neden olurdu.

Şahin, meydanın sol köşesinde, bir adam boyunda yükseltilmiş, bütün zamanlara dayanıklı kalın duvarın önüne gelip duvarın üstüne rahat çıkabilecekleri uygun bir yer aradı. Kısa süren bir göz gezdirmeden sonra, birkaç adım ötedeki duvara yanaşarak duvar çıkıntılarını destek yapıp yukarı çıktı. Çıktığı duvarın üstünde hafifçe eğilip duvarın dibindeki arkadaşının elinden tuttu. Mazlum’un tırmanırken yardıma ihtiyaç duymayan ısrarına aldırmadı. Arkadaşının elinden tuttuğu gibi bir çekişte yukarı fırlattı. Mazlum arkadaşının bileklerinde saklı duran gücün güven dolu havasına hayran kaldı. Doğrulup sağlam pozisyona geldiğinde Şahin’in yüzüne ilgiyle bakarak, ‘Söylemek istediğini, söyle artık’ der gibi bir ifadeye kavuşturdu yüzünü. Şahin, arkadaşının yüzünden bu ifadeyi kolaylıkla okudu. Ve elini nazikçe sırtına dayayarak tane tane, fısıldar gibi anlatmaya başladı.

‘Senin gibi ilk defa, Feqe ile çıkmıştık bu duvarın üstüne’ dedi. Henüz tam gerilmemiş ses tellerinin titrekliğine hakim olamıyordu. Gelen heyecan dalgalarından bastığı notaların üstünde pek tutunmadan, erkenden kaymaya başlıyordu ses tonları. ‘Senin gibi bu alana ben de yeni gelmiştim. Alanın özelliklerini ince ayrıntılarına kadar kendisinden öğrenirdim. Geçmişte alanda olup biten her şey hakkında beni inanılmaz bir istekle bilgilendirirdi. Onunla aramızda özel bağlar oluşmuştu sanki. Birbirimizden çok uzaklarda doğup büyümemize rağmen, yaşadıklarımız ve gördüklerimizin birbirinden çok farklı yanları yoktu. Yaşadıklarımız, gördüklerimiz üç aşağı beş yukarı hemen hemen aynıydı. Ortak yaşadıklarımız hem Güney’in, hem de Kuzey’in arasındaki farkı ortadan kaldırmıştı. Ben büyük Halepçe’nin canlı tanığıysam, o da küçük kardeşinin tanığıydı işte. Bu alana geldikten sonra gerillacılık yaşamımız hep birlikte geçti. Birbirimizden uzun zamanlar hiç kopmadık. Kısa süren görevlerin dışında hep beraberdik. Namluların ucunda dehşet dolu ölüm anlarını birlikte yaşadık. Ölümümüzün sessizliğine yatan sayısız hain pusuları aynı anda atlattık. Zaferli anlarımızın görülmemiş coşkularını birlikte yaşadık.’ dedi.

Duygu seline kapılıp gidiyordu Şahin. Mazlum hemen mani olmaya çalışarak sormak istediği soruyu sormadan duramadı. ‘Heval Şahin, bahsettiğin Feqe arkadaş hangi alanda, nerede şu an?’ diye sorunca, Şahin başını öne eğdi. Şu an Feqe’nin bulunduğu yeri anlatmak istemediği her halinden belliydi. Orayı anlatmaya dili varmıyordu, ama arkadaşının sorduğu soruyu da karşılıksız bırakamazdı.

‘Büyük geri çekilme döneminde, Güney’e geçmeden önce bir gece yürüyüşünde birlikteydik. O benim önümde, ben onun arkasında yürüyordum. O gece aç karnına yürüdüğümüz sekiz saatlik bir gece yürüyüşünün sonuna yaklaşıyorduk. Yorgunluktan bitkin düşmüştük, dizlerimizdeki son derman kırıntıları da tükenmeye başlıyordu artık. İnsanın gündüz haliyle altına bakmaya cesaret edemeyeceği yüksek bir uçurumun üstünden geçiyorduk. Benden iki üç adım önde yürüyen Feqe, gözlerimin önünde aniden uçurumdan yuvarlanmaya başladı. Yuvarlanırken yükselen tiz sesi, kulaklarımın perdesini yırtmaya başlamıştı adeta. Kulaklarımda yankılanan bu sesin dışında, hiçbir şeyi duymaz olmuştum. Aniden kulaklarımda çınlanan sesiyle, sesim bir olmuştu. Nasıl bir çığlık attığımın farkında değildim o an. Daha tümden gözlerimin önünden kaybolmadan, üstüne atlamak istedim, ama elim yetişemiyordu. Aşağıdan birileri, ayağından tutup hızla kendine doğru çekiyordu sanki. O aşağıya doğru sürüklendikçe, benden yükselen çığlıkların kontrolü de kaybolmaya başlıyordu. Serinkanlılığımı yitirmemek için, kendimle boğuştukça boğuşuyordum. Anlayamadığım bir şeyler boğazımı öldüresiye sıkmaya başlıyordu. Bir anda etrafımda toplanan bütün arkadaşların, Feqe’yi bırakıp beni tuttuklarını gördüm. Bu Feqe’den umudunu kesip beni kurtarmak istedikleri için miydi, yoksa beni kontrolün kelepçelerine takıp asıl Feqe’yi kurtarmak istedikleri için miydi, bilemiyordum artık. Her şey çok ani olmuştu, beklenmedik bir duruma karşı nasıl davranılacağına dair tecrübelerimiz çoktu.’

Şahin o anı, tekrar yaşıyormuş gibi anlatmayı sürdürürken, Mazlum’un gözlerinin önünde bu anlatımın görüntüleri yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Habur’un deli suyu gözlerinin önünde belirince, yuvasında rahat duramayan kalbi göğüs kafesini bir tokmak gibi şiddetle dövmeye başlamıştı. Habur suyu, baharın aşkına gelmişti, bahar aşkının kudurganlığı başına vurunca, sakinliğini hepten yitirmişti. Sarhoş tayların sakinliğe gelmez hızında akıyordu. Coşkun akışın aldırmaz havasıyla, ürküten ıslıklar çalıyordu. Kendine yanaşmak isteyene hışımla deli dalgalar gönderiyordu. Gururu incinir diye kendisinin üstünden kimsenin geçmesine razı gelmiyordu. Kendisine sevdalı, eş ve dost olanı bile tanımaya gelmiyordu.

Dar günün gerçek yoldaşı Nemrut, ‘Ülkemin kalbine, kendi damarlarımdan kan vermeye gidiyorum.’ demişti. Karşı duran bütün ret yanıtlarına aldırmaz olmuş, ısrarından, inadından vazgeçmeye gelmemişti. Sonunda ülkesinin kalbinden gelen can damara ulaştığında gözlerine bile inanamaz olmuştu. O an neşesinden kadehler doldurup cömertçe arkadaşlarına ikram etmişti. ‘Ülkemin kalbi Botan’ın şah damarına dokunuyorum işte’ deyip avucuna aldığı hırçın suyun damlalarını, sevinçle sağa sola sıçratmıştı. Yıllarca görmeye hasret kaldığı Habur’un, kendisini tanımazlıktan geleceğini beklemiyordu. Ona karşı saf inancın suyuyla doluydu. ‘Bir bakışıp konuşsak hemen anlaşabiliriz.’ diyordu. Yeri olsa içine kaygısızca atlayıp bir o yana, bir bu yana gidip gelmek istiyordu. Ateşler içinde yanarken, serin kucağını kulaçlamanın doyumsuzluğunda eriyip eriyip yeniden kendine gelmek istiyordu. Sonsuz zamanların sevdasına kapılmış, ‘Bir kez bile olsa kem bakan gözleri çıkarıp atmak gerekir. Işığını kaybetmiş, kara bakan, renkten yoksun şaş gözler hiç varolmasın.’ diyordu. Şaş bakan gözlerin varlığından şüphe mi vardı yoksa?

Nemrut, gülen gözlerle Habur’a bakmanın tadındayken, ‘Benim sana şaş bakan gözlerim hiçbir zaman olmadı Habur. Habur’un üstünden ayaklarının önüne gelen köprüye, sırat bile olsa, hiç kaygım olmaz.’ diyordu. Kendisini karşıya taşımak için, ayaklarının altına serilen köprüyü adımlarken, aynı geçen diğer arkadaşlarıyla olduğu gibi, köprünün kendisiyle de şakalaştığını sanmıştı. Adımını attıkça bir beşik gibi sallanıp duruyordu. İp inceliğindeki salıncak köprüyü yarıladığında, bunun bir şaka olmadığını anlamıştı artık. Ona arkasını dönen köprü, ‘Seni buraya kadar taşıdığım yeter’ diyordu. Sırat’ın yol vermezliğine özenip örgülerini onun ince tellerine bağlamıştı. Sırtına keskin bıçaklar takıp basan yiğidin ayaklarını havaya itiyordu. Nemrut, Habur’un sevdalı eş ve dost niyetinden uzak, kem bakan gözlerine bakmak istemedi. Ruhunu kötü cinlere kaptırmıştı Habur, kendinde değildi, içine karışan kötü ruhlar, üstünde durmadan sallanan iri gövdeye kollarını uzatıp, kendine doğru çekiyordu. Nemrut, Habur’un gazaba gelen yüzüne baktıkça, donmaya başlıyordu. Üstünü kaplayan çözülmez don kalıplarının altında girdiği öfke krizinden çıkamadan ince ince titremeye başladı. Güvenin arkasına kurulan tuzağa katlanamaz olmuştu. Boynuna dolanıp suyun kucağına çeken görünmez kollar, direnme takatini yiyip bitirmeye çalışıyordu. Kararan gözlerinin kirpiklerini üst üste indirmemek için var gücüyle direndi. Yukarıdan bir halat, onu yukarıya çekip suyun içine atmakla uğraşıyordu.

Sonunda denge kayboldu, ayağını bastığı yer ters dönüp, gövdesini deli akan suyun içine attı. Bir minare gibi bükülmeden devrilip suyun kucağına düşerken, son sözünü unutmadı: ‘Küçük kalbimi, ülkemin büyük kalbine gömün.’ dedi.

Kendini kaybetmiş deli su, düşen yiğidin kulaç atmasına fırsat vermiyordu, onu yutup gözlerden kaybetmek istiyordu. Nemrut’un asma köprüden suya yuvarlanışını gören arkadaşları, eli kolu bağlı, çaresiz izlemekten başka hiçbir şey yapamıyorlardı. Kurtarmaya kalkışsalar, üstüne yeni canlar vereceklerdi. Bir şey yapamamanın dayanılmaz acısı içinde bağrışıp duruyorlardı. Umutla davranıp bir şeyler yapmanın çabası da sonuçsuz kalmıştı. Kim azdırmıştı Habur’u, kendiliğinden mi böyleydi, anlamak bile istemiyorlardı. Habur, onlara beklemedikleri kötü bir oyun oynamıştı. Daha ilk selamın heyecanındayken, bellerini bükmeye çalışmıştı. Buna katlanmaya gelebilirler miydi? Bir daha Habur’u affetmek gelir miydi içlerinden? Kendilerinden gelen affedilmezliğin hesabını da yapıyorlardı elbette. Habur’u yargıladıkları kadar, kendilerini de yargılamayı ihmal etmediler.

Bu, her şeyin ilki olmadığı gibi, her şeyin sonu da değildi. Umuda yolculuğun adımlarını, daha da güçlendireceklerdi. Yere sağlam ve sarsılmaz basmanın hesabından kalan yetmez yanları, bir kez daha gözden geçirmeyi unutmayacaklardı. Nemrut’un beyinlerde çaktığı kıvılcımın sönmesine asla izin vermeyeceklerdi. Özgür kalbini, ülkenin büyük kalbine gömüp umudunu sonsuza dek yeşertmeyi bileceklerdi. Verdikleri, vicdan ve namus sözüydü bu.

Burun deliklerinin normalin dışında hızlı hızlı açılıp kapandığını gören Şahin, anlatımını yavaşlattı. Mazlum’un yeniden konuya dönmesini bekliyordu. Çünkü anlattıkları, Mazlum içindi. Bir iki saniye Mazlum’un konudan ayrıldığını görünce, yavaşlatmak durumunda kalmıştı, yoksa söyledikleri hava boşluğunda kaybolup gidecekti. Mazlum, Şahin’in anlatımını yavaşlatıp gözlerini tümden onun üzerine kaydırdığını görünce, bunun niçin olduğunu fark etmişti. Fark ettikten sonra, hemen konuya dönmüştü. Mahcubiyetini gizlemeye çalışmadan, Şahin’i tekrar can kulağıyla dinlemeye başladı. Şahin, Mazlum’un yeniden söylediklerine odaklandığını anlayınca tekrar kaldığı yerden devam etti:

‘Tecrübeli arkadaşlar, önce beni sakinleştirdiler. O an sakinleştirilmezsem, kendimi Feqe’nin üstüne atıp kendimle birlikte Feqe’yi de uçurumdan aşağı götürecektim. Böylece varsa, Feqe’nin kurtarılma ihtimalini de ortadan kaldırmış olacaktım. Sakinleştirildiğimde Feqe’nin tam uçurumun kenarında kevot ağacına tutunduğunu gördüm. Uçurumun bitişik çizgisinde, sert kayanın çatlaklarını dolduran toprağın içine kök salan Kevot ağacına her iki eliyle sıkıca sarılmıştı. Aşağıya sarkan ayaklarından birini, kayanın küçük bir çıkıntısına dayandırmış, birini de uçurumun boşluğunda asılı bırakmıştı. Aynı şey bir adım ilerde, ya da geride yaşansa, Feqe hiçbir engele takılmadan uçurumun dibinde bulacaktı kendini. Verilmiş sadaka mı diyelim, tam ağacın üstüne yuvarlanmıştı işte. O mu ağaca kolunu, ağaç mı ona dalını uzatmış, o bilinmez artık. Nihayetinde dala tutunması, herkesin ortak sevincine dönüşmüştü. Koluna takılı silahını bırakmamış, çantası da sırtında duruyordu. Sekiz saatlik gece yürüyüşünün bıraktığı ağır yorgunluk olmasa, kendini yukarı çekip tek başına oradan çıkarabilecekti belki. Bir iki defa denemeye de kalkıştı. Bunun tehlikeli olduğunu gören arkadaşlar, onu uyarıp bundan vazgeçirdiler. O da arkadaşların söylediklerinden başka bir çare bulamadı.

Sonunda şutikle bağlanan bir arkadaş, yavaşça Feqe’ye doğru bırakıldı. Feqe’ye ulaşan arkadaş, önce Feqe’nin silahını kolundan çekip aldı. Kevot ağacının yukarıya doğru uzanan dalına taktı, çantasını da dikkatlice sırtından söküp, yavaşça yukarı aldı. Bir ayağını ağacın gökyüzüne doğru uzanan gövdesine, birini de yerden soluna doğru uzanan orta kalınlıktaki dalın gövdesine dayadı. Hafifçe Feqe’nin üzerine eğilerek her iki eliyle kuvvetlice kollarına sarıldı. Feqe de, kendisine uzanan yoldaşlığın güçlü kollarına güvenle sarılarak yukarı tırmanmaya çalıştı. Yukarı çeken güçlü kollar, onu yukarı çektikçe, o da gelmezlik etmedi. Vücudunun yarısı ağaç dallarının arasına çekilince, yüksekliğin korku şeytanlarıyla boğuşan ruhu üstün gelmeye başladı. Ağaç dalına tutunup tümden doğrulduğunda, ağacın incecik, pul pul dala tutunmuş yeşil yaprakları bile sıraya dizilip sevinçten yüzünü okşamaya başladı. Feqe, kayanın üstünde bir şerit gibi uzayıp giden takip ettiğimiz patikaya çıktığında, herkes derinden rahat bir nefes almıştı.

Arkadaşlar etrafında toplanıp aramıza yeniden dönüşünü kutluyordu. Feqe, bir gerilla değildi, ama bazen bir gerillanın yapamadığını, bir gerilladan daha fazla yapan biriydi. Hem gece, hem de gündüz bir gerilladan daha aktif çalışabilecek avantajlara sahipti. Bir milis evini, ailesini bırakmadan da, istediğinde 24 saatini dahi halkının davasına adayabilir. ‘Bunun önünde duracak bir engelin varlığını bilmiyorum.’ diyordu.

Okumuşluğu yarım yamalak, ilkokul dönemini geçmiş değildi, okumuşluğa pek eğilim gösterdiği de yoktu. Şehrin bol kazançlarına kendini alıştırmamıştı. Çobanlığı, hileliğin bulaşmadığı dünyanın en doğal, kutsal mesleği biliyordu. Kimseye bir zararı dokunmadan güttüğü o canlı varlıkları doyurup beslemenin dışında, uzun zamanlara dayanan hesapları olmazdı. Kendisiyle birlikte akan zamanın hızını, onu geçmesin diye kendi eliyle kesmiş gibiydi. Onun dışında, gerçekleşen zamanın hızlı akışına pek aldırış etmezdi. Onun dünyasında büyük buz dağları, hızla eriyip ılık su göllerine, akan nehirler biriktiği yerde donup buz dağlarına dönüşmezdi. Sabrını, her gün üstünde oturup kavalını çaldığı taşlardan almıştı. Kültürünün hüzünlü sesi kavalını dudaklarının arasına alıp üflediğinde, köyünün saf, duygulu, güzel kızları gelip karşısında oturur, aşklarına çalan yanık namelere dalıp giderlerdi. Duygulu bakışlar altında, iyi bir şey yapmanın mutluluğuna erişince, doğal ruh dinginliğine ulaşır, aklını kötü şeylerle meşgul etmeye gelmezdi. Başkası hakkında kötü bir söz söylemeyi, büyük bir günah sayardı. Bu türden kötü huyları affedilmez bulur, tanrı gazabının kendilerini tez elden bulmasını dilerdi.

Üstünde yaşadığı toprağın bereketine inanır, dağlarının heybetine güvenirdi. Güven duyduğu yüce dağlardan özgürlüğün çocukları köylerine inince, ‘Ayaklarının altına ruhumu sermek istedim’ diyordu. Kısa sürede, her şeyini gerillayla paylaşmaya karar vermişti. O günden bugüne, gerillanın yapabileceği her şeyi yapmaktan geri durmamıştı. Sadece gecesini değil, gündüzünü de katmıştı inancının yoluna. Türk ordusunun köy yakıp yıkma operasyonlarının ucu köylerine ulaştığı gün, kendisi de köyün içindeydi. Köyün içinde Türk ordusu tarafından aranan isimlerin başında geliyordu. Askerler köyün içine girince eşi Ayşe, yakalanır diye büyük bir korku içerisinde beklemeden koşup kendisine haber vermişti. O da, haberi alır almaz birkaç dakika içerisinde kendini köyün dışına atıp sağlam bir yerde saklanmıştı.

Saklandığı yerden köyü rahatlıkla görebiliyordu, köyde olup-biten her şeye gözleriyle tanık olabiliyordu. Gözleriyle tanık olduğu o vahşetten sonra, artık evi ve ailesiyle birlikte yaşamaktan vazgeçti. Gerillaya ayak uydurmada hiçbir sorunu yoktu, geçmişte sahip olduğu yaşam biçimi, onu doğal bir gerilla haline getiriyordu. Kolundaki silahını, kolundan indirmeye gelmezdi. Aileden edindiği terbiye ile oturaklı, olgun bir kişiliği vardı. Gerillada bu yanını daha da geliştirdi, uyumunda kusursuzdu. Sürekli çalışır, yorulmak nedir bilmezdi, bir iş çıktığında kimseyi beklemez, herkesten önce davranırdı. Saflığı, doğallığı herkeste hayranlık uyandırırdı, fazla konuşmayı seven biri değildi, çok önemli değilse, hatasından ötürü kimseyi yargılamaya kalkışmazdı. En kötü hallerinde, sinir krizlerine tutulup hiddetinden kimsenin kendisine yanaşamayacağı anlarda bile, sahip olduğu sabrın gücünü ayağa kaldırır, yüzünü miskin bir çocuğun masumiyetine büründürürdü. Yüzünü buruşturup can sıkan tantanalardan çalmak, onun için utanç vericiydi. Kırgınlığa götüren davranışları, büyük ayıplardan sayardı. Arkadaşlarının kadrini bilir, değerlerini yüksek tutardı, onlara karşı güleç yüzünün çizgilerini kaybetmeye götürmez, bakışlarından inen sevgi bağlarına yenilerini eklerdi. Bunun karşılığı, kendisini tanıyan arkadaşlarında uyanan derin saygıydı.

Her gerillanın hayalinde parlayan eşsiz Gabar’ı avucunun içi gibi bilirdi. En küçük ayrıntıları dahi şaşırmayan, sürekli bir öncüydü. Ben Güney’den geldikten sonra, birbirimizden hiç ayrılmadık. Son ayrılışımız Güney’e gidişiydi. Gitmek gelmiyordu içinden, ama uzun süre kararlara itiraz etmeyi de uygun görmüyordu, gitmek durumundaydı. Maxmur’a yerleşip, orada sürdürecekti ülkeye hizmetini. Onun için, uzun süre ayrı kaldığı ailesi de çağrılmıştı.

Nihayetinde onu Güney’e yolcu etmek üzere birbirimizden ayrıldık. Ayrıldığımızda, içimi yakan bir şeylerin varlığını kısa sürede hissetmeye başlamıştım. Bir boşluğa düşmüş gibiydim, onsuz yapamayacağı çok değerli bir varlığını kaybeden bir çocuğa dönmüştüm adeta. Bunu arkadaşlara fark ettirmemeye çalışmıştım. Ama daha ilk günden itibaren etki altında kalan ruh halimdeki değişimi fark etmişlerdi.

Kendimi birkaç günde toparlamaya çalıştım, duygularımı kontrol altına almamın üstünden daha bir hafta geçmemişti ki, hiçbir zaman alışmak istemediğimiz o acı haber geldi. Haftanin’den Metina’ya geçerken, tank pususuna düşmüşlerdi. Arkadaşların büyük kısmı sağ kurtulmayı başarmışlardı. Ama onunla birlikte Bahoz ve Çekdar arkadaş da ölümsüzler kervanına katılmışlardı.’ Şahin bu sözleri söylerken, boğazı düğümlenmeye başlamıştı.

Mazlum, arkadaşının nasıl içten ve duygusal bir ruha sahip olduğunu biliyordu. O an utanmasın diye yüzüne bakmamaya çalışıyordu. Kendisi de, ondan pek farklı değildi. Fakat bunu yansıtmak istemiyordu. Şahin, birkaç nefes alıp verene dek konuşamadı. Kendini kapıldığı o duygu atmosferinden kurtarmaya çalışıyordu. Kendine gelince Mazlum’a sordu, ‘Sen asker bir adamın, hele hele devrimci bir askerin bu kadar duygusal olmaması gerektiğini söyleyeceksin değil mi?’

Mazlum, ‘Ben duygusu olmayan bir devrimci askerin yeterli, hatta sağlıklı bir yoldaş dahi olabileceğini düşünmüyorum. Ama bir şartla, duygunun düşünceyi bağlayan sıkı bir kelepçeye dönüşmemesi gerekir. Duygu düşüncenin önünü açıp onu kışkırttığı oranda doğrudur. Düşünce de büyüdüğünde arkasında kalan duyguyu unutmaya terk etmemelidir. İkisi birbirinden koparılırsa, felakete davetiye çıkarılır. İkisinin bir denge içerisinde beslenip büyümesi, büyüyüp yürümesi şarttır. İlan edilmiş düşünce krallığı adına, toplumun hangi haksızlıklar ve acımasızlıklarla yüz yüze bırakıldığına tanık değil miyiz? İnsanın bilimsellik adına ulaştığı yüksek akıl gücü, tamamen çıkara bulaştırılmıştır. Çıkara bulaştırıldığı oranda da duygudan uzak düşmeye başlamıştır. Sonuçta çıkara göre ayarlanmış; soğuk, adeta donmuş insan ilişkilerini meydana getirmiştir ki, bu da toplumu anlamlı olmaktan çıkarmaya götürmüştür. Hakikaten duygusuz insan düşünülebilir mi? Kaldı ki, yalnızca düşünen ve yaşayan varlıkların değil, bütün canlı varlıkların, bitkilerin bile duygulu olduğu söylenir. Cansız maddeler içerisinde dahi varsayılan duygunun, tartışma konusu yapıldığını unutmamak gerekir. Duygunun tartışmazlığı ortadayken, buna rağmen insanın, dolayısıyla toplumun duygudan, vicdandan, daha da ötesi olması gereken ahlaktan yoksun bırakılmak istenmesi, toplumun sonunu getirir. Böyle bir şeyin başarılması mümkün mü, bunu düşünmek bile istemiyorum. Düşünce yargıladığında duygunun hak verme şartı, duygu hoş görüp, kabul ettiğinde düşüncenin de sorgulama şartı her zaman aranmalıdır. Başkan Apo’nun bu dengeyi kurmak için nasıl bir çaba içerisinde olduğu hiçbir suretle görmezden gelinemez.

Daha iyi bir örnek de var önümüzde’ deyip sürdürdü konuşmasını; ‘İngilizlerin hep akılla hareket ettikleri, pek duygulu bir millet olmadıkları söylenir. Aynı İngilizlerin, neredeyse bütün dünyayı kendi çıkarları uğruna nasıl kullanmak istediğini ve büyük bir kısmını acımasızca kullandığını gözlerimizle görüyoruz. Bir canavar gibi bütün dünya insanlığını yutmak istemektedirler adeta. Sayısız milleti bölüp parçalamaya, birbirine kırdırtıp zalimce yok etmeye götürdükleri halde, en ufak bir vicdan sızlamasını duymamaktadırlar. İnsanların her türlü hakkı elinden alınmış, dili, düşüncesi, geçmişten gelen rengi inkar edilip hem de çıkarılan kanunlarla yok sayılmış, hakkını arayan, özgürlüğünden yana insanlar sorgusuz, sualsiz vurulmuş, işkencelere alınmış, açlıktan, hastalıktan ölüp gitmiş, eğitimsizlikten cahil kalmış, günlerce, hatta yıllarca büyük acılar içinde kıvranıp ağlamış umurlarında mı? Çıkarları elverdiği sürece bütün bunları planlayıp uygulamaya sokmakta en ufak bir tereddüt duymazlar. Çıkarları gerektirdiyse, duyguya, duygusallığa yer kalmamış demektir, hatta duygulu varlığı kopyalama yöntemleriyle yaratmaya bile kalkışmaktadırlar. Bunun bir anlamı da şudur, ‘İstediğim zaman yaratır, istediğim zaman da yok ederim. Nazarımda insanların, bir teknikten hiçbir farkı yoktur, yaratılan bir varlık olduğuna göre, her türlü kullanılmaya da müsaittir. Bunun günahı, ayıbı da olmaz’ demeye getirmektedirler.

Doğanın başına getirilenler, insan toplumunun başına getirilenlerden de beterdir. Doğanın nüfuz edilmedik yeri bırakılmamıştır. Doğa, eski doğa değildir. Doğanın doğa olmaktan çıkarıldığını söylemeyen yoktur. Her gün doğanın kalbinden kaç damarın söküldüğü bilinmez. Akıllı çıkar, doğayı insan toplumuna karşı bir canavara dönüştürmek üzeredir. Doğa kendini kaybedip çıldırırsa, insan toplumu diye bir şey kalmaz. Duygudan yabancılaşmış çıkarın aklı, bunu tarihin hiçbir döneminde görülmeyen, her zamankinden daha yakın bir tehlike haline getirmiştir. Bugünkü insan toplumu doğa felaketleri karşısında çaresiz olan ilk insan toplumundan daha fazla tehlike, dolayısıyla tehdit altındadır. Bir doğa felaketi karşısında çok güçsüz olan o ilkel insan toplumunun bile tümden yok olmayla yüz yüze geldiği görülmemiştir. Ama doğa karşısında bu kadar güçlenen ve doğayı hizaya getirip istediği biçime sokabileceğini iddia eden bugünkü akıllı insan toplumu, bu defa doğanın felaketiyle bir karşılaşmayagelsin, o zaman gör sen o akıllı, güçlü insanın halini. Ters dönüp, ayakları başının üstüne çıktığında, duygulu düşünme lüzumu de kalmayacaktır artık.

Neresinden bakarsak bakalım, bugünkü insanlık toplumu büyük tehlikelerle kuşatılmış durumdadır. Tarihin hiçbir döneminde görülmemiş risklerle karşı karşıya gelmiştir. Bu denli yakınlaşan risklere karşı ne İngilizlerin duyguyu horlayan aklı, ne de onun türdeşleri olan Amerika ya da Avrupa herhangi bir tedbir alma ihtiyacını duymamaktadır. Tersine sahip oldukları bilim-tekniğin muazzam gücüyle daha da kontrolsüz ilerlemenin bencil hesabını yapmaktadırlar.

Sınırsız gücün sahibi devlet de bunun emrinde dört dörtlük amadedir. Duygusuz devlet akıllı çıkar, akıllı devlet duygusuz çıkar bozulmaz bir işbirliği içerisinde, doğa ve toplumdaki yaşam kaynaklarını hepten tüketene dek yüklenmektedir. Doğa ve toplumu yıkıma götüren bu canavarlığın önünde engel olarak duran her girişim, aynı canavarlığın hışmına uğramaktadır.

Söz konusu canavarlığı barajlamaya çalışan hareketlerin çoğu, daha ilk soluklarında nefessiz kalmaktan kurtulamadılar. Eşsiz buluşların sahibi memur bilimcinin ve kör inancın sahibi tarikatçının da buna çare olmadığını gördük. Bunların sunduğu reçetelerin hiçbiri derde deva olmamıştır.

Biri gerçeği parça parça edip tanınmaz hale getirirken, biri de karanlığa doğru sürüklemiştir. Geriye ne kaldı o zaman? Bu canavarlığın zaptı hiç mi mümkün olmayacak? Bu sorunun cevabından çok uzak olmadığımızı söylersek abartıya kaçmış olur muyuz acaba? Küçümseyen gözlerle bakılırsa, abartılı gelir, ama özünün derinliğine inilirse, abartılı olmadığı görülür. Hiç kuşkusuz barajlama hareketleri her zaman varlığını koruyacaktır. Zaptını gerçekleştirmeye çalışan girişimlerin sonu da gelmeyecektir. Burada önemli olan eksikli olmaktan kurtulmaktır. Bilimsellik adına her şeyi ruhsuzlaştıran kaba deterministin yöntem hatasına düşmemek, kör inancın kuyusuna düşen duygunun bataklığında boğulmamak verilen cevabın can damarlarından birini teşkil eder.

Maddi gerçeklerden hareketle her şeyi birbiriyle bağlantılı, akışkan ve değişimci gören düşünme biçimi esastır. Bu düşünce sisteminde tek renk değil, ana renklerle birlikte sonsuz sayıda renk tonları vardır. Birbirlerine zorunlu ihtiyaçları dolayısıyla bağımlılıkları kadar sınırsız özgürlükleriyle de eşsiz güzeldirler.

Anlamsız geçen tek bir gün dahi yoktur. Bütün tarihi bir anda bulur, bir an bütün tarihin değerini taşır. Tarihin bugünde, bugünün tarihin başlangıcında saklı olduğunu söyler. Doğa, tarih ve topluma aydın gözlerle, dinamik ve canlı bakar. Koca bir toplumu bireyde çözer, bireyi bir ulus kadar değerli görür. Uygarlığın en gaddar gücü devleti, özgürce büyümesi gereken bireyi küçültmenin sebebi sayar.

Yanıltan devletli yalan düzenini ilk günden itibaren değerlendirir. Acımasız komplo ve hilelerle uyguladığı büyük haksızlıklardan beslenen versiyonlarını, bununla bağlantılı ve daha da vahşileşmiş sonuçları sayar. En çok inandığı doğruların arkasındaki yanlışı mutlaka arar. Geçmişten bugüne, etrafında olup biten her şeyi şüphenin süzgecinden geçirir. Kutsal bilinip dokunulmaz, yıkılmaz tabuların kalın duvarlarını kuşkunun balyozuyla parçalar.

Hep güzel dünyalara doğru akan arayışın nehrinde yüzdürür gemisini. Kendini büyük savaşımlarla yaratan çıkarsız aşkların özgürlüğüne, özgürleşen güzel aşkların büyüklüğüne güvenir. Kölenin sevgisine metelik vermez. Emek, özgürlük ve aşkın bağlarını sağlam kurar. Toplumla sağlam bağlar kurmuş, özgür emeğin yaratıcılığından şaşmaz. Yüksek aklın gözüyle doğaya, derin duygunun gözüyle topluma bakar. Aynı şekilde aklın gücüyle toplumu, büyüyen, her tarafa açılan duygunun gözüyle de doğayı görür. Düşündükçe hisseden, hissettikçe düşünen bir bütünlüktür bu. Onu yok etmek üzere yöneltilen dayanılmaz acıların içinde kendini yeniden yeniden yaratacak kadar büyüyüp güçlenen bu duygu ve düşünce bütünlüğüne verilecek başka bir örnek var mıdır tarihte?

Umutsuzluk içerisinde tükenişin eşiğine gelmiş insanlar toplumuna umut olmak, onları uçurumun kenarından çevirip yeniden yaşama bağlamak, zengin yaşamın büyük coşkusu içerisinde onları ilerletip umut ettikleri güzel özgür dünyalarının kurtuluş sınırlarına getirmek, hiçbir zaman bırakmadığı ve bırakmayacağı eşsiz bir özelliğidir.

Doğaya dost, sınıfsız, sınırsız bir dünyanın hayalini hep canlı tutar, insanlara vermeyi en güzel erdem bilir. Bencilliği, tedavisi zor bir hastalık, bireyci çıkarı da bu hastalığı azdıran zehir sayar. Her şeye insani gözle bakar. Gerçek, dürüst, yakın ve samimi dostluğa en yüksek değeri biçer. Arkadaşsız bir yaşamın varlığını tanımaz.

Tarihteki peygamberlerin, filozofların, yüce özgürlükçü ideallerin peşinde koşan önderlerin, gerçeğin yoluna baş koymuş bilim ustalarının, erdemin yüksek katında yürüyen bilgelerin, her türlü dünya malına göz kapatmış nefsin yılmayan savaşçıları, dervişlerin arkadaşlığını yapmaktan gurur duyar. Hepsiyle çok yakın, sağlam ve canlı bağlar kurup divanında toplamayı başarır. Tarihin akıcı diyalogunda onlardan yarım kalan yanlara dikkatleri çekerken, onların gerçek özlemlerine ne kadar yaklaştığını heyecanla gösterir.

Tanrıçalık katından indirilip kaybedilen yaşamın doğurgan gücü kadını bulup yeniden yüceltirken, onunla tekrar başlayacak yalandan uzak, baskısız ve korkusuz özgür yaşamın engelsiz yolunu açar. Sevgisine muhtaç ve her türlü tehlikelerle karşı karşıya olan insanlarını, büyük bir şefkatle yüreğinin içine alır, onları yüreğinin derinliklerinde saklayarak, yok edici saldırıların hedefi olmaktan çıkarır. Yüreğinin koruması altında, onları bütün insanlığa mal olacak büyük çıkışa hazırlar. Onların yolunu beyninden akan tükenmez enerjinin gücüyle aydınlatır.

Uygarlığın duygusuz akıllı çıkar tanrılarının asıl korkusu da, bu tür işleyen bir beyin ve yüreğin varlığıdır. Özde eksiksiz ve çok sağlam kurulmuş beyin ve yüreğin bu eşsiz yapılanmasından korktukları için, üstüne betondan kalın duvarlar ördüler. Önüne demir parmaklıklar diktiler. Ama ne soğuk betondan kalın duvarlar, ne de demirden parmaklıklar, birbirini kusursuz bütünleyen bu beyin ve yüreği hapsetmeye yetmedi. Tersine yürek daha da açılıp genişledi, beyin daha da büyüyüp erişilmez yükseklere ulaştı.’

Bu sözlerinden sonra biraz soluklanmaya çalıştı. Şahin sessize onu dinlemeye devam ediyordu. Bitirmesini istemiyordu. Arkadaşının dilinden dökülen akıl dolu ve samimi sözlerine öylesine kendini kaptırmıştı ki, bu yüzden kendisinin anlatmaya çalıştığı şeyi bir kenarda unutmaya terk etmişti neredeyse. Tanıdığından bu ana dek, Mazlum'un pek konuşkan biri olmadığını sanmıştı. Böyle düşünmesinin haklı yanları da vardı. Çünkü Mazlum, çok gerekli görmediği sürece edilen lafların arasına atılmazdı. Neşeli ortamların sürükleyen ilgi odağıydı, ama ateşli tartışmaların davetsiz konuğu olmayı tercih eden değildi. Karşısındakini dinlemekten sıkıntı duymazdı. Hep önde tuttuğu bu yanından vazgeçmeye gelmezdi. Gereğini gördüğünde ise sözünü ihmale bırakmazdı. Şimdi de gereğine inandığı için anlatıyordu. Mazlum’un bakışları altında bıraktığı yerden devam etti:

‘Sonsuz dünyalara açılan bu yüreğin, ulaşılmaz yükseklere çıkan bu beynin yarattıklarından herkes etkilenmiştir. Bizler sadece etkilenmekle kalmadık. Aynı ortak duygunun sahipleri olan ben de, sen de bundan yaratıldık, benim senin gibi, on binlercesi, yüz binlercesi, hatta milyonlarcası bu yaratımın dolaysız ürünleri olmaktadır. Hepimiz bu düşünce ve duygu bütünlüğünden doğduk. Bunun inkara gelir yanı var mıdır? O zaman bizim bundan çıkaracağımız sonuç çok açıktır değil mi?’ dedi Şahin.

Arkadaşının bağladığı son sözüyle, ne söylemek istediğini gayet iyi anlamıştı. ‘Seninle aynı fikirdeyim.’ dedi.

‘Farklı düşündüğüm olsa çekinmem. Sorduğum soruyla belki de bunu dile getirmek istedim. Aynı doğruya geliyoruz, ortak duyuşumuz bizi aynı yere getirir. Yoldaşımızı içimize almadan, onun üstünde titremeden, onun hayalini beslediği dünyanın kuruluşuna götüren düşünceyi de yakalayamayız. Hem duygumuz, hem de düşüncemiz birbirini bütünlemek durumundadır. Biri ayağa kaldırır, diğeri de süratlandırır, ileri götürür. Tek başına biriyle yürümek sakıncalıdır, hatta tehlikelidir. Fakat her ikisi birlikte yürürse dahi, bazen biri diğerinin önüne geçebilir. Bunu da çok fazla yadırgamamak lazım.

Her şeyiyle bir paylaşım içerisinde olduğumuz bir yoldaşımızı kaybettiğimizde elbette duygulanırız. Etkisinde kalışımız bazen uzun zamanları da alabilir. Bunun doğallığı yadsınmamalıdır. Bana sorarsan, böyle bir durumda hissiz kalan bir devrimciden şüphe ettiğimi söylerim. Kuşkusuz her şey duygulanımla sınırlı tutulamaz. Duygulanımın ifade ettikleri ve sonrasında kişiye kazandıracağı manevi, ahlaki ve düşünsel değerler önemlidir. Sadece kişiye de değil, kişinin içinde yer aldığı hareketin kendisine kazandırır. Hareketimizin bu seviyeye ulaşmasında bu gerçeğin rolü temeldir. Bu temelin üstünde, onun manevi gücüyle bugünlere geldik. Görmezden gelmek, inkara kalkışmak affedilemez. Şehitlik kavramına, hiçbir hareket, hareketimiz kadar eğilmedi. Şehit yoldaşa bağlılığın ilk aşaması hissedilenlerdir. Bağlılığın gereği de, ardından yapılanlardır. Hissedilmezse, duygulanım olmazsa, gereği de yapılmaz. Ama gereği yapılmaz ise, o zaman duygulanımın yaşandığı da söylenmez. Başlangıcımızın bütün örnekleri böyledir. İlkin tepeden tırnağa sarsılarak hissedildi. Ardından da hepimizin tanık olduğu böylesine büyük şeyler yapıldı.

Eğer, şehit yoldaşımın yaşayan ifadesiysem, o zaman onu hiçbir zaman unutmaya gelemem, her fırsatta onu anmam ve bütün çalışmalarıma ondan aldığım gücü katmam, sırtımda borç bıraktığı ağır bir yüktür. Bu da yetmez. Onun özlemlerine giden yolda cesaretle ve hızlı koşmazsam, üstüme her türlü laneti çekmeye hak kazanmış olurum. Bu duyguyu sürekli yaşayan biri olmaktan da gurur duyarım. Feqe, sevgimin içinde büyük bir yer tutardı, onun bedenen gitmesiyle yeri boşalmadı. Aksine kapladığı yerin sınırları daha da genişledi. Yokluğunda onu daha iyi anlamaya çalıştım. Attığı adımların devamını getirme zorunluluğundan hiçbir zaman düşmedim. Omzuma bıraktığı yükün altından kaçmayı, bağlandığım değerlerden kopmak, ahlaki sınırların dışına çıkmak olarak anladım. Birlikte yaşadıklarımız kolay unutulmaya gelmez. Bu toprağın üstünde yaşamanın tadını birlikte aldık. Bizi kucağına alan bu dağlar her türlü kötülüklerden korurken, aramıza fark koymadı. Henüz tamamlanmamış ondan kesilen yaşamın yarım kalmaması lazım. Kesilen yerde eklenen güçlü bir bağ olmanın sözünden çıkmadan yürüyeceğiz. Kesilen yerde eklenen güçlü bir bağ olmanın sözünden çıkmadan yürüyeceğiz.

Şu an seninle olduğu gibi, her fırsatta Feqe'yle de bitmesini istemediğim uzun sohbetlere dalardık. Onun dilinden dökülen doğal sözlerinin hiçbirini kaçırmazdım. İndiği gibi hafızamda oturan sözlerine geniş bir yer açardım. O da bunu bildiğinden, inen hiçbir sözünün önünde engel durmazdı. Şu an sana anlatmak istediğim şeyi de, durduğumuz bu duvarın üstünde kendisi anlatıyordu bana. Köyünde yaşadıklarının benzerine burada da tanık olmuştu. O gün acil bir görevi yapmak üzere gelmişti bu köye. Köyde kendisine bağlı çalışan arkadaşlarının önüne de yeni görevler koymayı tasarlamıştı. Türk ordu güçlerinin püskürttüğü ateşin alevleri, bu köyü de sarmadan bir takım tedbirin hazırlığını yapmıştı. Ama daha köye ulaşmadan köyden göğe doğru yükselen gri duman bulutuna gözleri iliştiğinde, geç kaldığının farkına varmıştı. Köye yaklaştıkça göğü yırtan feryatlar kulağında yankılanmaya başlıyordu. Türk ordusunun askerleri köyden çıktığında arkalarında insan olanın soyuna reva göremeyeceği bir manzara bırakmışlardı. İnsan soyunun kendilerinden uzak vicdanını da yakmışlardı.

Güneşin, gökteki gri bulutları kızıla boyadığı sabahın şafak vaktinde askerler, önce etrafını sardıkları köye üç koldan giriş yapmışlardı. Yabancı bildikleri askere doğru havlayıp koşan köpekler üstlerine yağan mermilerle bir anda cansız düşmüşlerdi toprağın üstüne. Sabahın seher vaktinde annelerinin arasına karışıp sevinçle meleyen kuzular, ağızlarına yeni aldıkları anne sütüne daha duyamadan, vakitsiz kopan gürültünün şokuna girmişlerdi. Anneleriyle birlikte köyün sokaklarına, sokaklardan köyün dışına doğru kaçışırken, canlarından fışkıran kanın çamuruna gömülüyorlardı. Baharın heyecanındaki sığırlar, daha sağılmamış memeleri süt dolu koca inekler, arkalarına yavrularını alıp köyün dışındaki ormanlıklara doğru delice can havliyle koşarken, birbiri ardına düşmeye başlıyorlardı. Dört mevsim, sahibinin yükünü kaldıran katırlar, yeşil çimenlikler üstünde acıyla yuvarlanıyorlardı.

Emir yüksek yerdendi, taa Ankara'dan... Önceden üstünde düşünmüş, tartışmış ve planlamışlardı. Hiçbir şeye acımayacaklardı. Önlerine koydukları her şeyi kaldırmaktan çekinmeyeceklerdi. Direnç gösteren her canlı, derhal yok edilecekti. İbretlik alemin manzarasını en iyisinden kendileri çizecekti. Bu sadece bir köy için değil, içinde namuslu Kürdün yaşadığı her köy için geçerliydi.

Bahar sabahının şirin uykusundan irkilerek uyanan küçük çocuklar, korku içerisinde annelerinin eteklerine yapışmışlardı. Kendilerinden çalınan sabahın tatlı uykusuna aldırış etmiyorlardı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Uyku diye bir şeyi hatırlamıyorlardı artık. Keyifli anlarına, sevinçlerine ayak basılmıştı. O sabah hep birlikte köyün geniş meydanına dalıp doyasıya oynayamayacaklardı. Köyün etrafındaki çimenliklerde birbirini kovalamayacak, saklambaç oynarken, bir orman kadar yükselmiş ceviz ve dut ağaçlarının arkasında saklanamayacaklardı. Ilık rüzgarın esintisinden narin narin sallanıp duran çiçeklerin arasına karışıp koklamayacak, deste deste koparıp anne ve babalarına getiremeyeceklerdi. Renkli elbiselerini giyip baharın coşkulu bayramını göremeyeceklerdi. Gruplar halinde ev ev dolaşıp minnacık ellerine geçirdikleri poşetlere renkli şekerler dolduramayacaklardı. Küçücük, ama tertemiz ve çok güzel hayallerine neden kıymışlardı? Çocuğun hayaline de kıyar mıydı insan? Bir türlü anlamıyorlardı.

Kapının önünde gümbürdeyen potinlerin sesini duydukları an, bir kez daha annelerinin yüreğinde saklanmak istemişlerdi. Onları koruyacak bundan daha iyi bir sığınak bulamıyorlardı. Alnını koyu yeşil kuşakla bağlamış, kısa kollu komando elbiselerine sarılı bir direk uzunluğunda yüksek ve iri yapılı yüzünü isle kapkara siyaha boyamış o korkunç asker, dizlerine kadar çıkan altı tırtırlı siyah potiniyle tahta kapıyı bir tekmede indirdiğinde, Newroz ürpertiden havaya fırlamıştı. Parçalanan kapının karşısına düşen salonda korku içerisinde olanları bekleyen annesinin yüreği dahi, onu saklamaya yetmemişti.

Ellerindeki silahların namlularını kendilerine doğrultan askerlerin yüzü, ürküntü uyandıran yılanın soğukluğundaydı. Ömür boyu hatırlayacağı bu yüzleri sevmeye asla yanaşmayacaktı.

Askerler yüksek gürültülerle içeri dalınca, babası daha tam giyinmeden, üstündeki benekli pijamayla salonun sol tarafına düşen odadan çıkıp hemen yanlarına geldi. Askerlerin her biri bir yerden konuşuyor, her biri ayrı ayrı küfürler savuruyordu. Yüzlerinde acıma duygusundan eser kalmamıştı. İnsani duyguların tümünden arınmışlardı. Avının peşine düşüp parçalamaya çalışan yırtıcı bir hayvanın saldırganlığına bürünmüştü her biri.

Davul kafalı, patlak gözlü, şiş dudaklı asker; ‘Hain Kürtler, Ermeni uşağı teröristler, hepinizin kökünü kazımalı.’ dediğinde, Newroz'un babası Salih, bu seferki saldırının her zamankinden çok farklı olduğunu anlamakta gecikmemişti. Derin kaygısından gelen bir korku içini yavaş yavaş sarmaya başlıyordu. Çocuklarının, eşinin, akrabalarının, bütün köylülerinin başına gelecekleri düşündükçe, tir tir titremeye başlıyor, alnından soğuk ter damlacıkları dökülüyordu.

Annesinin kucağında titreyerek bekleyen Newroz'un sapsarı kesilen yüzüne bakınca donup kalıyor, nefes alıp vermekte güçlük çekiyordu. Patlak gözlü, şiş dudaklı asker yüksek sesle, ‘Derhal dışarı!’dedi.

Salih titrek bir sesle, ‘Kurban giyinmeme izin verin.’ dediğinde gözünü kan bürüyen asker, sağ tarafından omzuna hiddetle bir dipçik indirdi.

Babası, boylu boyunca salonun içinde yere serilince Newroz'un, kulak perdelerini yırtan çığlığı koptu. Babalarının geldiği yan odada yataklarının üstünde birbirine sarılan Newroz'un küçükleri de hüngür hüngür ağlamaya başlamışlardı.

Anneleri Meryem, ani refleksiyle çocukların ağladığı odaya koşunca, iki asker arkadan hemen koluna yapışıp kapıdan dışarı çıkardılar. Anne Meryem'in bağırışlarına kimse engel olamıyordu; kolundan ve saçından tutup döve döve geniş meydana sürükleyen askerler bile. Bütün yakarışlarına rağmen, anne Meryem bir daha içeri giremedi. Ardından biricik Newroz'unu da fırlatmışlardı dışarı. Newroz saçı başı dağılmış, toz-toprak içinde sürüklenip dövülürken, halden düşmüş annesinin yanıbaşında bekliyordu hemen. Hıçkırıkları, annesinin hıçkırıklarına karışıp geniş meydana yayılıyordu.

Baba Salih, potinlerin altında ezilmeye aldırış etmeden içerde ağlayan üç çocuğunu almak için yalvarıyordu.

‘Çocukları dışarı çıkarmama müsaade edin, ondan sonra beni istediğiniz kadar dövün, hatta öldürün. Bana değil, çocuklara acıyın.’ diyordu.

Patlak gözlü asker, ‘Biz acıyalım, siz de teröriste büyütün öyle mi? Ne güzel!’, dişlerini birbirine sürterek devam ederek ‘Merhametin bu kadarı da fazladan gelir size, ben kökünüzün altına kibrit suyunu dökmekten bahsediyorum ulan! Daha anlamadın mı? Sen, inandığın allahına yalvar bakalım, o gelip sizi kurtarır mı?’ deyip karnının üstünde zıplamaya başladı. Yoruluncaya kadar durmak bilmedi. Patlak gözlüden işaret alan iki asker, kemiklerine inen darbelerin altında ezilen Salih'i sürükleyip dışarı çıkardılar. Salih gitmemekte direndikçe, başına, gözüne darbeler inmeye devam ediyordu. Omzunun üstünde sallanan dipçikler bir inip bir kalkıyordu. Kaburga kemiğine, karın boşluğuna yediği tekmeler tümden nefesini kesiyordu. Yüzü, gözü kanlar içinde kalmasına rağmen, arkasına bakmaktan vazgeçmiyordu. Acı diye bir şey duymuyordu. Ruhunu, çocuklarının yanında bırakmıştı. Bir yandan da belki de evi arayıp çıkarlar diye kendi kendini teskin etmeye de çalışıyordu.

Hasan, Dilan ve Mizgin'in birbirine sarılı ağlayıp çaresiz beklediği odaya giren askerler, önce babalarının askıdaki ceketini aldılar ellerine. Ceketin bütün ceplerini yokladılar, ceplerdeki üç beş kuruşu da ceplerine indirdiler. Biricik annelerinin dolabın üstünde duran küçük sandığını kırıp içine daldılar. Babalarına nişanlandığı mutlu gününde parmağına geçirdiği altın yüzüğünü, gelin gelirken boynuna taktığı yuvarlak reşadi altınlarını küçük sandıktan çıkarıp ceplerine attılar. Bunun dışında aradıkları başka bir ganimet bulamadılar. Ceplerine sokacakları ganimet kalmayınca, rasgele odanın içini birbirine katmaya başladılar. Ellerine ne geldiyse alıp yere vurdular, kırdılar, döktüler.

Hala birbirlerine sıkıca sarılı vaziyette ağlayıp duran üç minik, bu vahşi canavarların yaptıklarına bir şey diyemiyorlardı. Her üç minik, bu vahşilerin yaptıkları karşısında şok olmuş, küçücük yürekleri burkulmuştu. Koruyucu melek anneleri niye gelip onları kucağına basmıyor, onları yüreğinde saklamıyordu? Babaları neden gelip onları bu vahşilerin pençesinden kurtarmıyordu? Anne ve babalarını o kadar çağırdıkları halde neden bir türlü cevaba gelmiyorlardı? Niçin kendilerini yapayalnız bırakıp, gitmişlerdi? Kendilerini sevmekten vaz mı geçmişlerdi yoksa? İnsan yavrularından o kadar erken kopabilir mi? Şu anda kalkıp korkunç bakan bu kötü gözlü askerlerin arasından kaçsalar, gidip çok özledikleri anne ve babalarının kollarına atılsalar, bu askerler öldürür müydü onları? Askerler onların ne kadar küçük, tertemiz ve her türlü kötülükten uzak olduğunu görmüyor muydu? Onların da böyle küçük ve sevdikleri kardeşleri yok muydu? Onlar da bir zamanlar kendileri gibi küçücük değil miydi? Annelerinin zararsız, sevimli bebekleri olmadılar mı hiç? Kim onları gaddarlaştırdı böyle? Onların ruhuna kötülük tohumlarını kim ekti? İçlerinde bu zararsız masum miniklere bakınca, kendini hatırlayan tek biri de yok mudur? Çocukluklarından çıkalı beri neyle doldurulmuşlardı? Gözlerinin perdelerine hangi renkler çekilmişti? Nasıl bakıyorlardı? Baktıklarında neyi görüyorlardı? Şartlanmışlığın kızgın ateşinde dövüldükten sonra dondurulan bu soğuk, ürkütücü varlıklar nasıl yaratılmıştı? Bunu yaratan, vicdan bağını neye dayandırdı? Bağını dayandırdığı tanrının hangi kitabını karıştırdı? Karıştırdığı kitabın içinde neler yazılıydı? Yazılmış olanın içinde hangi kısmını rehber aldı? Odanın içinde soru soruyu kovalıyor, cevabını beklemeden uçuşup gidiyorlardı.

Pembe yanaklı Mizgin, gözlerini pis küfürler savuran korkunç askerin üstünden ayıramıyordu. Onun her hareketini donuk gözlerinin takibi altında tutuyordu. Kendilerine bir kötülük yapmasın diye, daha kanatlanmamış diğer yavru kuşları da titreyen incecik kollarının altında tutuyordu. Yırtıcı pençe kendilerine doğru uzandığında, üçü birlikte ürpertiyle gözlerini kıstı. O an ışıldayan gözlerini hiç açmak istemediler: Kanatlanıp başka bir dünyaya uçmak istediler. Uçmak için tüylenmemiş kanatlarını defalarca çırpıp durdular, ama bir türlü uçamadılar. Mavi gökyüzünün altında havalanıp özgür uçan kuşlara ulaşamadılar. Kendilerine doğru uzanan yırtıcı pençe, odanın içinde dağınık duran yorganı havaya kaldırıp, yüzlerine fırlattı. Her üç minik, yorganın altında büzülüp birbirine yapıştılar. Hıçkırıkları ağır yorganın altına gömülmüştü, annelerini çağıran nazik, ince sesleri korkunç adamların küfürlü kabalığında boğuldu.

Kendini kaybetmiş bu adamların ruhu çoktan bozulmuştu. Fıldır fıldır dönen gözleri kan çanağıydı. Yüzlerindeki perde zehir yaprağıydı. Dilleri küfür torbasının ipliğine bağlıydı. Kanla doldurdukları soy kırmanın kuyusundan içmişlerdi. Köksüz birer berduş, zilzurna sarhoştular. Evin içinde birbirine katmadıkları yer bırakmadılar. Ellerine geçirdikleri her şeyi kırıp unufak ettiler. Pirinç, un, mercimek torbalarını yırtıp sağa sola döktüler, dağıttılar. Buldukları naylon kapları getirip üst üste biriktirdiler. Duvarları süsleyen göz nuru el örmesi nakışlı perdeleri çekip yerlere attılar. Kışın soğuk gecelerinde altındakini sımsıcak tutan yünden yapılmış geniş yorganları kalın döşeklerin üstüne getirdiler. Tereyağı dolu küplerle birlikte, şehirden binbir güçlükle getirdikleri yağ tenekelerini patlattılar ve ardından gaz dolu bir bidonu hayırsız ellerine aldılar. Evin bir ucundan, diğer ucuna akıtarak gezdirdiler. Kapıdan son çıkan, patlak gözlü, şiş dudaklı olanıydı. Gelip kapının ağzında durdu. Köyün geniş meydanında asker çemberinin içinde sıraya dizilmiş, kendisine bakan geniş kalabalığa dikti gözlerini. Şiş dudaklarını dört köşe açıp kişnemeli kişnemeli sırıtmaya başladı. Ayı pençelerini andıran parmaklarını gömleğinin cebine götürdü. Cebinden uzun Marlboro paketini çıkardı. İçinden bir sigara çıkarıp şiş dudaklarının arasına aldı ve diğer cebinden de çakmağı aldı. Eline aldığı çakmağı çakıp ağzındaki sigarının ucunu tutuşturdu. Ağzında topladığı sigara dumanını üfürüp havaya uçurdu. Ardından eline küçük beyaz bir kağıt aldı. Çakmağı kağıdın altına tuttu. Çakınca kağıt hemen alevlendi. Alevlendirdiği kağıdı eğilerek yavaşça solunda döktüğü gazın üstüne bıraktı. Bıraktığı anda kapıdan dışarıya fırladı. Fırlamasıyla salonun tutuşması bir oldu. Salonun tutuşmasıyla kısa bir anda bütün evi alevler sardı. Çektirilen bu ızdıraba dayanamayan kalabalık içinden, ağlamayla birlikte bağırışlar da yükselince, asker çemberi daha da daralttı.

Bu cehennem ateşinin içinde çocuklarının diri diri yakılışını izleyen baba Salih'in kafası bir anda dönmeye başladı. O güne kadar uyanmamış bütün duyguları ayağa kalktı. Tepeden tırnağa çatlamanın eşiğine geldi. Hala yerinde duran beynine kan sıçradı ve sonunda çıldırdı. Gözleri artık ne asker, ne de üstüne doğrulan soğuk namluları hiç görmedi. Etrafını çemberleyen askerin içinden ayağa kalkıp içeri doğru rüzgar gibi uçmaya başladı. İçeri doğru koşarken, avazı çıktığı kadar bağırdı. Boğazını yırtan sesi, köyün karşısına düşen en yüksek kayalarda yankılandı. Sesinden yamaçların suskun duran taşları yuvarlandı. Kendini yılın bereketine hazırlayan toprak sallandı. Baba Salih başını kaldırıp bütün buyrukları ayağının altına almıştı. Yüksek yerden çıkartılan gizli yasaları hiçe saymış, sahiplerinin yüzüne tükürmüştü. Evi saran cehennem ateşine aldırmadan içeri doğru kapı eşiğini aşacağı an, kendisine doğrulan namlular arkadan namertçe çalışmaya başladı. Büyük bir gürültü içerisinde yüzlerce ateş parçası sırtının üstüne indi. Herkesin gözleri önünde Salih'in bedeni sırtından delik deşik edildi. Onu yere indiren, göğsünün önündeki büyük ateş topu değil, arkadan sırtına inen küçücük ateş çekirdekleriydi. Atmaya çalıştığı adımın arkasını getiremedi. Kızgın alevler elbiselerinden tutup içine çekti. Kökünden koparılmış dalsız bir çınar gibi, göğsünün üstüne düştü. Alevler üstüne çıkıp onu yutmaya başladı. Son bir kez yavru kuşlara doğru elini uzatmak istedi. Uzattığı eli yarıda kesildi, başaramamıştı. İşte o zaman yandı, yanıp küllere döndü.

Daha açılıp serpilmemiş her üç tomurcuk ateş çemberinin içinde çığlık çığlığa ayağa kalktılar. Önde Mızgin, ortada Dilan, arkada Hasan kol kola tutup pencereye doğru koştular. Ama gül dalından ince bacaklar onları götüremedi, götürmeye güç yetiremedi. Boğduran kara dumandan binlerce el boğazlarına uzandı. Boğazlarını sıkan elleri göremediler. Bu elleri görmek için gözlerini açamadılar, Kızıl aydınlık gözlerinde kayboldu. Kara duman, ağızlarından ciğerlerine üflüyordu. Nefesleri boğazlarında kaldı. Harlanan alev onlara dilini uzatıyordu. Alevin uzanan dili başlarına kondu. Önce Mizgin'in kızıl saçları tutuştu, ardından renkli giysilerinin üstüne atıldı ateş. Giysilerinin üstünde kaygısızca oynadı. Giysiler kavrulup nazik bedenine yapıştı. Dilan kolunu Mizgin'in elinden koparmadı. Hasan Dilan'ın elinden çekilmedi. Ak sütün temizliğinden üç yürek, ayrılmazlığın sonsuzluğuna uçuyorlardı. Yangınlar ortasında el ele, göz göze, yürek yüreğe olmanın resmini çizdiler beyaz sayfalara. Sıkışan kızgın alevler, pencereden dışarı kaçıyordu. Yükselen yalımlar ahşap tavanı yalıyordu. Sütunlar çatırdamaya başlıyordu. Kendini tutamayan ağaçlar, ardarda kor ateşin ortasına düşüyordu. Kor ateşin ortasında sallanan duvar kahrından çatlıyordu. Olup biten her şeyin tanığı suskun dam, toprağını boşaltıp katlanamadığı bu eziyetten kurtulmaya çalışıyordu. Damların üstünde oynaşarak yükselen duman, köyün üzerinde kara bulutlar oluşturuyordu.

Anne Meryem, kendisinden kopan canların başına gelenleri göremiyordu artık. Gördüklerine dayanmaya gücü yetmemiş, orta yerde yığılıp kalmıştı. Ölülere dönmüştü. O dünyadan çıkıp başka dünyalara göçmüştü. Onu kendine getirmek için baş ucunda oturup uğraşanlara cevap veremez olmuştu.

Aynı zulmün ateşinde malının, evinin yakılışına isyan etmeyen kızıl sakallı yetmişlik dede Sofi Ahmet, gözlerinin önünde insanoğlunun vicdan kitabına sığmayacak olanlara katlanamaz olmuştu. Binlerce kez kendini yerin dibine batırıp tekrar yüzeye çıkarmıştı. Kirlenmiş vicdanlara lanetler okumuştu. Derviş ruhu sayısız kere buz gibi soğuk suların altına girmiş, yeniden yeniden içine düşen kızgın közlerden bütün tenini yırtmak istemişti. Unutulmamış tarihin izlerini taşıyan yüzündeki derin çizgiler, tümden çatlamanın eşiğine gelmişti. Ariflerin temiz suyunda yıkanmış, hiçbir kirli elin uzanamayacağı göğsünden aşağıya inen uzun kızıl sakalından utanmaya başlamıştı. Bundan böyle hiçbir şeyi sineye çekemezdi. Göz göre göre yapılan bu haksızlığın kılıcı altında boynunu bükmeyecek, bilgeliğini hiçbir korkuya esir düşürmeyecekti. Ruhunun sabır taşları yerinden fırlamaya başlamıştı. İçinde saklı duran ateşli isyanın bayrağını havaya kaldırıp yenilmeyeceğinden emin babayiğit bir pehlivan gibi meydana atıldı. Geniş meydan, bilgeliğinden akan gür sesiyle inledi.

‘Uyguladığınız bu zulüm, insanlığın hangi kitabına sığar? Bu gaddarlığın hakkını nereden, kimlerden aldınız? Diri diri yaktığınız bu masum yavruların hangi kötülüğü dokundu size? Daha ölmemiş insanlığın vicdanını yakarak nerelere ulaşmaya çalışıyorsunuz? Sizi buna taşıyan vazgeçilmez amaçlarınız nedir? Hangi insafa, hangi ahlaka, hangi vicdana sığdırıyorsunuz bu zalimliği? Bizi yakarak, bizi öldürerek, kendinizi de yakıp öldürdüğünüzün farkında mısınız? Kardeş dediğiniz insanlara, bundan başka reva gördüğünüz bir şey yok mu? Neden bu haksızlık? Neden bu zalimlik?’ dediğinde, meydanın altı üstüne geldi. Kalabalığın içine ateş düşmüştü.

Çemberde duran askerler, kalabalığın içine karıştı. Önüne geleni devirdiler. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı hiçbirinin içinde ayırım gözetilmedi. Cesur ihtiyara ulaşmışlardı. Her yetişen asker, kafasına, koluna, kaburgalarına gelişi güzel darbesini indirmeye başlamıştı. Sonradan meydanın ortasına getirip bir çuval gibi yere yığdılar. Herkesin gözleri önünde on-on beş asker etrafını tutup ellerine geçirdikleri kalın sopalarla karnına, sırtına, kol ve bacaklarına durmadan vurmaya başladılar. Yüzü gözü kanlar içinde tanınmaz hale geldi. Uzun kızıl sakalları kan çamuruna bulandı. Yeşil gözüyle sürekli kalabalığı tarayan uzun bacaklı, başıyla işaret ettiğinde askerler geri çekildi. Asırlık çınar cansız bir ceset gibi meydanın ortasında hareket etmeden yatıyordu.

Üstüne dökülen kandan gözlerini açamıyordu, kırılıp kanlar içinde kalan gür sakalının altındaki çenesini kıpırdatamıyordu. Yapılan bütün zulümlere inat ayağa kalkmak istese, bacakları tutmazdı. Ruhundaki teslim alınamazlığın işaretini kaldırmak istese, kolları yükselmezdi. Hakkın ve adaletin dinmeyen gür sesinden konuşmak istese, dili dönmezdi. Boğazından yalnızca zor duyulur boğuk bir hırıltı yükseliyordu.

Yapılan zulmün mahkum ortağı esmer tenli adam, orta yerde serilen bilge ihtiyara bakınca başını önüne eğdi. Yüzündeki kırışıklıklar bir aşağı bir yukarı durmadan gidip geliyordu. Bilge ihtiyarın yüzüne bir türlü bakamıyordu. Baktığında, baştan aşağı içini bir titreme sarıyordu. Başını önüne eğerek titreyişini, titrerken renkten düşüşünü gizlemeye çalışıyordu. Bakmaya çalıştığı bu yüzden korkuyor muydu? Yoksa utancından mı böyle yapıyordu? Ruhunda, anlam veremediği büyük çalkantılar yaşanıyordu. Bir şeyler, sürekli ruhunu kemiriyordu. Her an benliğini yok etmeye götürüyordu. Yaşadığı tek anı dahi, rahat geçmiş değildi. Aradığı huzuru bir türlü bulamıyordu. Her geçen gün, biraz daha bitmez sıkıntıların bataklığına gömülüyordu. Evinde, gittiği tarlasında, soyunun katilleriyle birlikte çıktığı insan avında, onu gölge gibi sürekli takip eden bir şeylerin varlığını hissediyordu. Bu gölgeler, her gece rüyalarına giriyordu. Yediği yemeğin tadını bozuyor, içtiği suyun içinde zehir oluyordu. Vücudunda, anlaşılmaz yaralar oluşturuyor, midesinden, bağırsaklarından çıkmayan ağrılara dönüşüyordu. İliklerine düşen sızı oluyordu. Eşiyle, çocuklarıyla, bütün akranlarıyla duymak istediği sevincin önüne geçiyordu. Her gün benliğini yutan tereddüt, korku ve kaygının girdabından bir türlü kurtulamıyordu.

Bilge ihtiyarın dağılmış yüzüne her baktığında, binlerce soru kafasına hücum etmeye başlıyordu. Yıllarca düşünse bulamayacağı şeyleri, bu nur yüzün üstünden yükselen kıvılcımlar aklına getiriyordu. Damarlarında akan kanın kirlendiğini düşünmeye başlıyordu. Namusuna uzanan ellere rehberlik ettiğini daha derinden hissedip fark ediyordu. Kendi renginden insanları yok eden, soyunu kırmaya çalışan bu katillerin elinde, beş paralık bir değere sahip olmadığını şimdiye kadar yaşadıklarından çıkarmaya çalışıyordu. Dilini tam anlamadığı, yabancısı olduğu, kendisiyle her gün alay eden bu insanların içinde ne arıyordu? Onlara, onlardan daha fazla hizmet ederek neyi elde ediyordu? Kendi renginden, kendi dilinden sıcak insanların içinde başını kaldıramamasının bütün sebebi bu değil miydi? Hiçbir tarafa tutunamayan, dikişleri çürümüş bir yamaydı. Ucuz satılan değersiz bir orospudan farkı yoktu. Derenin bir ucunda bir ayağı, diğer ucunda bir ayağı, nasıl yaşayabilirdi? Ama bundan kurtulmanın yolu, çaresi var mıydı? Bundan kurtulmaya çalışsa, kendisinin, ailesinin başına hangi felaketler gelecekti? Hiçbir felakete uğramadan, bundan kurtulmak mümkün müydü? Soru soruyu iteklediğinde kafası iyice karışıyor, çaresizliğe düşüp içinden çıkamadığında, gözlerinden yaşlar akmaya başlıyordu. Başını önüne eğerek gözlerinden dökülen yaşları gizlemeye çalışıyor, siyah pos bıyıklarının üstüne kadar inen damlaları sildikten sonra geri kalanlarını da içine akıtıyordu. Dövülüp sövülen, yakılıp öldürülen bu köylülerin öfkeli bakışları altında, başını kaldırmaya gücü yetmiyordu.

Köylülerin, askerlerden daha fazla, ona öfkeyle bakmasının sebebini şimdi daha iyi anlıyordu. Çünkü köylüler onu, yedi babasından bu yana iyi tanıyorlardı. Zamanında bu köylülerin ekmeğini az yememişti. Bir türlü yüzüne bakamadığı yerde yatan bilge ihtiyarın, uzun kış gecelerinin koyu sohbetlerinde kendisine ettiği nasihatleri, şu an bir bir hatırlamaya başlıyordu. Büyük meyve bahçesinde ihtiyarın elinden aldığı olgun meyvenin görüntüleri, tekrar tekrar gözlerinin önüne geliyordu. Gözlerinin önünde beliren olgun meyveler, bir anda yerini, gözüne doğru uzanan ihtiyarın kalın, uzun parmaklarına dönüşüyordu. Parmaklar, onun gözünü çıkarmaya geliyordu sanki. Gözlerini açsa mı, kapalı mı tutsa iyiydi, bilmiyordu. Bir ölüp bir diriliyordu. Kaç defa ölüp, kaç defa dirildiğini hesap edemiyordu artık.

Ondan beş adım ötede ikide bir, kendisine bakan çukur gözlü, çelimsiz Hurşit, onun bu halinden memnun değildi. İçinden, gidip arkadaşını dürtmek geliyordu, onu dürtüp sallasa, kendisine gelir sanıyordu. Yıkılmak üzere olan arkadaşı, neden böyleydi, anlayamıyordu. Kendilerine verdikleri silahı, birlikte almışlardı. Ellerine silah aldıklarından bu yana, bir sürü olaya karışmışlardı. Birlikte çok iş yapmışlardı ve birbirlerini iyi tanıyorlardı. Birbirlerini tanıdıkları günden bugüne arkadaşını böyle görmemişti. Hurşit bu duyguların içine daldıkça huysuzlanmaya başlıyordu. Arkadaşını düşününce huysuzlanmaya başladığını fark ettiğinde, ‘Bana ne’ havasından bir el sallayıp arkadaşından on adım daha uzaklaşmaya başladı. Havaya diktiği karga burnundan arkadaşını anlamak istemediği anlaşılıyordu. Arkadaşını aklına getiren kafasındaki kedileri bir bir kovalamaya başlıyordu. Arkadaşından yana atan duygularını kökten sökmeye çalışıyordu. ‘Sanki onu düşünürsem, bana bir faydası mı dokunur?’ diye kendi kendine söylenmeye başladı. Uzun bacaklı, yeşil gözlü üst teğmene doğru on adım daha ilerledi. On beş metre gerisinde hazır vaziyette bekledi. Perişan köylülerin kendi üzerine inen öfkeli bakışlarına aldırış etmiyordu. Onlardan çekindiği yoktu. Arkasında her şeye kadir kudretli bir gücün durduğunu düşünüyordu. Arkasında kudretli güç durdukça kılına bile zarar gelmeyecekti. Canını bu gücün zırhlı kafesinde saklı tutmaya çalışıyordu. Dışarı fırlamak üzere olan kemiklerini, onların elbiseleriyle örtüyor, altındaki ayıplarını bu paçavraların içine gömüyordu. İçine kurt girmiş doymaz karnını, onların ekmeğiyle dolduruyordu, daha ne isteyebilirdi? Kimden çekinebilirdi? Bundan daha büyük bir mutluluk olabilir miydi? Bu mutlulukla, uzun bacaklının gözüne girmeye çalışıyordu. Arkasında, önünde pervane gibi dönüp dolaşıyor, bir dediğini iki etmiyor, kendisine her söyleneni aniden yerine getiriyordu. Ellerine verdikleri çakmakla bazı evleri tutuşturduğunda sevincinden havaya uçmuştu. Damların üstünden göğe doğru alevler yükseldiğinde mazhar olduğu görevi başarmanın rahatlığına erişmişti. Yaptıkları, koca devletin takdirini görecekti. Büyük devletin takdiri, çoluk çocuğunu kurtaracak, ömür boyu hiçbir yaşam derdine girmeyecekti. Öldüğünde bile ay yıldızlı bayrağa sarıp mükafatlı göndereceklerdi mezara.

‘Belki de hiçbir fare ve yılanın giremeyeceği mermerden yaparlar mezarımı.’ diyordu kendi kendine. ‘Ah keşke üstünde beni unutmadıklarını, her zaman hatırımı bildiklerini gösteren bir de mozole yapsalar!’ demeyi eklemekten de geri kalmıyordu. Ölümünün sonrasını bile hesaplayacak kadar büyük düşünüyor, ölümle sonlanan büyük ulaşılmaz hayallerinin içine gömülüp gidiyordu. Sığındığı bu güçlü kudretin yanında bir karınca kadar değerinin olmadığını, insan soyundan koparılıp eşek soyuna bağlandığını ve sadece bir eşek gibi kullanıldığını fark edecek olsa, arkadaşı gibi yaşayan bir ölü olduğundan kuşkulanmaya başlayacak, ölü ruhun içinde kaybolmuş diri öğeler ayağa kalkacaktı. Ama bu duygular kendisinde bulunmuyordu. Onu rahatsız edecek, ölü benliğinin kalın kabuklarını kırıp altındaki diri öğeleri uyandıracak hiçbir şey kendisine yanaşmıyordu. Damarlarında akan insan kanı değildi, her türlü mikrobun karıştığı, pis kokan kanalın kirli suyuydu sanki. Her hücresinde, kalkmaya gelmez kalıcı mikroplar oturmuştu. Benliğini saran mikroplar ruhunu uyuşturup sessiz ölüme kardeş kılmıştı. İçinde kendisinin duyabileceği bir sesi yoktu. İçindeki sesin damarları kökten koparılmıştı. Gözenekleri dıştan gelebilecek bütün ışık zerreciklerine sonsuza dek kapanmıştı. Çıkardığı ses kendisine ait değildi. Efendisinin söylediği neyse, tekrarladığı da oydu. Efendisinin arkasında sallanan sopasına kuyruk sallamaktan sevinç duyuyordu. Amirinin hoşuna gitmeyecek hiçbir davranışta bulunmuyordu. Bugüne kadar amirine ters gelen bir duruma da girmemişti. Hangi hallerde amirinin üstüne kıyametler getirdiğini iyi biliyordu. Amiri öfke krizlerine tutulup üzerine hışımla geldiğinde, kuyruklarını bacaklarının arasına alıp mızıldamaya başlayan korkak bir köpeğin uysallığına bürünür, eti soyulmuş kemik ellerini, önden bacaklarının üstüne indirirdi. Karnını kaldırıp indiren nefesini, hızlanmaya başlayan nabız atışlarını dahi, amirinin eline bırakıverirdi hemen. Kendi kendine, ‘Amirim değil mi? İster döver, ister söver. Her amirin koşulsuz saygı görmeye hakkı vardır.’ diyordu.

Pörsük paytak Hurşit'in bu değişmez huyu, onu tanıyan her komutanın malumuydu. Yeniçerilerin soyundan türeme Balkan dönmesi uzun bacaklı da, Hurşit'in bu huyundan beklediğinden fazlasıyla fayda görüyordu. Tek bakışıyla Hurşit'i istediği her kalıba sokabiliyordu. Uzun bacaklı, Hurşit'in üstüne sert bir bakış indirdiğinde, Hurşit'in koyu yeşil potur pantolonunun içindeki çarpık bacakları titremeye başlıyordu. Üstüne inen sert bakışları yumuşatmak için yere çakılan bir direk gibi hemen hazırola geçip dik durmaya başlıyordu. Böyle yaparak kendini kabul ettirdiğini düşünüyordu. Şimdi de uzun bacaklının sert bakışlarını üzerine çekmeden, on beş adım uzun bacaklının gerisinde teprenmeden, hazır vaziyette bekliyordu.

Hurşid'in önünde, uzun bacakların yükseğe kaldırdığı somurtkan, ablak yüzlü üsteğmen yüzünü ekşiterek kıpık yeşil gözleriyle bir etrafında yan yana dizili kalabalığı, bir yarı ölü yerde yatan ihtiyarı tarıyordu. Kalabalığın içinden ağır ağır yükselen mırıltılar, acı iniltiler keyfini kaçırmışa benziyordu. Durduğu yerden, meydanın ortasına doğru adım adım ilerlemeye başladı. Yürürken başını önüne eğmiş, attığı adımları sayar gibiydi. Her adım başında elini cebine sokuyor, cebindeki elini yumruk haline getirip tekrar dışarı çıkartıyordu. Kalabalığın burnunun dibine kadar sokulup onlara bakmadan yeniden geri dönüyordu. Geri gelip durduğu yerde aniden başını kaldırıp kıpık yeşil gözlerini kalabalığın üstüne indiriyordu. Kalabalığın üstüne indirirken bir türlü açılamayan gözlerini, son haddine kadar açmaya zorluyordu. Yarı yarıya açılan gözlerini bir sağa, bir sola, bir aşağı, bir yukarı durmadan gezdiriyor, kadın, erkek, yaşlı, çocuk herkesi iyiden iyiye süzüyordu. Bazen karşısındakileri ürpertiye sokmak için döndürdüğü gözlerinin yeşil yuvarlağını kaybettirip, yerine daha kabuk tutmamış kırmızı damarlı ördek yumurtasını andıran beyaz yuvarlağı getiriyordu. Bunu, az sonra söyleyeceği sözlerin tesiri için yapıyordu. Tesiri olmayan sözün, karanlıkta görünmeden uçup giden kuştan farkı yoktu.

‘Bugüne kadar devletin sözü, kılığı bozuk bu insanların üstünde neden tesir bırakmamıştı? Koca devlet insanlara benzemeyen bu yaratıkların üstünde bir tesir yaratamayacak kadar güçten mi düştü yoksa? Bu mevzu-i bahis olacak bir şey olamaz.’ diye kendi kendisiyle konuşuyor, edeceği lafları bir bir aklından geçirip her bir lafın ağırlığını yeniden yeniden tartmaktan kendini alamıyordu.

Son adımını yerde serili kızıl sakallı ihtiyarın başucunda bitirdi. Sesini duyurabileceği şahane yer burasıydı. Devrilmiş koca ihtiyarın başucunda söyleyeceği her sözün bırakacağı etkiyi enine boyuna hesap etmişti. Sağ elini havaya kaldırıp, yandan serçe bacağının üstüne indiriyordu. Alt kirpiklerinin altında alkol müptelalığından şişmiş baloncukları daha da şişirmeye çalışıyordu. Arada bir ağzını kapatıp içindeki havayla tombul yanaklarını davul gibi şişiriyor, iyice sıkışıp gözleri kızarınca, içinde topladığı havayı tekrar dışarı boşaltıyordu. Bir ayağıyla iri cüssesini havada tutarken, bir ayağıyla da ileri geri boşluğu dövüyordu. Bazen ileri geri sallandırdığı ayağına hız veriyor, arkadan ihtiyarın başına çarpınca, ihtiyarın başı yerinden oynuyordu. Sonunda bedenindeki hareketlerin tümünü durdurmaya başladı. Düşünüp karnında bıraktığı sözlerini dişlerine sürterek, dudaklarının arasından çıkarmaya başladı.

‘Ulan sinekler, teröriste ekmek vermeyin diye kaç defa ikaz ettik sizi? Sabrımızın da bir sonu vardır demedik mi? Aklınız kıçınızda mı sizin? Kabak kafalılar, o haydutların sizi kurtaracağını mı beklediniz?’ dedi. Sesinin sert, gür çıkmasına büyük bir itina gösteriyordu. Hırsla tırmalarcasına elini yuvarlak çenesine götürüp yüzeyi kan torbasına dönene dek çenesini buruşturuyordu. Sonra elini çenesinden indirip yumruk haline getiriyor, içinden baş parmağını havaya dikerek, karşısındakileri ezen sözlerine başlıyordu.

‘İpsiz, sapsız hainler kime güveniyorsunuz? O yavşak Avrupalıya mı? Hepinizi çırılçıplak soyup etinizin son parçası sopalara yapışana dek sizi dayaktan geçirirsem, bana kim engel olur? Hepinizin gözleri önünde bütün karılarınız ve kızlarınızı soyup...’ askerlerini göstererek, ‘...teker teker şu koçlarımı üstüne geçirirsem, kim bana ne diyecek? Elimden ırzınızı kim kurtaracak? Kimse var mı? İstersem son ferdinize kadar teker teker kurşuna dizer, bu ormanlarda kurda kuşa yem ederim. Kimsenin haberi de olmaz. Ne Avrupalı, ne Amerikalı kimse 'Niye yaptın?' da demez. İstersem, Allah da olsa beni bundan alıkoyamaz. Yırtılsanız, çatlasanız dahi sesiniz şu ağaçları geçmez. O canınızı bile Allah değil, ancak ben bağışlayabilirim. İnsan haklarıymış, minsan haklarıymış, hepsi bir kandırmaca. Buna kas kafalı geri zekalılardan başka kim inanabilir? Akılsızlara, beyinsizlere kim ne söylese hemen inanmaya başlarlar. Kim nereye sürmek isterse, hemen oraya giderler. O Allah bellediğiniz adam, peygamber dediğiniz Apo bile sizi kandırmaktan başka ne yapıyor? Siz bu ahırlarda sürünürken, bu ahırların pis kokusunu sıkılmadan ciğerlerinize çekerken, o adam, geniş, bahçeli ve havuzlu evlerde, villalarda keyif üstüne keyif çatıyor. Her gün altına gıcır gıcır yeni mersedesler alıyor, sofrasından bir kuş sütü eksik. Dış mihraklar, Avrupalı, Amerikalı sırtınıza binmek için, ona her şeyi veriyor. O da, sizi istediği gibi kullanıyor. Bölünmez vatanımıza ve devletimize karşı kışkırttıkça kışkırtıyor. Ulan dangalak kafalılar, aklınız ne zaman başınıza gelecek?’ dediği anda, kızıl sakallı dede, arkasında anlaşılmaz homurtular çıkarmaya başladı.

Ezilmiş ellerini hareket ettirip önüne bırakmaya çalıştı. Elleri, üstüne bıraktığı topraktan güç almaya başlıyordu. Ellerine dayanıp bütün gayretini acıdan sızlayan bacaklarına verdi. Bir kez daha gücünü toplayıp, ayağa kalkmak istedi. Yanı başında duran uzun bacaklının söyledikleri ruhuna dokunmuştu. Uzun bacaklının dudaklarının arasından uçup gelen sözlerin, kulak deliklerinden ruhunun üstüne inmesine bir türlü engel olamamıştı. Kulaklarının deliğinden inen sözler, içinde birer kızgın köze dönüşmüştü. Ruhu tekrar alevlenmiş, bedenini ayağa kaldırıyordu. Ahlaksızlığın kirli suyundan fırlayıp gelen sözlere tahammül gösteremez olmuştu artık. ‘Zehirli suyun dibinden gelen sözlere tahammül göstermektense, bin defa ölmeyi yeğlerim.’ demişti kendi kendine.

Kızıl sakallı ihtiyarın bu vakitsiz uğraşı, uzun bacaklının yaptığı konuşmanın ahengini bozmuştu. Konuşması yarıda kesilen uzun bacaklı, bir anda patlamaya başlamıştı. İhtiyarın bu ısrarlı uğraşı onu çıldırtmaya yetmişti. Hiç beklemeden yabani bir kedi gibi inanılmaz bir gayretle ayağa kalmaya çalışan ihtiyarın üzerine atladı. İhtiyarı tekrar şiddetle sırt üstü yere devirdi. Karnının üstüne çıkıp oynamaya başladı. Karnına, kaburgalarına, başına, bacaklarına, neresi denk geldiyse öfkeyle vurmaya başladı. İhtiyarın ayaklar altındaki kemikleri çatlarken, ahları dışında sesi duyulmuyordu. Uzun bacaklının ağız torbasının içine doldurduğu kaşmer küfürleri, ayaklarının altından kesik kesik yükselen ıhları da boğmaya başlıyordu. İhtiyarın üstünde şiddetle tepinmekten yorulduğunda, potinlerini ihtiyarın üstünden kaldırıp birkaç adım geri çekildi. Askere doğru elini uzatarak yanına dört asker çağırdı. Kep ve potin arasında sıkışmış dört asker, hemen yanında hazır oldu. Bindiği hiddetin atından daha inmeyen uzun bacaklı, küfür torbası ağzını henüz kapatmış değildi. Yanında hazır bekleyen askere bakmadan küfür yükünün altındaki çenesini durmadan şakırdatmayı sürdürüyordu. Ağza alınmayacak küfürler eşliğinde gözlerini ihtiyara dikerek, ‘Bu yaşınla ölü numarası yaparak beni kandıracağını mı sanıyorsun? Beni kandırmaya çalışmanın ne demek olduğunu sana gösteririm ben. Ulan gözlerini, bu ellerimle oymazsam, bu at kuyruğu sakallarını kendi elimle yolmazsam’ diyerek askere buyruğunu verdi. ‘Alın bunu, götürüp Korkmaz’a teslim edin. Bunların başından ne pisliklerin çıktığını ben bilirim.’ deyip askerleri yanından uzaklaştırdı.

Askerler, bilge ihtiyar Sofi Ehmed'i yatalak haliyle, karga-tulumba kolundan, bacağından tutup kalabalığın içinden dışarı çıkardılar. Kızıl sakallı ihtiyar, sıra halinde bekleyen köylülerinin arasından çıkarılıp götürülünce, kalabalıktan acı iniltiler, bağrışmalar, haykırışlar yeniden yükselmeye başladı.

Rahatsız eden bu vaziyet, uzun bacaklıyı daha fazla sıkıntıya sokuyor, aklını başından alıyordu. Köylüye yaptıklarının beklediği tesiri yapmadığını görünce, bütün nefretini sinirlerinde topluyordu. Tepesinde toplanan sinirler, aklının üstüne çıktığında kudurganlaşıp gözü dönmeye başlıyordu. Boğazı yırtılırcasına bağırmaya başladı:

‘Ulan hayvanlar, gebertmemi mi istiyorsunuz?’ deyip kalabalığın üstüne üstüne yürüdü. Kalabalığın üstüne yürüyen uzun bacaklının küfürleriyle evleri yutan alevlerin çatırtıları birbirine karışıyordu.

Köyün her yanından göğe doğru uçan dumanlar, köyün üstünde koyu gri dumandan oluşan bir bulut dağını oluşturmuştu. Yıllarca ıssızlığa alışmışmış köyün batı yakasına düşen kenar evi de, ıssızlığından uzaklaşmaya başlamıştı. Bir bölümünü saran alevler, onu da yeni yeni kucağına almaya başlıyordu. Kollarıyla her tarafını sarmak için, pek acelesi yok gibiydi, bir bölümünü iyice yalamadan, diğer bölümlerine geçmek istemiyordu. Evin altına düşen kaynaktan da çekindiği yoktu. Kimsenin kaynaktan üstüne su boşaltacağını beklemiyordu. Kaygısızca, rahat, istediği tempoda oynayabilir, ilerlemek istediği yere kadar ilerleyebilirdi. Beyaz kesme taştan yapılma sağlam bina edilmiş ev de, kaderine razı gelmeye başlamıştı. Kendini alevlerin kucağından kurtarmak için, herhangi bir gayret göstermiyordu. Gayretkeşliğini tümden bir kenarda bırakmıştı.

Her gün üstüne konan kuşlardan, etrafında sallanan ağaçlardan da küsmeye başlamıştı. Her zaman yorulmadan, sıkılmadan baktığı gökyüzünün berraklığından da yüz çevirmişti. Yüzünü gri duman bulutunun altında örtmekten başka yaptığı bir şey yoktu. Daha düne kadar burada topladığı köyün bütün neşesini unutmaya başlamıştı. Avlusuna taşıdığı o muhteşem düğün gününde, yakışıklı genç erkeklere sevinçle, heyecanla cilve yapan nazlı kızların, güzel genç kızlara acemice kur yapmaya çalışan genç erkeklerin hiçbirini hatırlamıyordu. Minik çocukların sevinç dolu kıkırdılarını bile duymak istemiyordu artık. Bugün çatısı altında olanlara tanık olduktan sonra, ayakta durmanın anlamdan düştüğünü biliyordu. Kahrından çatlamak üzereydi. Onu sarmaya başlayan alevlerin içinde yanıp küle dönmek, kavrulup yoklara karışmak istiyordu.

Yan odayı sarmaya başlayan alevlerin daha ulaşamadığı dış kapının eşiğinde bekliyordu Xezal. Karakış gecelerinin sert esen, dondurucu soğuk rüzgarının altında üstüne buzdan soğuk su dökülmüş gibi tir tir titriyordu. Elinde siyah yünden ördükleri kalın uzun bir ip tutuyordu. Bir tavşan gibi ürkekçe sağına soluna bakıyor, yan odada havaya kalkan kızgın alevlerin ulaşmaya çalıştığı eşikten uzaklaşmaya başlıyordu. Ayaklarında ayakkabıları yoktu, yalın ayak gezdiğinin farkında değildi. Ayak tabanlarına batan dikenleri hissetmiyordu. Çıkarken avlunun dışında ayak parmaklarını kesen cam parçasına aldırış etmemişti. Yürürken arkasında kan izleri bırakıyordu. Avlunun dışındaki koca dut ağacı onu kendine doğru çekiyordu. Arkasında kan izleri bırakan ayakları onu yaşlı dut ağacının altına götürüyordu. Kan ağlayan ayakları, onu dut ağacının altına kadar taşıyabildi.

Hala elektrik şokuyla sarsılmış gibi titriyordu. Geçirdiği sarsıntıdan dolayı ayakta durma takatinden yoksun düşmüştü. Daha fazla ayakta durmayı beceremezdi. Bir o yana, bir bu yana sallanıyordu. Ağacın kalın gövdesinin dibinde duran siyah taşın üstünde hafifçe oturmaya başladı. Mosmor olmuş yüzünü avuçlarının arasına aldı. Gözlerinden inen yaşlar, avuçlarının arasından alacalı fistanının üstüne dökülüyordu. Göreneğe uygun dikilmiş, belinden aşağı kıvrımlı alacalı fistanını gelin gelirken geçirmişti bedeninin üstüne. İlk defa bu fistanının içinde güzelliğinin farkına varmıştı. Bu fistanın içindeyken, o sevinçli gününde, etrafında heyecanla dönüp dolanan bütün genç kızlar, kendisine hayranlıkla bakmışlardı. Coşku veren alacalı fistanının üstüne, kısacık bir zaman sonra göz yaşlarının boşalacağını hiç hayaline getirmemişti. Sevdasına bu kadar erken kıyılacağını asla beklemiyordu.

İlkbaharın, ilk geliniydi. İlkbaharda gelin gelişinin baharını yaşamasına izin vermemişlerdi. İlkbaharda, daha gelinliğinin ilkbaharındayken vurmuşlardı onu. Bahara yeni açılmış nazlı bir körpeydi, nazikti, kırılgandı, incinmeye gelmezdi. Ama bakmadılar nazikliğine, kırılganlığına.

O kabuslu sabahın köründe ateş kusan namluların dehşetiyle, kapılarında patlayan potinlerin sesiyle uyanmışlardı. Şirin uykusunu geçirdiği odalarına, korkunç kılıklı askerler doluşmuştu. Evin bütün erkeklerini, kadınlarını ve çocuklarını tekme tokat dışarı çıkarmışlardı. Sesi zor duyulur, kamburlu, derisi kemiğine yapışmış, ömrünün son günlerini sayan buruşuk yüzlü ihtiyar nineyi de götürmüşlerdi.

Sevdasının kaynağı haşin ruhlu yiğidi, İbrahim'i de koparmışlardı ondan. O da, burnunun ucunda filizlenen bahar çiçeğinin kokusuna doyamadan kayıp gitmişti. Güneşe yeni açılan gençlik baharının üstüne çöken karabasanı kaldırmaya, onun gücü de yetmemişti. Köy meydanına doğru iteklenirken, sırtına ve omuzlarına inen dipçiklerin altında defalarca arkasına bakmıştı. Geride bıraktığı yavru ceylanını kendine çekmek için, arkasında havada bıraktığı elini bir türlü indirememişti. Yavru ceylan genç Xezal, minik bir serçe gibi kafese kısılmıştı. Dar odada çakal sürüsünün ortasına yapayalnız düştüğünü görünce, çaresiz bir o köşeye, bir bu köşeye sıçramaya başlamıştı. Sayısız kez yalvardı, yakardı, leş kargaları kudurganca üstüne çullandılar.

Kolundan, saçından tutup yere serdiler. Gözünün yaşına bakmadılar. Biçare çırpınınca elmacık kemiklerinin üstüne ateşten şamarlar indirdiler. Kulak zarlarını patlatıp, beyninin içini zonklattılar. Küçücük burnundan, incecik dudaklarından çizgiler halinde çenesinden aşağıya doğru akan masum kana acımadılar. Üstüne, dayanılmaz baskının ağır duvarları yıkılmıştı. Körpe bedeni baskının ağır duvarları altında sıkışıp kalmıştı. Bağırışları, çığlıkları mavi gökyüzünün perdelerini yırtmış ama hiç kimse o ince, tiz sesini duymamıştı. İnandığı hayır meleklerinin hiçbiri de koşamamıştı imdadına.

O güne değin ettiği bütün dualar beyhudeye gitmişti ve şimdi koca dut ağacının altında eski renginden uzak, mosmor kesilen yüzünü utancından avuçlarının içinde saklıyordu. Kurumaya yüz tutmuş gözlerinden boşalan yaşlar, kınalı ellerinin arasından inip alacalı fistanını ıslatıyordu. Yüreği burkulmuş, kolu kanadı kırılmıştı. Ruhunun baharında filizlenen sevincini yitirmişti.

Dudaklarının üstünde gururla havaya bakan küçücük kalkık burnu aşağıya doğru bükülmüş, yerin dibine batmıştı. Dudaklarının üstünde, uçmaya hazırlanan sevimli minik yavru bir kuş gibi, yüzüne şirinlik katmıyordu artık.

Gururu kırılmış, onurunu kaybetmişti. Yeniden insanların arasına çıkmaya takati kalmamıştı. Bundan böyle hiç kimsenin yüzüne cesaretle bakamazdı. Bütün bu olanlardan sonra aralarına çıkmak istediği insanlar, kendisine hangi gözle bakacaklardı? Köyünün genç kızları biraraya toplandıklarında, kendisinden nasıl bahsedeceklerdi? Ya dedikodu müptelası kocakarılar onu doladıkları dillerinden ne zaman düşüreceklerdi? Namusun koruyucu bekçisi erkeklerin yargılayan bakışlarından nasıl korunabilecekti? Yeni doğmuş çocukların ellerine verdikleri şereften düşmüş kirli resmini bir daha ellerinden nasıl çıkarabilecekti? Burnunun dibinde filizlenen narin çiçeği olan İbrahim'i, onu eskisi gibi koklayabilir miydi? Hiçbir şey olmamış gibi, eskisi kadar kendisini sevebilir miydi? Kaynanası, kayın babası, kayınları, onu bu rüsva haliyle kabul edebilirler miydi? Kırılgan, nazik ruhunda açılan derin yaralara derman basmaya kim yanaşabilirdi? Sabırla yeni baharlara açılmanın azmini vermeye kim gelebilirdi? Ruhunda dirayetin tohumlarını ekip ayağa kaldırmaya gelen bir meleği var mıydı? Hayallerine bağladığı umutlarının sağlam ipini düşürdüğü yerden, kim tekrar eline verebilirdi?

Avuçlarının altına gömdüğü dudaklarının arasından ‘Hayır, hayır!’ sesleri yükseliyordu.

‘O helal ak sütüyle beni büyüten kurban olduğum annem, babam, biricik eşim, kaynanam, bütün köylüm, herkes ve bütün dünya beni sevgiyle kucağına almaya çağırsa da, yanaşmaya yüreğim razı gelmez. Kırılıp un ufak olan yüreğimin camlarını hiç kimsenin onarmaya gücü yetmez. Soyumu kıran kök düşmanımın kirlettiği bedenimle yaşamaktansa, kirli bedenimin köleliğinden kurtulan arınmış, tertemiz ruhumla toprağın derinliklerindeki atalarımın, soyumun kutsal ruhuna kavuşmayı yeğlerim.’ dedi kendi kendine. Gururla hayat süremeyeceği zalim dünyadan elini eteğini sonsuza dek çekme kararını vermişti.

Yanlarında olamadığı köylülerinin başına nelerin geldiğini bilmiyor, bilmek de istemiyordu. Her şeye rağmen, yeniden hayata tutunmaya çalışan kader ortaklarını düşünmüyor, onları yeniden yaşama bağlayan esine de sahip olmak istemiyordu. Bundan sonra aklına gelebilecek her şeyi dondurmaya başladı. Yüzünü örten kınalı ellerini, yüzünden aşağıya indirdi. Titreyen sol elini dizlerinin üstüne bıraktı. Sonra kaldırıp üstünde oturduğu siyah taşa dayadı. Sağ yanına bıraktığı siyah yünden örme ipi, sağ eliyle kavradı. Altındaki taşa dayadığı eliyle, titreyen dizlerine güç vermeye çalıştı. Kalkmakta güçlük çekiyordu. Nefesini tutup zorlukla ayağa kalkmayı başardı. Ayağa kalktığında hafifçe ağacın gövdesine doğru sendeledi. Ağacın gövdesine tutunarak ayakta durmaya çalıştı.

Ilık rüzgarın savurduğu siyah saçları, yüzünü örtüyordu. Etrafı görmeye engel olan saçlarını, sol eliyle yana taradı. Açığa çıkan yüz hatlarının üstüne şaşkınlığın dondurucu ifadesi konmuştu. Usulca başını yukarı doğru kaldırdı. Yuvalarında durgun bekleyen siyah gözleri, gördüğü en yakın dala takıldı. Siyah kalın ipi omzuna doladı. Elini kalın ağaç gövdesinin ortasındaki çıkıntıya uzattı. Kanlı yalın ayağını, gövdeye yapışık düğümün üstüne bıraktı. Nefes nefese yukarı doğru zorlukla tırmanmaya başlıyordu. Ağaca tırmanmaya alışkındı. Ama bu sefer tırmanırken zorlanıyordu. Ruhundan, bedeninden yaralıydı çünkü. Yana doğru uzayıp giden kalınca dalın üstüne varınca durdu. Düşmemeye gayret gösteriyordu. Bir eliyle kafasının üstündeki ince dala tutunarak hafifçe eğilmeye başladı. Boşta bıraktığı elini, yavaşça üstünde durduğu dalın üzerine bıraktı. Dalın üstünde oturmayı başarınca, bir eliyle destek tuttuğu ince dalı bıraktı.

Şiddetle bıraktığı ince uzun dal, kafasının üstünde bir süre gidip geldi. Omzuna doladığı siyah ipi, omzundan indirdi. Elinde birbirine dolanık duran ipi özenle açmaya başladı. Kalın siyah bir yılanı andıran ipi daldan aşağıya sarkıttı. Ucunu elinde tuttuğu uzun kısmını hafifçe eğilerek dalın altına indirdiği eliyle dala dolamaya başladı. Elini dalın etrafında götürüp getirirken, ipi dala iyice sarmanın dışında bir şey düşünmüyordu. Sardıktan sonra elinde kalan ucunu aşağıya sarkıttığı kısma sıkıca bağlamaya çalıştı. Düğüm üstüne düğüm attı. Atacak düğüm kalmayınca, aşağıya sarkıttığı kısmı yukarı çekmeye başladı. Buğday rengi esmer alnından ter damlacıkları boşalıyordu. Alnından dökülen ter damlacıklarına aldırış etmeden boynuna rahat takıp sıkabileceği bir halka yaptı. Yaptığı halkanın çözülmemesi için iyice sağlamlaştırdı. Sonunda her şey hazır hale gelmişti. Uzun süre taşıdığı ağır yükün altından kurtulmuş gibiydi. Derin bir nefes almaya çalıştı. Ama yine de kalbi bir tokmak gibi hızla vurmaya başlıyordu nazik göğüs kafesine.

Son defa bindiği ağaç dallarının parlak yaprakları arasında, güneşin parlattığı masmavi gökyüzüne bakmak istedi. Başından geçen o kabuslu, korkunç saatlerden sonra, ilk defa bakmak istiyordu gökyüzüne. Dut ağacının rüzgarda sallanan parlak yaprakları arasından bakıp,görmek istediği parlak mavi gökyüzünü göremedi. Mavi gökyüzünün üstüne, köyden yükselen kara bulut perdeleri çekilmişti. İşte o an yüreğinin sağlam kalan son damarı da kopmaya başladı. Yırtılmış kanlı dudakları yana doğru büzülmeye başladı. Simsiyah gözleri yuvalarında saklanmaya çalışıyordu. Siyah gözlerin arkasında saklanmaya çalıştığı kirpiklerin arasından morarmış yanaklarının üstüne yaşlar boşalıp geldi. Göz yaşlarını kınalı parmaklarıyla da silmek istemedi. Yeniden başlayan sessiz hıçkırıklarına engel olamamıştı. Her şeyi, ama her şeyi bitirmenin sırasıydı artık.

Son defa bakmaya çalıştığı gökyüzünü örten kara perdeleri bir daha görmek istemiyordu. Özenle hazırladığı halkayı her iki eliyle yavaşça başından geçirip boynuna taktı. İlmeği sıkıştırmak için ellerini boynunun üstüne uzattı. O gün, ağaç dalına konan minik kuşların hiçbiri ötmüyordu. Nazlı gelinin yaptıklarına engel olmak ister gibi, başlarını ondan yana aşağıya doğru uzatmışlardı. Nazlı gelinin anlayacağı türden konuşan dilleri, imdada koşan güçlü kolları olsa da engelleyebilseler. Ama çaresiz bakıp hüzünlenmenin dışında ellerinden bir şey gelmiyordu. Onların hüzünlü bakışları altındaki nazlı gelin, boynundaki ilmeği sıkıştırmakla uğraşıyordu. Tamamlanmayan bir şey yoktu.

Son defa derin bir nefes aldı. Sonsuza dek gözlerini kapatıp boylu boyunca kendini boşluğa bıraktı. Esen ılık rüzgarda titreşen alacalı fistanı, boşlukta sallanan kanlar içindeki ayağa uzanıp hürmetle öpmek istiyordu. Yaralı köy, bir de ilkbaharın eli kınalı nazlı gelini yavru ceylan Xezal'ından olmuştu. Harlanan alevler, evleri içindekilerle birlikte yutup götürüyordu. Damlar bir bir çökmeye başlıyordu. Yanık ve duman kokusu her tarafa sinmişti. Köyün üstünde dumandan kara bulutlar oluşmuştu. Mavi gözlü sarı bir kedi, yanan evlerin arasında kaçışıp duruyordu.

Öfkeden kuduran uzun bacaklı, biri genç, ikisi orta yaşlı üç kişiyi kalabalığın önünde meydanın ortasına çıkarmış, askerler onları sıra dayağına çekiyorlardı. Kalabalıktan yükselen ah sesleri, iniltiler, homurtular bir türlü kesilmiyordu. Üç kişinin üstünde süren dayak faslı son bulduğunda, uzun bacaklı, korkunç askerlerin geri çekilmesini emretti. Askerler cansız kıldıkları bedenleri meydanın ortasında bırakıp geri çekildiler. Gözü dönmüş uzun bacaklı, kaldığı yerden sürdürdü konuşmasını:

‘Ulan soyu bozuk yaratıklar, iyiliğin size yaradığı yok. Taş kafanızın içine, aklın gireceği kuşkulu. Kalın kafanıza birer kurşun yedirmediğime dua edin siz. Daha fazla sabrımı taşırmayın. Tümden merhametimi yitirmek istemiyorum. Son bir yaşam fırsatı tanıyorum size. Gerisini siz düşünün. Yirmi dört saat içerisinde bir kedi bile görmek istemiyorum bu köyde. Derhal bu köyü boşaltmaya başlayın. Hangi cehennemin dibine gidiyorsanız gidin. O beni ırgalamaz. Yarın bu saatte tekrar buraya döndüğümde karşılaşacağım hiç kimseye acımam. Gözünün yaşına bakmam, anında gebertirim, ona göre!’

kendi anlattıkları karşısında Şahin'in boğazı düğümlenmişti. Elini seyrek sakalının altında büzülen dudaklarının üstüne bırakmıştı. Mazlum'un tüyleri birer mızrak gibi yerinden fırlamak üzereydi. Gözlerini Şahin'in bakışlarından kaçırmaya çalışıyordu. Şahin'in dili zorlukla dönüyordu;

‘Feqe; ‘Köye vardığımda artık yapabileceğim bir şey yoktu.’ diyordu. Seninle şu an bu duvarın üstünde oturduğumuz gibi olanları anlatırken, anasını, babasını kaybetmiş bir çocuk gibiydi. ‘Bunu yapanlardan en şiddetli biçimde hesabını sormadan, yaşamımın her anı haramdır.’ diyordu. Son anına kadar da sözüne uygun yaşadı. Sözünün eri olmayı başarabildi.’ diyerek anlatacaklarını sonlandırdı Şahin.

Rahat bir nefes almaya çalıştı. Cebinden çıkardığı tütün tabakasını önce Mazlum'a uzattı. Mazlum elini, kendisine tütün tabakasını uzattığı eline dokundurarak önce kendisinin sarmasını istedi. Şahin elini geri çekerek tütün tabakasının kapağını yavaşça açtı. Tabakanın içindeki desteden ince ak bir sigara yaprağını kopardı. İnce kağıdını dudaklarının arasına alıp sararmış dişleriyle uçlarını hafifçe kesti. Dişleriyle kesti uçları, diliyle ıslattıktan sonra dudaklarından indirip parmaklarının arasına aldı. İçine, girebileceği kadar tütün doldurdu. İçindeki tütünün rahat sarılması için kalın parmaklarıyla düzeltmeye çalıştı. Sonra ince kağıdı tütünün etrafına yuvarladı. Parmaklarının arasında bir süre yuvarlayarak kalınca sardığı sigarayı dudaklarına götürdü. Cebindeki muhtar çakmağını çıkarmadan tabakayı Mazlum'a verdi. Mazlum da aynı şekilde kalınca bir sigara sarıp dudaklarının arasına aldı.

Güney’den, arkadaşı ve adaşı Mazlum Tekman’dan hediye getirdiği çakmağı cebinden çıkardı. Bir süre bakıp arkadaşını hatırlamaya çalıştı. Sonra çakmağın çakıp üstünde oynaşan küçük alevi sigaranın ucuna tutuşturdu. Başlarının üstünde oluşan açık gri duman halkacıkları açılıp gökyüzüne doğru süzülüyordu. Mazlum Güney’deyken bırakmıştı sigarayı. ‘İlk sigaramın dumanını Botan'ın sınırını geçince tüttüreceğim.’ demişti. Şimdi de bu dumanın devamını tüttürüyordu. İçine çektiği dumanın tüm nikotini ciğerlerine yapışmadan bırakmıyordu.

Şahin son yudumunu çekiyordu. Ateşi parmaklarının arasına kadar inen sigarayı parmaklarının ucuna getirip üstünde oturdukları duvarın gri taşına yapıştırdı. Taşta söndürdüğü arkası nikotinden sararmış ucu, hala kendisinden gelen seslerin kulaklarında çınladığı önündeki meydanın yeşil sık otlarının arasına fırlattı. Arkasından Mazlum'un fırlatışı geldi. Şahin geniş meydana ve sonra etrafında yakılıp yıkılan evlere baktıkça aklına Halepçe geliyordu. Halepçe'yi düşündükçe, gözlerinin önünde büyük küçük yüzlerce, binlerce Halepçe beliriyordu. ‘O korkunç günler insanlarının üstünde çökük durdukça, nasıl rahat yaşamayı düşünebilirim?’ diyordu. Henüz söylemek istediği birkaç sözü daha vardı Şahin'in.

‘Bu insanların yaşadıklarından bir an dahi koparsam, yaşamımın anlamı kaybolmaya başlar. Damarlarımızda taşıdığımız kanın kaynağı onlardır çünkü. Onlar damarlarımızı şahlandırırken, bizden bekledikleri çok şey vardı.

İpte sallanan baharın eli kınalı nazlı gelini Xezal'ın resmi gözlerimin önünde durdukça ağzımdaki ekmeğim boğazımdan nasıl geçebilir? Koca çınar bilge ihtiyarı, kim bilir hangi uçurumlardan attılar, hangi kuytuluklarda kaybettiler? O minik yavruların cayır cayır yanan saçlarını gözlerimin önünden nasıl silebilirim? Yurdundan, yuvalarından sürülen o insanların başına daha sonra neler geldi?

Hiçbir zaman alışamayacakları uzak diyarlara, koca kentlere sürüldüler. Koca kentler değer bilmez ve utanmaz bir yosma gibi onlara dişlerini göstererek pis pis sırıtmaktan, onlarla alay etmekten başka ne yapabilir? Onlara, yok olmanın yolunu göstermekten başka hiçbir şey yapmaya gelmez. Elinde tuttuğu yurtlarına olan hasretin hançerini, her gün defalarca yüreklerine saplamaktan zevk duyar. Onları açlığın, sefaletin, öldürücü hastalıkların pençesinde kıvrandırırken, utanç duymaya gelmez. Annelerinden, babalarından aldıkları dili söylemeye rıza göstermez. Yüzlerine çirkinleştirici yabancıyı gösteren renk yutucu boyaları sürerek kendilerini tanımaz hale getirmek ister. Yani düşünebileceğin kadir bilmezliğin her türden örneği var bu manzarada ve bunun karşısında payımız nedir diye hep durup düşünürüm. Onların ekmeğini az yemedik, bunu helal kılmak bize düşmüştür artık.’ deyip bitirdi.

Mazlum, ‘Bu insanlar haramzadeleri, asla affetmeye gelmez. Bu da boynumuza takılan borcumuzun zincirini hatırlatır bize. Bunu bir kez dahi hatırdan düşürdüğümüz an, bir haramzadeden farkımız yok demektir.’ deyip Şahin'i destekledi.

Şahin, elini Mazlum'un güçlü omuzlarına bırakıp ayağa kalkmaya başladı. Dizlerine hafif bir uyuşukluğun bastığını hissetti. Yukardan aşağıya doğru birkaç defa ayaklarını salladı. Kalın parmaklarıyla da, birkaç saniye dizlerini ovuşturmaya çalıştı. Doğrulup başını gökyüzüne doğru kaldırdı. Güneyden kuzeye doğru hızlı hızlı bulut kütleleri geliyordu. Güneşten yeşil örtünün üstüne kesik kesik inen ışık demetlerini biçip götürüyordu. Gözün uzağı görmesini zorlaştıran ağır kurşuni bir hava indiriyordu.

Uçan bulutlardan gözünü indirmeyen Şahin, ‘Bu yıl Gabar meyvelerinin yaz göreceği yok galiba.’ dedi.

‘Bana da öyle geliyor.’ diye karşılık verdi Mazlum. O da Şahin gibi ayağa kalkmış, güneyden gelen koyu kül rengi bulutları seyrediyordu.

Şahin daha fazla beklemeden, ‘Bir an önce gitsek iyi olur herhalde.’ deyince Mazlum da, ‘Geçen her an aleyhimize işleyecek gibi görünüyor.’ dedi. Beklemeden geniş meydanı boydan boya örten sık otların arasına atladılar. Anılarını yaşadıkları yakılmış evin duvarları önünden geçip Hasan’ın bulunduğu yere geldiler.

 

 

 

Hasan, uzandığı taşın kenarında daldığı şirin uykusundan hala kesilmiş değildi. Şahin gelip mışıl mışıl uyuyan Hasan’ın başucunda durdu. O kadar güzel yatıyordu ki, uykunun güzel perileri yüzünün üstüne tatlı bir tebessüm kondurmuştu. Kaç gündür böyle rahat uyuyamamıştı. Bu aralar görevler o kadar sık kendisini buluyordu ki, yorgunluktan halsiz düştüğü halde, bir türlü iyi bir uyku çekme fırsatını bulamamıştı. Uykunun güzel perileri tam da onu deliksiz uykunun döşeğine çekmişken, uzun süredir fırsatını kolladığı bu şirin anına kıymak istemiyordu Şahin. İçinden tatlı uykusuna kıymak gelmese de, uyandırmak zorundaydı.

Gür sesine ruha işleyen bir müziğin tınısı gibi ince nazik bir ahenk katarak, ‘Heval Hasan!’ diye uyku perilerinin döşeğine gömülmüş kulağına çağrıda bulundu. Hasan hiç uyumamış gibi aniden havaya fırladı.

Şahin bağırarak ‘Rojbaş.’ dedi.

Hasan, ‘Rojbaş, rojbaş da, bunca zamandır nerelere takıldınız? Az daha sizi aramaya çıkıyordum.’

‘Vay seni beşi dörde satan seni, rüyanın yorganına sarılan o perinin atıyla mı çıkacaktın bizi aramaya.’

‘Ya Allahtan kork, topu topu yarım saat bile olmadı. O da zaten yatmadım, sadece biraz uzandım.’

‘Ha öyle mi, onun için mi gözlerin böyle kızardı?’

‘Nedir öyle gözlerimdeki zaafı bile bana karşı kullanıyorsun. Uzandım, bu arada biraz da gözlerim ısındı, bunda ne sorun var? Kaldı ki, gözlerimin çok hassas olduğunu biliyorsun, biraz ısınınca hemen kızardığını da. Bunda benim suçum ne?’

‘Ohooo, suçlarını saymaya kalkışırsam, burada bir mahkeme kurmamız lazım. Neyse heval Hasan bırakalım bunları, acele toparlan da gidelim hemen.’

‘Hazırım heval, bende sorun yok. Çaydanlığı ve götüremeyeceğimiz diğer küçük şeyleri de gördüğün şu taşın altına koydum. Yeniden bir çay demlemeye yetecek kadar kuru çay ile şekerimiz var.’

‘O zaman görev dönüşümüzün ilk çayını burada yudumluyoruz, bu harika. Onu ben demleyip ikram edeceğim size.’

Deriye Miştaxe'ye doğru yola koyuldular. Köyün üstünde bulunduğu toprağın derinliklerinden fışkırıp coşkun bir şekilde Hiltanis vadisine akan Basret suyu, arkalarında kalıyordu. Miştaxe’ye doğru, yıllardır sahipsiz ve bakımsız kalan meyve bahçelerinin arasından tırmanışa geçerken, olgunlaşma yolunda kimseye fark ettirmeden sabırla ilerleyen, o yıl hesapsız tutmuş türlü türlü meyvelere takılıyordu Mazlum'un gözleri. Bir tarafta elma, bir tarafta kayısı, bir tarafta şeftali, bir tarafta erik, bir tarafta incir, bir tarafta üzüm, bir tarafta nar, bir tarafta armut. Bu yıl bu kadar tutmuş meyve ağaçlarının dalları, onların altında dayanabilecek miydi? Bütün bakımsızlığına rağmen, bereketinden düşmeyen bu bahçelere bir de sahiplik eden olsa, kim bilir kaça katlanırdı bereketi?

Zamanında her yıl, bunların sahibini nasıl da sevindirdiğini düşünüyordu Mazlum.

‘Yıllarca bunlarla yaşamaya alışmış insanlar, bunlarla hayatlarını sürdürmekten zorla mahrum bırakılınca, kim bilir hangi acıların parçalayıcı pençesine düştüler? Cennet bütün nimetleriyle birlikte gelip buraya konmuş ve o insanlar sahip olmaya güçlerinin yetmediği cennetlerinden kovulmuşlar. Onları, cehennemin dayanılmaz ızdıraplarına konuk ederlerken, gözlerinin yaşına bakmamışlar.’ diyordu.

Gabar, kendisinin üstünde titreyen insanlardan yoksun kalabilir mi? Buna katlanmaya sabrı elverebilir mi? Emeğin kumaşından dokunmuş o insanlar, elleriyle, tırnaklarıyla Gabar'ı karış karış işlemişler. Sert kayaların üstüne avuçlarıyla bereket toprağını çekip hayranlık uyandıran sayısız tarlalar sermişler. Ve bütün bunlar, abartısız birer gerçek. Kör olmayan gözlerin gelip görmesini davet eder.

Tırmanış yukarı doğru çıktıkça, önlerine, meyveleri altında dalları eğilmeye başlayan geniş badem bahçeleri çıkıyordu. Badem bahçeleri köyün etrafını çevreleyen bağ bahçelerin sınırını teşkil ediyordu. Uzun bir hat şeklinde sıra sıra dizilen badem ağaçlarının altına düşen patikaya girmişlerdi. Badem bahçesinin etrafında bir sur kadar sağlam, büyük siyah taşlardan ördükleri uzun duvarın kenarında patika zirveye doğru kıvrılıp gidiyordu.

Yine yolun bilen öncüsü Şahin'di. Onun arkasında Mazlum, Mazlum'un arkasında da Hasan ilerliyordu. Onları zirveye doğru taşıyan patika, badem bahçesini aşınca, uzun zamandır baltanın girmediği meşe ağaçlarından oluşan sık ormanlığa dalıyordu. İlk meşe ağacı aşılıp ormanlığa girildiğinde, kurumaya yüz tutmuş yarım boy yüksekliğindeki sık otların arasından, yerlere yapışık ağaç dallarından takımlar halinde kana susamış sivrisineklerin hücumu başlıyordu. Ormanlığın bu küçük zebanilerinden korunmaya, ellerin pataklamaları yeterli gelmiyordu. Saf dışı bırakılan birinin yerini, on tanesi alıyordu. Buldukları çıplak derinin üstüne konup en nazik yerden etrafı siyah hortumla çevrili ince iğneyi ustaca kanın içine gönderirlerdi. Yürüyüşün hızlı temposu bile onlardan kurtulmaya yetmiyordu.

Hasan, ormanlığın bu arsız saldırgan bekçilerine, ‘Benim sihirli bir çözümüm var.’ dediğinde Şahin hemen sordu.

‘Nedir bu sihirli çözümün? Bul da kurtulalım.’

‘Hep sivrisineklerden kurtulmanın yolu, bataklığı kurutmaktan geçer derler. Ben de peşimizi bırakmayan bu illetlerden kurtulmanın yolu, ormanı yakmaktan geçer diyorum. Ayrıca bir sigara içmekten bile daha kolaydır.’

Şahin lafını ağzından alarak, ‘Bin yaşa, hatta bin bir yaşa Hasan. Sen halkımızın daha keşfedemediği gerçek bir mucitsin.’

Mazlum, ‘Böylesine insani bir buluşun mucidiyle tanışmaktan kıvanç duyarım. Hele onunla arkadaş olmak gurur verici.’

‘Ne o, beğenmediniz mi buluşumu? Sizin yeni fikirlere açık olmadığınızı zaten biliyordum.’

Mazlum, ‘Daha tadılmamış bu yeni fikirlerini çiğneyecek dişimiz yok ki, midemiz hazmedebilsin.’ dediğinde Şahin de, ‘Benim cevabım budur.’ dedi.

Şahin'in altından geçtiği ağacın kuytuluğunda üç köşeli başını havaya kaldıran engereğe takıldı Hasan’ın gözü. Eline bir taş geçirmeye davranıp ‘Durun arkadaşlar büyük tehlikedesiniz.’ dedi.

Şahin, ‘Karışma gördüm.’ dedi.

Mazlum, ‘Heval Hasan, doğamızın canlılarından ne istiyorsun Allah aşkına. Sana bir kötülükleri mi dokundu yoksa?’

Hasan, eline taş almaktan vazgeçip ‘Aman tanrım, etrafımın çevrecilerle sarıldığını bilmiyordum.’ dedi.

‘Demek ki, mucidimizin tanrısı kendisine doğruları söylemiyor, yoksa çoktan fark ederdi.’

‘Benim tanrıma laf dokunduramazsınız arkadaş. Sen söyle heval Mazlum, tanrıya laf dokundurulur mu?’

‘Kusura bakma heval Hasan. Galiba tanrın biraz hasta, baksana midesi ekşimiş, eski bulantılarının girdabında boğuluyor, üstümüze kusmak üzere.’

Hasan, içi su dolmaya başlayan koyu gri bulutlara bakarak ‘Buna bakıp içiniz kararırsa, yarını düşünemezsiniz tabii ki. Tanrım şu an diyor ki, buna bakıp aldanma, bunun arkasındaki yarını düşün.’

‘Önümüzde bana engel olan bu yol olmasa, sana hep yalan söyleyen o dişleri çürümüş tanrının başına öylesine bir taş fırlatırdım ki, olan aklı da başından uçup giderdi. Belki de o zaman herkes onun derdinden biraz rahat ederdi.’

Hasan, öfkelenmiş bir edaya bürünüp sesini yükselterek, ‘Benim tanrıma böyle hakaretlerde bulunamazsınız. O hoş görülüdür, ama hakaretleri affetmeye gelmez. Çabuk ondan af dileyin, sizi pişmanlık yasasından faydalandırsın.’ sözleri üzerine ormanın içinden yukarı doğru kahkahayla yol almaya devam ettiler.

 

...

 

Yer yer patikayı kapatan dikenli çalıları aşmak yıpratıcı bir uğraşı gerektiriyordu. Bacaklar, yapışmaya hazır dikenlerden kurtulduğunda, kollar takılı kalmaya başlıyordu. Kollar kurtulduğunda, bu sefer de parmaklara batmaya geliyorlardı. Ön açıldığında, arkadan tutup geriye çekiyorlardı. Yürüyüşü çekilmez kılan, önlerine çıkan ormanlığın bu türden sivri silahlarıydı. Dikenli çalılar aşıldığında bir tarafını yaralamayan, elini ayağını, yüzünü gözünü kanatmayan yoktu.

Hasan, ‘Sinir bozucu bu şeylerden ormanı kurtarmadıkça, ormanın hiçbir güzelliği olmaz. Bir çakışta halledelim diyorum, bizimkiler de olmaz diyor. En kolay kestirme yoldan gidelim diyorum, bizimkiler yanaşmıyor. Bu dünyada iyiliğe yer kalmadı. Vay mağrur iyiliğimin başına gelenler vay!’ deyip yeniden takılmalarına başladı.

Mazlum, ‘Heval Hasan, söylediklerinde haksız olduğuna dair kuşkum yok. Bana bu iyiliğini göndermene vesile olan bu alçak dikenin parmağımdan fışkırttığı kanın acısına nasıl ortak olduğuna da şahidim. Ama yine de eksik bıraktığın bir yan var. Bu küçücük dikenin bıraktığı kendinden büyük acının içindeki saklı sevgiyi ara desem, ne diyeceksin? O tür davransan, eminim aklına sakıncalı kestirme yollar gelmez.’

‘Madem ki öyle, o zaman dikenleriniz bol olsun!’

Şahin, ‘Biz güllerimizi toplamaya çıkarken, batacak dikenlerin hesabını da yaptık hevalım. Başı dertten kurtulmayan iyiliğini mendiline sarıp cebine koysan, kim bilir nasıl sevinir gariban.’

‘Paşa gönlünüz bilir, başınız dert gördüğünde sakın imdada çağıralım demeyin, çünkü çığlığınız yalnızca havada asılı kalır.’

İlerlemeye devam ettiler. Mazlum, yürürken parmağına batan dikeni Hasan’dan saklamaya çalışarak çıkarmakla uğraşıyordu. Derine battığından, kesik tırnaklarla gömüldüğü etin içinden çıkarılamıyordu. Yürüyüşün temposunu yavaşlatmasın diye uğraşmaktan vazgeçti.

Bahar sularının sel olup içinden aktığı küçük vadiye daldıkları an, yabani çam ağacının altında uykuya çekilmiş kızıla çalan toprak renginde iri bir yaban domuzu yerinden fırlayıp can telaşıyla önlerinde koşmaya başladı. Kalkınca, ağaçların arasından çıkardığı ani gürültünün heyecanı bastırıldıktan sonra Hasan, sesli sesli hayıflanmasını dile getirmeye başladı.

‘Görüyor musun şu domuzu. Şişlerimizi sırtına bindirip nasıl da kaçıyor? Kaçıyorsan kaç da bari şişlerimizi götürme hayırsız hınzır. Bana rastladığın an, bu an olmayacaktı da, görürdün sen gününü. Şişlerimin ucuna takıp kızgın közlerin üstünde dansa kaldırırdım etini.’

Şahin tekrar yetişti lafına. ‘Domuzların bedduasına uğrayan dişlerinle mi çiğneyecektin?’

Hasan altta kalmayarak ‘Bilmeyen de ağzında bedduadan kurtulan bir dişinin kaldığını sanacak. Hani dinime küfreden Müslüman olsa diyorlar ya, işte öyle. Bak bir süre sonra heval Mazlum bile, bize bakıp rahat rahat gülemeyecek.’ deyip ucu Mazlum'a kaydırınca, Mazlum da hemen kusurdan arındırdığı cevabını dudaklarının arasından çıkararak, ‘Devrimin son gününde tertemiz fırçalayıp parlattığım bu sapasağlam dişlerimle, kıskanan bakışlarının altında ağzındaki rahmetlilere üzülmeyi de ihmal etmeden kasıla kasıla gülmezsem, bana her istediğini söyleyebilirsin.’ dedi. Hasan’ın ‘Buna inanmak istemediğimi düşünme.’ demesi ardından patikayı kovalamayı sürdürdüler.

İzledikleri patika yukarı doğru çıktıkça, hızlarını daha da kesen asi ve sert bir yokuş önlerine çıkmaya başlıyordu. Hızlı adım atmaya imkan tanımıyordu. Ayaklar, altına taş bağlanmış gibi kalkmakta güçlük çekiyordu. Baldırların üstünden geçen damarlar şişip çatlamak istiyordu. Dizler betonlaşıp üstündeki ağırlığı taşıyamaz oluyordu. Ciğerler şişiyor, kesilen nefesi bırakmak istemiyordu. Kuruyan boğaz, dudakların üstünde toplanan suyu alıp içine çekiyordu. Derinin üstünde açılan görünmez delikler, kanın içindeki tuzlu suyu çıkarıp vücudun üstüne boşaltıyordu. Alından aşağıya doğru boşalan ter, gözlerin açılmasını engelliyordu. Hararetlenen kanın içinden süzülüp gelen tuzlu sudan, vücudun ıslanmadık tek bir yeri kalmıyordu. Islanıp ete yapışan giysileri, yapıştığı yerden ayrılmaya gelmiyordu. Ayrılmak istese, ona tuzlu suyu verip kendine çeken deri bırakmıyordu. Her birkaç adımda oturmadan ayakta dinlenip nefes almaya kalkışsalar, geç kalıp yakınlaşan yağmura tutulurlardı. Tabanlarına kuvvet verip adımlarına hız katsalar, dizleri taş kesilip, ayaklar yere çakılacaktı. Tuttukları temponun üstüne çıkmak bir türlü, altına düşmek ise başka bir türlüydü. Düşürmeden aynı tempoda yürümek en iyi olanıydı. Uçan perilerin pabuçlarını ayaklarına geçirmiş değillerdi. Bedenlerine, kuş bedeninin hafifliğini katıp kanatlandırmanın büyüsüne de sahip değillerdi. Önlerinde bütün harbiliğiyle duran asi sert yokuşu, yalnızca bir insanın sahip olabileceği özelliklere sahip ayaklarıyla aşmak mecburiyetindeydiler. Dik yokuşun, üzerlerine çöktürdüğü ağırlığın altında ilerlerken, bir insanın duyabileceği bütün sızıları duyuyorlardı.

Pes etmemek, sızılarına yenilmemek, onları normal insanların dışına çıkarıp aralarına belirgin bir fark koyuyordu. Hep zirveye doğru taşıyan o tarifsiz duyguydu onları farklı kılan. Onun için de aradıkları her şeyi bulabiliyorlardı. Aradıkları güç, sabır, inat, coşku, azim, sevgi, kısacası her şeyi, onun içinden çıkarıyorlardı. En yüksek zirvelere inatla tırmanmak, basan yorgunlukların altında çöküntüye girmemek, çöküntünün ezdirici ağırlığı altında yılgınlığa düşmemek, geride bıraktıkları dik yokuşun üstüne, ‘İşte seni de aştım’ dercesine, durdukları yerden ayaklarıyla bir taş yuvarlamak, zirvelerin tam tepesinde ellerini gururla, neşe içinde gökyüzüne sallamak, altlarında uçan kartalları daha yüksekten izlemek ve bütün bunların içinde kendi gücünün farkına varmak, vazgeçemedikleri zevklerinin içinde yer alırdı.

Yorucu tırmanışın son kısmına dayanıyorlardı. Seyrekleşen meşe ağaçlarının arasından Mazlum arkasına baktı. Aştıkları mesafe gözlerinin önüne açıldığında, kabına sığmamaya başlıyordu.

‘Elimde son icattan bir makine olsa da, bu anı yukardan aşağıya ebediyen ölümsüz kılabilsem.’

Arkasında etrafı açık kül rengi, ortası kızıla çalan yüksek kayalar, yukardan aşağıya bakınca ürküntü uyandıran, kafa döndüren derin uçurumlar bırakmıştı. Çok aşağılarda bıraktıkları köyden, yüksek kavak ağaçlarının dışında bir iz seçilmiyordu. Çırav ve Basret'ten gelip Şikefte İsiva’nın üstünde birleşerek büyüyen Ruye Sor, derin vadinin içinde Dicle'ye doğru coşkun akıp giderken, gözle zor seçilen küçük bir kanal gibi geliyordu. Etrafında birbirine yapışık ve ardarda dizili, Dicle'ye kadar boydan boya uzayıp giden meyve bahçeleri, kenarını süslüyordu. Göklere doğru gururla başını kaldırmış yüksek tepeler, yeşil örtünün altında kalmış derin vadiler, birbirini takip ederek uzayıp giden sırtı keskin bıçak sıra dağlar, açık gözlerle bakabileni rüyalar alemine sürüklüyordu.

Tam zirveye ayak basacakları an, sol taraflarına düşen karşı kayalıklarda telaştan uzak otlayan sürüye takıldı Hasan’ın gözleri. Heyecanla ‘Bakın, bakın.’ deyip arkadaşlarının dikkatlerini sürünün üstüne çekti. Bir çobanın kendisini yönetmesine ihtiyaç duymadan, kendi kendini yönetmeyi başarabilen bu yaban keçisi sürüsü, tehlikeden uzak, nerede konumlanıp nerede doyasıya otlanabileceğini iyi buluyordu.

‘Arkadaşlar bunlara dokunmayın, bunlar benim asi keçilerim. Devrimden sonra onlara istedikleri gibi rahat edecekleri harika bir ağıl yapacağım. Yemyeşil otların bir boy yükseldiği geniş çayırlar açıp onları boydan boya hapsetmeden özgürce içine salacağım. Karakış günleri geldiğinde kendi ellerimle yemlerini önlerine vereceğim. Her baharda sürü sürü doğan küçücük sevimli oğlaklarını kendi ellerimle emzireceğim, hatta anne sütünün yetmediği küçüklere bu ellerimle mama hazırlayacağım, hiçbirini kesip öldürmeyeceğim. Tadımlık dahi olsa, bir kez bile yemeyeceğim. Onlara zarar vermeden besleyip büyüteceğim. Doya doya sevip okşayacağım. Yalnızca onların artan sütünden tulum tulum peynir yapacağım.

Hasan’ın bu sözleri üzerine gülümseyen Şahin, cebinden çıkardığı ıslak mendiliyle alnından seyrek sakalının içine boşalan terini silerken, yeniden Hasan’a takılmadan edemedi.

‘Her zirveye çıkışımızda samimiyetinden kuşku duymadığım bu türden numunelik düşünceler yeniliklere açık o taze beynine hücum edip geliyorsa, o zaman seni zirvelerin başından indirmememiz lazım. Zirvelerin başında hep zirvedeki düşünceler gelip seni buluyor. Böyle giderse devrimimiz tezlerine uygun, doğanın gerçek dostu ve doğadaki canlıları korumaya kendini hasretmiş yetişkin bir devrimciyi bulur. Devrimimizin bu yeni kazanımını şimdiden alkışlıyor ve bu tür örneklerin çoğalmasını diliyoruz.’

Hasan hemen söylediklerinin üstüne atladı.

‘Beni daha iyi tanımadığınızı biliyordum zaten. Bana hep dış tarafımla baktınız, bir de içimi açıp baksaydınız, o vakit görürdünüz içimde nelerin saklı olduğunu. Yoldaşınızın içini içinize almadan sadece dış tarafıyla onu görüp yargılamaya kalkışırsanız, onu birçok yerinden sakat bırakırsınız, haberiniz olsun.

Mazlum bunun bir şakanın ötesine geçtiğini, duymak isteyen kulaklara gerçeğin bir sitemini çaldığını biliyordu. Bu nedenle de kendini ona şimdiye kadar olduğundan daha fazla yakın hissediyordu. Aynısını Şahin de iyi anlıyor, ona hak da veriyordu. Ama yine de sitemin havasına girmekten kaçınarak muzipliğini sürdürdü.

‘Heval Hasan, içten yargılama dediğin şeyi aynen paylaşıyorum, ama sana bir de küçük bir tavsiyem var.’

‘O zaman söyle de değerlendirelim tavsiyeni.’

‘Besleyip korumayla ilgili olan düşüncenin tümü kusursuz. Fakat düşüncenin başında, sonradan gelişecek ihmallere sebebiyet verecek bir hata var. Tavsiyem, o doğal güzellere ilişkin düşünceni kendine bağımlı, uysal ve evcil kılan yanlardan arındırmandır. Çünkü benimdir deyip evcilleştirmeye kalkarsan, bir gün birileri gelip onları kesmeye de başlayacak. O zaman her şey yeniden başa dönmüş olur. En iyisi onları, kendi doğalarıyla baş başa bırak. Onlar kendilerini yönetmesini bizden daha iyi bilir.’

‘O zaman yeniden düşünelim diyorsun öyle mi?’

‘Şüphesiz.’

‘Madem öyle diyorsun, o zaman bu sefer doğruluk senden yana davransın. Yeni bir zirveyi tırmandığımızda onu da düşünelim.’

‘O zaman biz de ortak oluruz.’

Bu esnada zirvenin üstündeki düzlüğe ulaşmışlardı bile ve burada adımlarına hız katarak yollarına devam ettiler. Baharın yeni kucakladığı zirvenin düzlüğünü, meşe ağaçlarından uzak duran yabani armut ve alıç ağaçları süslüyordu. Aralarına fark koyup birbirlerine mesafeli duran bu ağaçlar, olgunlaşan meyvelerine tatlı sular bıraktıklarında, gelen geçene sapsarı meyvelerini, ta uzaklardan gösterip iştahla onları kendilerine doğru koşturuyorlardı. Sonbaharın serinliğinde bu diyara uğrayan misafirlerine cömertçe meyvelerini sunmanın yarışından hiç kopmuyorlardı. Alıç ağaçlarının arasından kıvrılıp giden patikayı bırakmadan hızla yol almaya devam ediyorlardı.

Daha boy atmaya devam eden yeşil otların arasından sert kamburunu sırtında taşıyan iri bir kaplumbağa, gelenlerin önünde patikanın üstüne doğru ağır ağır ilerlemeye çalışıyordu. Tükenmeyen o derya gibi sabrıyla saatlerce küçücük bir taşı dönmenin uğraşından bıkıp usanmıyordu. Küçük bir çukurun üstüne geldiğinde önce derin derin çukurun dibini yokluyor, yuvarlak gözlerini her çakılın üstünde meraktan yoksun duygularla dolaştırıyordu. Bir yumruğun yerleşemeyeceği o küçücük çukuru yoklarken, kendisi de onun içinde neyi aradığını bilmiyor, boş gözlerle bakıp durdukça aradığını sandığı şeyi de unutmaya başlıyordu. Küçük çukurun öbür tarafına bakınca, önüne aşılamaz okyanuslar çıkıyor, öbür tarafa geçme istemini kararsızlığının çuvalına atıp yeniden başını önüne eğiyor, ‘Sanki öbür tarafa geçmesem, dünya mı yıkılır?’ diyerek kendi kendini avutmaya çalışıyordu. Başını çukurdan yana çevirip taze bir ot filizinin önüne getiriyor, tadı güzel ot filizinin kokusunu, kemikten yoksun et yığını içindeki ciğerlerine çekiyor, nazik ot filizini ağzına alıp almamanın hesabını uzun uzadıya yapmaya koyuluyordu. Defalarca burnunu ince gövdesine dayayıp kokusunu iyice öğrenmeye çalışıyor, tam ağzına almaya çalışacakken, yarıda bırakıyordu.

Onun derdinden filiz, kendi kendini yemeye başlıyor, çatlamanın eşiğine gelip, ‘Yiyorsan ye, yemiyorsan defol, çek git başımdan.’ demeye başlıyordu neredeyse. Filizin ayarından çıkmaya başladığını görünce, inat olsun diye son bir defa kokusuna bakıyor, kafasını geri çekip, ‘Ben bu kokuyu beğenmedim, bundan daha güzel tadı olan ot mu yok?’ deyip yemekten vazgeçiyordu. Önünde çalı çırpıdan, taştan çukurdan bir engelin olmadığı düzlükte sağlam deri sarması ayaklarını altına alıp yavaş yavaş patikaya doğru ilerliyordu.

Patikada hızla yol alanlar gibi, acelesi yoktu. Ama önlerine çıkıp onlara bir şey söylemek ister gibiydi. Kaygısızca söylemek istediği şey neydi? Gelip sadece onlara bir merhaba mı vermek istiyordu? Herkes gibi merak içerisinde onları görmenin aşkına mı tutulmuştu? Yoksa kendilerinin henüz fark etmediği önlerinde duran bir tehlikeye mi işaret etmek istiyordu?

Şahin hızla onu geçince, kendisini fark etmek istemiyor gibiydi. Mazlum tam karşısına geldiğinde, ona sevecen gözlerle bakmış, geçince de arkasından birkaç defa kendisine bakıp tatlı tatlı gülümsemişti. O da kendisine tatlı tatlı bakan Mazlum'u daha gördüğü ilk anda sevmeye başlamış, ona söylemek istediklerini tam da söylemeye başlayacağı anda elinden kaçırmıştı. Dilinin bir türlü dönemediğine inanamıyordu. Bütün ömrü boyunca ilk defa kızgınlığın ateşi ruhuna giriyordu. İlk defa kaygılanıyor, ruhu daralmaya başlıyordu. Yüzlerce yıl süren ömrü boyunca ilk defa unutamayacağı bir anı yaşamak, uzun ömrünün tecrübelerine ilk defa harekete geçen sezgilerini de katarak karşısındakini bundan faydalandırmak istiyordu. Ama tam da bu anı yakalamaya başladığını sandığı vakit, her şey elinden kaçıp gitmişti. Hayıflanıyor, kendini yerden yere vuruyordu ve elinden gelen hiçbir şey de yoktu.

Yükünün ağırlığı altında yürüyemez hale gelen koyu gri bulut, kanatlarını yere indirip olanca ağırlığıyla dağlara çökmeye başlıyordu. Buz gibi soğuk su tanecikleriyle yüklenen çılgın rüzgar, önüne kattığı her şeyi alıp götürüyordu. Mitolojik dünyanın acımasız tanrıları gazabın külahını başlarına takıp yeniden yeryüzüne inmişlerdi sanki. Güneşin sıcaklığıyla uyanan kucağı ışık dolu bugünün üstüne kara bir gün getirmiş, bu kara günde saklı tuttukları bütün fırtınaları zincirlerinden koparmışlardı. Meydana saldıkları korkunç canavarlarıyla insanlara çoktan unuttukları bir kıyamet gününü göstermek ister gibiydiler.

Esen rüzgarın şiddetinden yerlere yapışan ince dallar başlarını kaldıramıyorlardı. Suyu çekilmiş, kurumaya yüz tutan yaşlı ağaçlar, zayıflayan bedenlerini ayakta tutamıyorlardı. Gün boyu daldan dala konup neşeyle cıvıldayan rengarenk kuşlar neşelerini kaybediyorlardı. Alışık olmadıkları suskunluğa bürünüp kayıplara karışıyorlardı. Nazik filizlerin sırtında karnını şişiren çekirge sürüleri sıçramaktan vazgeçiyor, yapraklarına bindikleri otların üstünden atlayıp saklanacakları yer arıyorlardı. Kilometrelerce tünel kazıp hiç durmadan doldurasıya içine erzak çeken karıncalar, uğraşlarına son veriyor, sakin bir günün gelmesini beklemek üzere, yuvalarına çekiliyorlardı.

 

 

 

Mazlum, Şahin’in adımlarını takip ediyordu. Şahin’in bıraktığı dalları elleriyle tutup yumuşatarak kendine çekiyordu. Bir dal bırakıldığında ardından yenisi geliyordu. Şahin eline dallar geldikçe, ‘Hangisine dikkat edin, hangisine dikkat etmeyin.’ demekten yorulmaya başlıyordu. O bazen söylemeyi unutsa da, Mazlum dalın yüzüne doğru ne zaman fırlayacağını biliyordu. Bir tekrar, diğer tekrarı getiriyordu. Tekrarlar, alışkanlığa dönüşüyordu. Alışkanlık hakimiyetin güveniyle birleşiyordu. Güven, daha rahat yaklaşmaya götürüyordu.

Rahat karşılama, uçup gelen bir dalın yüze yapışmasına kapı aralıyordu. Şahin köküne sağlam bağlanmış lastik gibi esnek bir dalı eliyle itekledi. İteklediği dalı geçene dek elinde tuttu. ‘Dalı bırakıyorum.’ demeyi aklına getiremedi. Karanlık Mazlum’un dalı karşılamasına imkan vermedi. Son sınıra kadar gerilip gelen dal, bir kamçı gibi kan kırmızı yanaklarına yapıştı. Kulaklarına kadar yüz derisinin içine gömülmüştü. Bir anda gözlerinde kıvılcımlar çakmıştı. Acısı, iliklerine işlemişti. Bütün sinirler yüzünde toplanmıştı. Nefesi gidip gelmiyordu. Son hücresine kadar kasılmıştı. Elleri yüzünün imdadına koştu. Parmakları yüzünün acısıyla birleşti. Bir süre yerinde durup elini yüzünün üstünden kaldırmadı. Gözleri kapanmıştı. Duyduğu acıdan ses çıkarmayı ayıp sayıyordu. ‘Böyle küçük bir şeyden bağırıp çağırırsam, daha büyüğüne nasıl dayanırım?’ diyordu kendi kendine. Gururu ayaktaydı, içine işleyen acısını duymazlıktan geliyordu. Acısını hafifletmek için elleri yüzünü okşuyordu. Birkaç saniye yerinde kıpırdamadan durduğunu gören Hasan, ‘Ne oldu heval?’ diye sordu. Mazlum hemen kendine geldi, yüzüyle birleştirdiği ellerini indirdi. Önüne bakıp yüzünde kamçı olan dala elini uzattı. Hasan’ı uyarıp geçtiğinde dalı yumuşatarak bıraktı.

Hasan, dalın Mazlum’un yüzüne çarptığını anlamıştı ve o acının, gururunun elinde parçalanıp hafiflediğini de biliyordu. Bu gururun bayağı bir gurur olmadığı, asaletin saf kanından gelen bir duygu olduğundan da kuşku duymuyordu.

Şahin ara vermeden ilerliyordu. Nefes nefese Mazlum, arkasından düşmüyordu. Bu zifiri karanlıkta birbirine dolanmış, geçit vermeyen sık ağaçların arasında zikzaklar çizen inişli çıkışlı dar patikayı Şahin’in nasıl kaybetmediğine şaşırıyordu. Yılları alan bir uzun süre kullanılmamışlığın sonucu olarak kimi yerlerde bunun bir patika olup olmadığı dahi anlaşılmıyordu. İçindekini her an kaybetmeye götüren bir labirenti andırıyordu. Gözün açılamadığı, açılsa bile göremediği bu labirentin sonunu getirmek, her yiğidin harcı değildi. Görmeden içinde ilerlediği bu labirentin iplerini hislerine bağlamıştı Şahin. Ayağa kalkmış hislerinin gözüyle tutunmuştu bu ipe. Ve bu ip şaşırtmaya götürmeden, labirentin sonunu getiriyordu ayaklarının önüne.

Nihayet sonu gelmeye başlamıştı. Hasan alnından dökülen ter damlacıklarının farkına yeni varıyordu. Şahin rahat bir nefes alıp ‘Oh be! Bu şeytan mezarlığını da aştık.’ deyince, Hasan, Şahin’in söyleyeceğini önceden bekliyormuş gibi, ‘Sen daha neler neleri aşarsın, daha cadı mezarları bekliyor seni. Senin geleceğini haber alırlarsa eminim o dişleri çengel çengel cadıların hiçbiri mezarında kalmaz.’ dedi. Mazlum, Hasan’ın önceki halini düşününce kendini tutamadı.

Mazlum katıla katıla gülerken, ‘İntikamını aldın ha!’ deyince Şahin, mahsustan bağırıyormuş gibi sesini daha da kalınlaştırarak ‘Gene mi başladın heval Hasan? Ne zaman bırakacaksın elinde tuttuğun o şeytanın burnunu?’

‘Niye öfkeleniyorsun yoldaşım, o burnunu elimden çıkarmıyor, benim günahım ne? Hem bu kadar yorulmuşken, kim kaldırmak ister onun ağırlığını?’

Bu sözleriyle Şahin’i daha da kışkırtmak istedi. Ama Şahin’in vakit kaybetmeye niyeti yoktu.

‘Parmaklarının arasına alacağım şeytanının kulağını sonraya bırakalım.’ deyip adımlarına yeniden hız kattı.

Kedi kulaklarına benzer sorgucularını rüzgarın getireceği sesleri, kepçe tutan baykuşun kavalımsı notasız böp sesleri vadinin başlayan sessizliğine hüzünlü bir melodi gibi işledi. Sesinde göklere bir yalvarış vardı sanki. ‘Bu gecelik bu kadarı yeter, ne olur acı bize’ dercesine bir yalvarıştı bu. Baykuşun sesi Şahin’in kulağına her çaldığında yüreği burkuluyordu. Hayat zincirine eklenen acı halkaları bir bir gözlerinin önüne getiriyordu. Ait olduğu varlığının trajedisinden yükselen seslerle yüklenmişti bu ses. Bu vadileri bırakmaya mecbur kalan halkının sesini yankılandırıyordu kulaklarında. Bu ses kulak memelerini her aştığında keskin bir bıçağa dönüşüp yüreğinin üstüne iniyordu. O da yapayalnız, bir başınaydı. Melül melül bakınıp duruyordu. Her güneşin batışından sonra hüzünden söyleyen gecenin ozanıydı. Ve bütün yırtıcılığını, kanatlarının arasında saklıyordu. Şahin, baykuşun sesi kulaklarında kaybolana dek etkisinden çıkmadan yürüdü. Bıktıran zikzakları çoktan aştığını fark edememişti.

Bu devrimciliğin yaşayışı ne acayip şeydi? Bir günde birbirine zıt kaç duyguyu yaşadığını kendisi de bilmiyordu. Hangisini aklında tutmayı başarabilirdi ki? Aklında tuttuğunun hangisini anlatabilirdi ki? Anlattığında da hangisinin hakkını verebilirdi ki? Ne sen sor, ne de ben anlatayım. Her şey olduğu gibi kalsın; saf, doğal, tertemiz. Anlatmaya kalksan, her şeyden bir eksiğini bırakırsın; belki de en önemlisini. Her şeyi anlattığını sandığın anda, bir bakarsın anlattığın bir şey yok. Bir de anladığını düşündüğün şeyin param parça olup, tanınmaz hale gedikten sonra ortalığa döküldüğünü görürsün. Gel de bu sefer dökülenleri toplamaya kalkış. Hangisine gücün yetebilir ki? Gücün yetse bile, ömrün yetmeye gelmez. Çatlamadan ruhunda bütün zıtlıkları nasıl birarada taşıdığına bir türlü akıl erdiremiyordu. Üstelik bütün zıtlıkları hissedebildiği halde ve belki de tam da çatlamaya başlayacağın an, çatlamadan yürüyebilmektir devrimcilik. Hem de yorulmadan koşar adımlarla ufuklara uzanmaktı devrimcilik.

Şahin bütün bu düşüncelerle hızını arttırmaya çalışıyordu. Mazlum ayak temposunu ona uyduruyordu. Yüzündeki acı kaybolmuş, ayakları hafiflemişti. Rüzgar yüzüne üflüyordu ve alnındaki ter kurumaya başlamıştı. Hisleri daha iyi gören gözlere kavuşuyor ve son sürat koşası geliyordu. Yukardan aşağıya yassı bir yuvarlak çizen çenesine götürüyordu parmaklarını. Parmaklarını çenesinin üstündeki küçük oyuğa götürdüğünde, yüzüne hoş bir tebessüm konmaya başlıyordu. Aşağıya doğru küçük bir kanalcık götüren çenesindeki bu oyuğa her parmak bastığında, babasının resmi gözlerinin önünde beliriyordu. Küçüklüğünde babasının çenesinde duran aynı oyukla, ne kadar da çok oynamıştı. Babasının, küçük parmakları arasında ‘Bırrr’ deyip salladığı çenesi ellerinin arasından daha yeni kaçmış gibiydi ve küçük elleri koca çeneyi bir türlü tutamıyordu. Koyu kahverengi gözleri, sonu gelmez uzaklara dalıyordu. Bir duygu, diğer bir duyguyu kovalıyordu. Daha aşacak ne çok şey vardı? Uzaklara giden dikensiz yollar, yerden kaldırılmıştı. Dikeni olmayan hiçbir yol, uzaklara uğramıyordu. Her adım başında batmaya hazır dikenler bulunurdu. Bu dikenlerin üstünde yürümekten başka çare yoktu. Hem de çıplak ayakla tabanları kanatmadan yürümek, beceri ister, ustalık gerektirirdi. Ustalık da bu yolun kendisinden geçerdi. Bu yoldan geçmeden, kim söyleyebilirdi ki usta olunur diye? Usta adam dikenli yoldan geçmeyi başaran adamdır. Attığı her adımın onu ustalaşmaya götürdüğünü düşünüyordu. Ayaklarındaki hafifliği buna yoruyordu.

Hasan’dan ses seda yoktu. Bedeni, duygularını rahat bırakmıştı. Biten zikzaklar, geride bırakılan geçit vermeyen ağaçlar, kesilen yağmur ona keyif vermeye başlamıştı. Bu halde saatlerce yürüse, sıkıntıya gelmezdi. Önüne çıkan aksiliklere büyük alerjisi vardı. Aksilikler ağır basınca, içten içe okkalı küfürler savururdu. Neşeli bir anın gelmesini dört gözle beklemeye koyulurdu. Alerjisinin yükselip sıkıntısının başına vurduğu anlarda bile, neşenin iplerini elinden bırakmazdı. Kırmızı topraktan oluşan seyrek ağaçlı dik yokuşun altından geçen patika, yukardan aşağıya, vadiye inen sırtı aştıktan sonra, çamur deryasının altında kaybolmaya başlıyordu. Yukardan aşağıya gelen su kanallarının altını oyup düşen yağmur suyunun yumuşattığı toprak uçurumunun üstüne bütün şiddetiyle şimşekler de düşmeye başlayınca, toprak olduğu gibi çöküp, aşağıya doğru inmişti. Taş, ağaç, önünde bulduğu ne varsa alıp getirmişti. Hislerinin gözüyle yol alan Şahin, önünde bir çamur deryasının olduğunu göremedi. Hislerinin gözü, suyla dolup patlayan toprağın heyelanına kendini ayarlamış değildi. Bir heyelanı önceden görecek kadar açılamamıştı. Çamur deryasına birkaç adım girdikten sonra fark etti. Patikanın çamur deryasının altında kaybolduğunu biliyordu. Geri dönüp içine girdiği çamur deryasından çıkmaya çalıştı.

Geri dönmeye başlayınca arkasından kopmayan Mazlum, ‘Ne oldu heval, bir şey mi var?’ diye sordu. Mazlum sorunca Hasan heyecanlanmaya başladı. Hain bir pusu mu diye anlamaya çalıştı.

Şahin, ‘Nereden başlayıp nereye sürüklendiği belli olmayan bir heyelan var önümüzde.’ deyince, Hasan’ın heyecanı yatışmaya koyuldu. Şahin’in yanına sokulup meseleyi daha iyi anlamak istedi.

Mazlum ‘Geçmemiz zor olur mu?’ diye sorunca Şahin, ‘Geçebiliriz, geçebiliriz, ama geçişimiz pek kolay olmaz. Sorun patikayı tekrar ne zaman bulacağımızdır. Patikadan saparsak, yeniden bulana kadar gereğinden fazla zamanımız gider. Bu tür heyelanların huyu, bildiğinizden de kötüdür. Tam bir çamur bataklığı olur ve önünüze atılır.’

Şahin sözlerini bitirdikten sonra bir kez daha hisleriyle patikanın geçebileceği güzergahı tahmin etmeye çalıştı. Daha önce buradan gelip geçerken kafasına takılan bütün ayrıntıları hatırlamaya çalıştı. Hatırında kalabilecek birçok ayrıntı, çamur bataklığının altında kaldığından, doğru kestirmekte zorlanıyordu. Kafasını yapabildiği kadar üstünde yormaya çalıştı. Hislerinin oluşturduğu görüntü yavaş yavaş kafasında şekillenmeye başlıyordu. Kendini bu görüntüye inandırmaya çalıştı. Ne olursa olsun geçmemek için bir neden yoktu.

Mazlum, bu küçük zorluğu aşmaya çoktan hazırlanmıştı. Adapte olmanın önündeki engellerin tümünü ortadan kaldırmıştı. Önüne çıkacak her zorluğun bir sınav olduğunu, aşılacak her sınavın bedenine ve ruhuna eklediği bir güç olduğunu söylüyordu. Önüne gelecek her güçlüğü aşmaktan yana bir kaygısı yoktu. Zorluk karşısında içine girilecek tereddüdü, güç kıran unsur olarak görüyordu.

Hasan’ın keyfi kaçmaya başlamıştı. ‘Her şey yolunda ne de güzel gidiyordu. Bu gece birileri önlerine engel koymak, her adım başında aksilik çıkarmak için özel bir gayretin içine mi girmişlerdi? Peşlerini bir türlü bırakmamanın sebebi ne olabilirdi? Böyle yapmaya neden gerek duyuyorlardı? Birilerinin beddualarına mı maruz kalıyoruz? Kutsal caminin önünde kimin kedisini öldürdük ki, bedduaya uğrayalım? Dinine yandığım aksilikler! Pürüzsüz göklerin lanetli parazitleri! Çıkarın çıkarın, siz aksilikler çıkarmaya bakın! Siz çıkardıkça, biz de üstünden atlamaya devam edeceğiz. Yıldırmaya gelen yumruklarınızdan kaçacağımızı mı sandınız? Bizi o türden korkaklardan mı bildiniz? Sizi hıngıllı taşlar sizi! Sizi, kulağı kötülüğe kapak sizi!’ Hasan bütün bunları hiç ses çıkarmadan içinden söylüyordu.

Şahin, silahını sol eline alıp çamurun içine daldı. Mazlum da peşini bırakmadı. Hasan, bunun dışında başka bir yol görmedi. Birkaç adım attıktan sonra, dişlerine kadar içine gömüldü. Ayakkabıları vıcık vıcık çamuru yutmaya başlamıştı. Sinirleri tepesine üşüşmeye başlıyordu. Dilinin ucundan çıkan kuyruklu küfrün önünü tutamıyordu. Çamurun içine gömülü ucu sivri bir taşa ayakları takılınca, kendini ayakta tutmayı başaramadı. Yokuşa bakan sağ yanı üzerinde çamurun içine devrildi. Tümden çamura gömülmemek için, sağ elini kendine destek yaptı. Sağ eli, omuzlara kadar batağa battı. Sağ yanını da tam kurtarmayı başaramamıştı. Dişlerinin arasında sıkıştırıp durduğu okkalıyı sesinin yükselmesinden bir kaygı duymadan serbestçe, rahat edercesine dışarı bıraktı.

Mazlum sesini duyar duymaz, hemen imdadına koştu. Önce onun havada tuttuğu silahını elinden aldı, sonra elini sağ eline verip onu gömüldüğü çamurun içinden yukarı çekmeye başladı. Şahin de yardıma koşmaya gelince Mazlum, ‘Heval gerek kalmadı, biz seni takip ediyoruz.’ dedi. Şahin zor kaldırıp indirdiği adımlarını yeniden sürdürdü. Hasan bu an içerisinde bir muziplik yapmanın havasından tamamen düşmüştü. Oralı olmak bile istemiyordu. Dikkatini daha da toplamak zorundaydı. Çamurdan yarım adam olmuştu. Yeni bir takılıp düşme, tam adam haline getirirdi. Mazlum, silahını elinden almıştı. Boş kollarını yana doğru havada kendine destek yapıp dengesini sağlamaya çalışıyordu. Bütün ısrarlarına rağmen, Mazlum silahını ona vermiyordu. Israr etmekten vazgeçmişti. Kendi kendine ‘Beceriksiz adam’ deyince Mazlum’un yüreğine dokunuyor, içinden ona daha fazla yardım etmek geliyordu. Mazlum, onun bu tür hallerde zorlandığını biliyordu. Onu kendisiyle baş başa bırakmak, yoldaş olmanın ahlakına aykırıydı. ‘Yoldaşını koruma duygularıyla yüklü olmayan bir devrimci, devrimciliğinden şüpheye düşmelidir. Arkadaşının yardımına koşmaktan aciz düşen devrimci, çok şeyini yitiren devrimcidir.’ diye düşünüyordu Mazlum.

Şahin dizlerine kadar içine gömüldüğü çamuru düşünmüyordu. Patikanın takip ettiği güzergahın dışında, ilgilendiği bir şey yoktu. Hislerinin, onu doğru götürdüğünden kuşku duymuyordu. Mazlum onun çamuru nasıl yardığına şaşırmıştı. Ayak bileklerine takılı önden bıçak kadar keskin demirler mi vardı? Önüne kattığı çamuru bana mısın demeden kesip götüren bu ayaklar, ne türden ayaklardı? Kolay anlaşılır gelmiyordu ve o ayaklardaki enerji olduğu gibi arkadan gelen ayaklara akıyordu. Mazlum ona baktıkça ayaklarının üstüne çöken ağırlığı unutmaya başlıyordu. Sanki kendi ayaklarının üstünde değil de, onun ayaklarının üstünde yürüyormuş gibi geliyordu kendisine. Yorgunluktan düşmek üzere olduğu halde ona baktıkça yorgunluktan eser kalmıyordu kendisinde. ‘Arkadaşından güç almak bundan başka ne olabilir?’ diyordu kendi kendisine. ‘Benden yaşça büyük olduğu halde böyle yürüdüğüne göre, benim bundan çıkaracağım sonuç çok daha fazlasını yapmam gerektiğidir. O bedenindeki yorgunluğu, ayaklarındaki ağırlığı bir kenara bırakmışken, benim bu türden şeyleri aklımın ucuna bile getirmem, bana doğru akıttığı ilhama karşı saygıdan düşmek olur.’ diye düşünmekten de geri durmuyordu. Çamur çemberi, aralarındaki bağı kuvvetlendirmenin çemberi oluveriyordu. Bağı kuvvetlendiren düğümlerin üstüne, çözülmez yeni düğümler ekliyordu. Öyle bir çamur ki, içine daldıkları andan itibaren yeniden yeniden yoğrulmaya başlıyorlardı. Çamur, onları yoğuran hamura dönüşüyordu. İçine tam da gömülmüşken, bir kez daha bunun farkına varıyorlardı. Birbirine el değdirmeden öndeki ortadakini, ortadaki arkadakini çekiyordu. Birbirini çekerken biri diğerini, diğeri öbürünü düşünüyordu. Birbirlerini düşünürken de, kendilerini unutmaya başlıyorlardı ve ayaklarının altında dövülen çamurun arkaya doğru nasıl kayıp gittiğini fark edemiyorlardı.

Şahin kaya gibi yerinde sapa sağlam ve heybetli duran büyük taşın altına geldiğinde, gözlerine inanamadı. Kendisine her şeyden fazla lazım olduğu anda o taş bir kez daha koşup yardımına gelmişti. ‘Bu taşlar içimizdeki sesi duyar, neyle karşı karşıya olduğumuzu görür gibidirler. Bunların duyarsız varlıklar olduğunu kim söylediyse, o halt etmiştir. Sen ona bakmayı bilirsen, o da bakmaya başlar’ deyip taşın altına vardı. Elini taşın yere bakan göbeğine yapışık havada duran çıkıntıya uzattı. Yerinde durup rahat nefes almaya çalıştı. Onun aldığı nefesi Mazlum verir gibiydi. Bir soluk, diğer soluğu tamamlıyordu. Hasan de bekliyordu. Mazlum, Şahin’e ‘Yoruldun mu?’ diye sorunca,

‘Ne yorulması heval, biz yoldan çıkmadık ki, yorulalım’ diyerek Mazlum’u da sevincine davet ediyordu. Onun duygularıyla birleşen Mazlum, ‘Ciddi misin sen, nasıl biliyorsun?’ deyince Şahin taşı göstererek, ‘Bak senin bu taşın söylüyor. Patikanın ayaklarımızın altında olduğunu bildiriyor. Şu an o patikanın üstünde konuşuyoruz birbirimizle.’ dedi.

Hasan beklemeden araya girdi:

‘Ya öyle mi? Ne de yol gösteren şirin dilli şeymiş bu! O Allahsız, bana hiç de öyle davranmıyor. Kaybettiğiniz yolu gösteriyor size, ama ben doğru yolumda yürürken ayaklarıma da çengelini takıyor. Beni bu çamurun içine o devirdi.’

Şahin, ‘Demek ki beğenmediği bir tarafın var, sen o tarafı ara yoldaş.’ dedi.

Kıs kıs gülen Mazlum, atışmaya karışmak istemiyordu. Atışmanın suyuyla doyasıya yüzünü yıkamak istiyordu.

Hasan; ‘Bak hele, hala da o beni beğenmiyormuş, onun altına bir kalıp sokup havada oynatmazsam, bana da Hasan demesinler.’

‘Sakın havada oynayan o parçalanmışlardan kafanı korumayı unutma. Onlar parçalanırsa, parçalatmaya da gelirler, haberin olsun!’deyip atışmayı yarıda keserek sözlerine devam etti Mazlum, ‘Çamuru aşmamıza çok kalmadı herhalde? Tabanlara biraz daha kuvvet verirsek, o da aşılmış olur.’

Hasan, Mazlum’dan silahını almaya çalıştı. Bütün ısrarlarına rağmen, Mazlum vermeyince yine vazgeçmek zorunda kaldı. Şahin, çamurun altından patikanın geçebileceği hattı bırakmadı. Mazlum, onu takip etti. Hasan Mazlum’un ardına düştü. Taşı geçtikten sonra suyun, toprağın içinden çekilip aşağılara indiğini gördüler. Güzel bir şeydi bu. Batmadan suyu çekilmiş ıslak toprağın üstünde yürüyorlardı. Yumuşak toprağın üstünde yürümek önce hoşlarına gidiyordu, ama yürüdükçe ıslak toprak, tabanlarına zamk gibi yapışmaya başlıyordu. Her bir ayağın üstüne kilolarca ağırlık düşüyordu. Bu ağırlığın altında ayakları kaldırmak mümkün olmuyordu. Her adımda bir ayaklarına yapışan çamurumsu yapışkan toprağı, ayaklarından sökmek zorunda kalıyorlardı. Hangi ayağın yapışkanı, hangi ayakla sökülecekti? Eğilip elle sökmek, daha da zor geliyordu. Aştıkları, içinde bol suyun olduğu çamura rahmet okuyorlardı. Katı çamur, ayağı da kaskatı kesiyordu.

Zaman, ellerinden kayıp gidiyordu. Ne yapsalar, durduramıyorlardı geçen zamanı. Adımlar kalkmak bilmiyordu. Yapışkan toprak, tabanlara değil, sinirlere yapışıyordu. Sinirleri birbirine dolayıp sıkmak için elinden ne geliyorsa yapmaktan geri durmuyordu. Ayak bileklerine kelepçe takıp ağaçların derinlere inen köklerine bağlıyordu.

Hasan gene ayarından çıkmıştı. Kendi içinde söylemediğini bırakmıyordu. Mazlum, çöken yorgunluğun ağırlığını yeni yeni hissetmeye başlıyordu. Göz kapakları açık durmayı başaramıyordu. Ağır basan uyku, bütün güzelliğiyle gözlerinin önüne düşüyordu. Kapanık düşen göz kapakları, sabaha kadar kalkmak istemiyordu. Esneyince, ağzı kulaklarına kadar açılıyordu. Deliksiz bir uyku çekmeyi o kadar istiyordu ki, bıraksalar sabaha kadar yerinden kalkmadan derin uykuya dalardı. Uykunun tatlı perileri yumuşacık yatakları getirip ayaklarının önünde seriyordu. O tatlı periler kimseye görünmeden kulaklarına fısıldayıp, ‘Ne duruyorsun öyle ayakta, girsene bu sıcacık yorganın altına!’ diyorlardı. Apansız kendini içine atası geliyordu. Uyku perileri gözlerinin önünde durmuş, ‘Bu fırsatı kaçırırsan, sana bir daha döşek yorgan yok.’ diyorlardı. Döşeğin baş ucundaki yastığın üstünde duran kuş tüyünden sıcak yorganın baş köşesini kaldırıp onu içine davet ediyorlardı. Tam da, ‘Bu fırsatı değerlendirsem mi?’ diyeceği anda irkilmeye başladı. Göz kapakları aniden açılıverdi. Kendi kendine, ‘Sen ne yapıyorsun? Aklın başında mı senin, nerede ve hangi görevle karşı karşıya olduğunu görmüyor musun? Seni kendine çeken rehavetin, baştan çıkaran uykunun kollarına mı atılacaksın? Bu kadar dayanıksız, zayıf biri misin sen? Zaman kaybetmeden, derhal topla kendini. Böyle yapmaya hakkın yok senin’ deyip kendini toparlamaya başladı. Tekrar yere çömeldi. Ellerini, tabanlarına yapışan çamura uzattı. Parmaklarını birbirine bitiştirip bükülmez bir sertliğe getirdi. Kürekleme iç kenardan içine batırdı. Kestiği parçayı yere attı. Sağdan soldan, önden arkadan tekrar tekrar elini indirip kaldırdı. Şahin’in bitkinliği, yüzüne vurmuştu. Tabanlarına yapışan çamurdan daha kötü gözüne yapışan uykuyu sökemiyordu. Avuçlarıyla gözünü ovamıyordu. Ellerini yumruk haline getirip gözüne sokuyordu. Göz kapakları sertleşmişti. Hisleri, ayağa kalkmak istemiyordu. Onlar da kendini koyuvermişti. Ne yapıyordu? Onlar da bir keleklik mi yapmak istiyorlardı? Onların da mı aklı başından gitmişti? Sırası mıydı bunların şimdi? Yumruğunu daha da sıkarak gözüne götürüyordu. ‘Bana daha fazla engel çıkarırsanız, ikinizi de yere indiririm.’ diyordu gözlerine. Taş kesilen ayağını kaldıramıyordu. Kaldırsa da indirmek istemiyordu. Ayak damarları çatlamak istercesine şişmeye başlamıştı. Ne kadar çekmek istese de, arkasından gelmiyordu ayakları.

Yapışkan çamur bırakmamakta direndikçe, o da aşmak için var gücüyle, ayaklarına yükleniyordu. ‘Değil çamur, önüme dikilen zift batağı da olsan, aşmadan, tuttuğum yakanı bırakmam senin’ diyordu. Gecenin kara bulut dağları ağır ağır yeniden hareketlenmeye başladı. Çakan şimşekler, gece karanlığını kızıl ışıklarla doldurup bir anda gündüze çeviriyordu. Sönüp yeniden yeniden yanıyordu. Vadiler, onun korkunç sesiyle doluyordu. Sakin kayalar, onun gürültüleriyle homurdanmaya başlıyordu. Bu Hasan’ın hiç hoşuna gitmemişti. Sesini yükselterek, ‘Bu İsmail, gene yırtınmaya başladı.’ dedi.

Şahin, ‘O zaman ayakları daha hızlı kaldırıp indirelim.’ dediğinde Hasan ‘Xopane, kalkmıyor ki indirelim.’ diye cevap verdi.

Mazlum bütün gayretini ayaklarına verdi. Yeni yağmur onlara ulaşmadan, hızla buradan çıkmalıydılar. Çakan yeni bir şimşek sonrasında gelen yeni bir heyelanın altından hiçbiri sağ kurtulamazdı. Nereye gittiler, nereye kayboldular, kimse de bilemezdi. Gayretin kudreti, Şahin’i patikanın üstüne getirdi. Patika, ayaklarının altındaydı. Büyük bir badireyi aşmanın rahatlığına erişiyordu. Bu sefer patikayı arama zahmetinden kurtulmuştu. Gayretin meyvesini, Mazlum da almaya başlamıştı. Bu meyveyi arkadan yetişen Hasan’la da paylaşmaya başladı. Hasan, Mazlum’dan silahını aldı. Mazlum, bu sefer vermezlik etmedi, çünkü artık Hasan’ın içine devrildiği o çamur deryası arkada kalmıştı.

Ardışık yürüyüş, yeniden hız almaya başladı. Gelen yağmurun, kendilerini yakalamasını istemiyorlardı. Yağmur ise onlardan daha hızlı koşuyordu. Atını dört nala kaldırmış, onları yakalamaya yeminli bir süvarinin hızıyla geliyordu. Yetişen ilk damlalar sırtlarını vurmaya başlayınca, yapacakları bir şey kalmamıştı. Bir dert bitiyor, yerini yenisi alıyordu. Yeni gelen dertle baş etmenin tek çaresi, daha hızlı, daha hızlı yürümekti.

Hasan’a boydan boya yapışan çamurlar sökülüp aşağıya inmeye başlıyordu. Yağmur, elbiselerini yıkamaya başladığı halde, duyduğu hiçbir memnuniyet yoktu. Bu lanetli gece, her şeyi berbat ediyordu. Yolunda doğru düzgün yürüyen bir şey yoktu. Her şey bir kaldır indir, kaldır bindirlikti. Kalkan biri, oturan diğeriydi. Yağmur, dalga dalga geliyordu. Bardaktan boşalırcasına yere iniyordu. Taneleri, öncekinden daha da iriydi. Her taraf, sular altında kalıyordu. Şimşekler vurdukça, musluklar daha da açılıyordu. Gecenin bütün gezginleri, yeniden deliklere saklanmıştı. Yapraklar dalından koparcasına, aşağıya doğru dökülüyordu. Düzlüklerde geniş göletler oluşuyordu. Göletlerin içine çakılan iri damlar, suyun üstünde baloncuklar oluşturuyordu. Şişen baloncuklar birbirine çarpıp patlamaya başlıyorlardı. Yağmuru dalga dalga getiren rüzgar, büyük ağaçları kökünden koparmak istiyordu. Yerinden kalkmak istemeyen ağaçlar, çığlık çığlığa bağırmaya başlıyordu. Altı oyulan taşlar yerinde duramıyor, üst sırtlardan aşağıya doğru vadinin derinliğine yuvarlanıyordu. Zavallı narin otlar, büklüm büklüm olmuş, yeniden köklerinin altına kaçmak istiyordu. Yuvaları suyun altında kalan böcekler, boğulmaktan kurtulmanın savaşını veriyordu. Her gece şafağın gelmesini dört gözle bekleyip güneşe doyasıya gülümsemek isteyen güllerin nazik, kırılgan yaprakları acıyla dalından kopup düştükleri çamurlu suyun altında ezilmeye başlıyordu. Şimşeklerin gürleyişi altında toprak dibinden sarsılarak zelzele şoklarına giriyordu. Görünmeyen ejderha, binlerce canın soluğunda, yeni bahara açılan umuda ayak basıyordu.

Mazlum, su gölünün altında yürüdüğünü hissediyordu. Rüzgar, ağzına, burnuna, gözüne yağmur dolduruyordu. Nefesini tutup bırakacağı anı kolluyordu. Ciğerlerinin şişmesine mani olamıyordu. Her eğilip doğruluşta düşmek isteyen silahını, kolunda tutmayı zor başarıyordu. Adım adım yürümek, bir türlü yol aldırmıyordu. Ayaklarını, suya yüzgeç yapmak istiyordu. Yüzgeçlerin hızından giyinmek istiyordu. Şahin gibi hislerini ayağa kaldırmaya çalışıyordu. Bedenini, hislerinin atına bindirmeye başlıyordu. ‘Bundan sonra o da taşımayı öğrensin.’ diyordu kendi kendisine. Hisler, bedenini taşımaya alışıyordu. Bedeninin üstüne çöken ağırlığı unutmaya çalışıyor ve daha zor olanına kilitleniyordu. Gözünün keskin bıçağını, kendisine hücum eden caydırıcılığın karnına dikiyordu.

Kızıl kıyametin şeytanları, Şahin’in başına üşüşmüştü. Karanlığın içinde parmaklarını çıkarıp çıkarıp gözüne sokuyorlardı. Kulaklarında anlaşılmaz, ürperten sesler bağırıyorlardı. Yerin bütün ağırlığını kaldırıp sırtının üstüne bırakıyorlardı. Ellerini nefesinin üstüne bırakıp onu boğmak istiyorlardı. Önüne geçit vermeyen bentler kuruyorlardı. Ayaklarının altında, dipten yoksun kuyular kazıyorlardı. Sinirlerine basıp yere indiriyorlardı. Her düştüğünde, kalkmayı zor başarıyordu. Gücünün yetmemeye başladığını görüyordu. Kendini bin parçaya bölüp yeniden birleştirmeye çalışıyordu. Tükenen gücünün son zerreciklerini toplayıp başının üstüne çıkarıyordu. ‘Sen bana pes ettiremezsin.’ dercesine inatla adımlarına hız katıyordu.

Hasan’ın takati tükenmenin eşiğine gelmişti. Dizlerindeki son derman da bitmek üzereydi. Ayakları, buyruklarına cevap veremiyordu. Sadece Mazlum’un arkasından sürüklendiğini biliyordu.

Yağmur, daha da şiddetleniyordu. Şimşekler, zirvelerin üstüne peş peşe iniyordu. Su göletleri, şimşeklerin kızıl ışığıyla aydınlanıyordu. Şahin, Mazlum’dan yana kaygı duymuyordu. Mazlum, gözünü arkasından çevirmiyordu. Hasan, Mazlum’un peşini bırakmak istemiyordu. Gece bitmek bilmiyordu, köprüsünü sonsuzlara bağlamıştı. Zaman ise hızından ödün vermeye gelmiyordu. Kimsenin derdine kulak astığı yoktu. Onu bildiği yoldan ilerlemekten, kimse alıkoyamıyordu. Kendisinin önünde engel duracak kudret tanımıyordu. Her döngüyü dönecek ayaklara sahipti. Her yükseğe uçacak kanatları vardı. İlerlerken, bürünmediği kılık yoktu. Yürürken, girip içinden çıkmadığı delik yoktu. Yolundan çevrilmeye gelmezdi. Önüne çıkan duvarları delip geçmeyi, kurulan yüksek, uzun setleri atlamayı, eğlencesi sayardı. Görünmeyen bir zerreciğe girecek kadar küçülür, bütün bir evreni içine alacak kadar büyürdü. Bazen kaplumbağanın ağırlığında, bazen devinimi fark edilmeyen bir taşın durgunluğunda yürürdü. Bazen de ışığın kanatlarına bindiğinde hızına hiç kimse ulaşmazdı. Yaz, kışı önüne aldığı bir top gibi tekmeler, o koca yılları sevimli bir yavru gibi kucağına alıp yorulmadan getirirdi. Gündüzü gecenin üstüne getirip geceyi şafağa doğru yürütürdü. Adımlar, gecenin içindeki zamanla yarışıyordu. Gece, adımların önünde karanlıktan sonu gelmez köprüler kuruyordu. Adımlar ise gündüzü, gecenin üstüne getirmeye çalışan zamanı bırakmak istemiyordu. Gece, ağırlığını bastığı adımları durdurmak istiyordu. Zaman ise, adımlardan kurtulmaya çalışıyordu. Gecenin yol aldırmayan karanlığına çakılmak, şafağın zamanına yenilmekti. Yenilmemek, şafaktan önce menzile ulaşmaktı.

Mazlum, Hasan’a, ‘Heval biraz daha hızlan.’ diyordu. Hasan ise, ‘Ayaklarım cevap vermiyor heval.’ diyordu. Mazlum, tekrar onun silahını almaya çalışıyor fakat o vermemekte direniyordu. Mazlum’un her ‘Geç kalıyoruz heval’ sözüne karşılık Hasan, ‘Bu uzun gecenin sabah göreceği yok.’ diyordu.

‘Sabahtan önce ulaşmalıyız, geceyi yarıda bırakmalıyız. İlk noktamızda içeceğimiz sabah çayını unutma.’

‘Bu gece bitmez diyorum, ama bu zaman bize yeter mi?’

‘Zaman, onunla ayağa kalkıp yürüyenlere tatlı meyvelerini sunar, kalkıp yürümeyi bilmeyenlere ise karanlık tuzaklar kurar.’

‘Hak veriyorum.’

Hasan, bu tartışmanın ardından daha büyük bir gayretle hızını arttırmaya çalışıyordu.

Şahin, dizlerindeki derman taneciklerini biraraya toplayıp tabanlarına kuvvet veriyordu. Ayaklarının altında parçalanan su, yanlara doğru havaya uçuyordu. Adım başı kendini kaybettirmek isteyen patika, ayaklarının altından kurtulamıyordu. Korkmadan kendisiyle yarışmaya kalkan bu gözüpek delikanlılara sevinen zaman, onları görmezden gelip yarı yolda bırakmaya kıyamıyordu. Onlar, ne kadar hızla yol almak isteseler, o da o kadar onlardan yana dönüyordu.

Hasan, Mazlum’un arkasında sürüklense de, bitkinliğine aldırmamaya başlıyordu. Yağmursa, dinmek bir yana, kendini daha yeni yeni göstermeye hazırlıyordu. Orman, sayısız tonda güzel sesler çıkaran dilini yutmuştu. Üstüne boşalan yağmurun çıkardığı ağır hışırtının altında boğuluyor ve gümleyen şimşeklerin üstüne bıraktığı korkudan titriyordu. Mazlum, gayreti elden bırakmıyordu. Hasan ona yetişmeye çalışıyordu. Şahin, hızını düşürmek istemiyordu. Suyun altında kalan patika, ayaklarının altında ezilip geri çekiliyordu. Yağmur, yerini doluya bırakıyordu. Bulutlar yere fişek hızında iri buz taneciklerini fırlatıyordu.

Şahin ne kadar uğraşsa da, başını koruyamıyordu. Mazlum, başına taş yediğini düşünüyordu. Hasan, kafasının kırıldığını zannediyordu. Başlarının üstüne şiddetle çarpan buz tanecikleri, aynı şiddetle sekip sağa sola vınlıyordu. Kefiyeler, başlarını korumaya yetmiyordu. Eller başın üstüne bırakıldığında, gelen şiddetli darbelerin altında tekrar geri kaçmak zorunda kalıyordu. Bir değil, on tane birlikte geliyordu. Düşecek yer bulmak için, birbirleriyle kavga ediyorlardı. Yüzün üstüne düştüğünde, gözlerde kıvılcımlar çakıyordu. Burunların tam ucuna çakıldığında, nefesler kesiliyordu. Eller imdada koşmak istese de, yapacağı pek bir şey yoktu. Yüzler korunsun diye başlar eğildiğinde, enseler yemeğe başlıyordu. Kafatasının tam ortası ise, bu taşlar için bulunmaz bir hedef haline geliyordu. Kafaların üstüne öldüresiye grup grup düştükçe, balyoz etkisi yapıp sarsıntı yaratıyordu. Kefiyelerin altında saklanmayı yeterli bulmayan kulaklar, etrafını çemberledikleri deliklere kaçmak istiyordu. Yağmurdan kaçıp doluya tutuldu sözü, burada kendine kanıt bulmaya çalışır gibi oluyordu. Ama daha yağmurdan kaçamadan doluya tutulduklarını görünce, çaresiz başını öne eğmek zorunda kalıp yerini yağmurdan kaçamadan doluya tutuldular sözüne bırakıyordu. Dolu, yerini yağmura bırakmak istemiyordu. ‘Bütün geceyi sen aldın, birazını da ben alsam, dünya mı yıkılır?’ diyordu. Gece boyu bekleyip yakaladığı bu fırsatın tadını çıkarmak istiyordu.

İntikam alırcasına öylesine hırslı düşüyordu ki, altında kalan hiçbir canlının başını kaldırmasına izin vermiyordu. Onun altında yol almak, mümkün olmaktan çıkıyordu. Yol alınmak istense, yüz adım gidilmezdi. Sığınılacak yer bulunsa, zaman sabır etmezdi. Birinci yol, tercih edilecek gibi değildi. Kısa bir süreliğine de olsa, zamana el sallamak durumundaydılar.

Mazlum söylemeye yanaşmıyordu. Şahin aklından geçirse de, söylemek istemiyordu. Hasan, söyleyip söylememe arasında mekik dokuyordu. Başına vuran iri taneler, daha da büyüyordu, darbelerin altında sarsılıp sarsılıp tutunmaya çalışıyordu. Kafatasının altında başlayan çalkantı, dayanılmaz oluyordu. Beyninin üstüne kan boşalmak üzereydi. Gözlerinin, yeni kararmaya başladığını düşünüyordu. ‘Söyleyip söylemesem mi, bıktırıcı olmaya başlıyordu. Sen de bir karar ver be adam, ölmeni mi bekliyorsun.’ dediği an, kafasının sol üst köşesine şiddetle gelen hepsinden iri, kocaman bir buz tanesi çarptı. Sesini yükselterek, ‘Ay!’ diye bağırınca, Mazlum ona bakarak, ‘Ne oldu heval?’ dedi.

Hasan yüksek sesle sesini Mazlum’a ulaştırmaya çalışarak ‘Yoldaş sığınalım bir tarafa, biz deli değiliz ya!’ dediğinde, Mazlum artık bir şey diyemez oldu.

‘Kendimi düşünmüyor olabilirim, fakat arkadaşımı düşünmek zorundayım.’ deyip Şahin’e bağırdı. Şahin, Mazlum’un ne diyeceğini anlamış gibi bir cevap vermeye ihtiyaç görmeden, önünde bulduğu kalın gövdeli, dalları yanlara doğru uzanmış büyük meşe ağacının altına sığındı. Sığındıktan sonra, Mazlum’a cevap vermeye çalıştı.

‘Bir şey mi diyecektin heval Mazlum?’ dediğinde, ‘Ben de bir ağacın altına sığınalım diyecektim.’ deyip soluk almaya çalıştı.

Hasan da ulaşıp gövdenin doğal bir sığınağı andıran eğiminin altına girdi. Tüketmek istercesine nefesini hızla alıp vermeye başladı. Hafif yan eğilip elini gövdeye dayadı. Düşmemek için kendini zor tutuyordu. Bir süre sesini çıkarmadan öylece bekledi. Kafasındaki zıngırtıların sesi kısılmış değildi. Gözlerini bir süre kapalı tuttu. Bıçak darbelerinin altından yara bere içinde zor bela kurtulmuş gibi bir hali vardı. Sadece kafası değil, her tarafı sızlıyordu.

Yola çıktıklarından bu yana Mazlum onun böylesi bir suskunluğuna alışmamıştı. Bu tür duraklama anlarında, mutlaka söyleyeceği bir şeyleri vardı. Suskunluğu seven biri değildi. İçinden çıkmaya hazırlamış sözünü, çevresinden esirgemeye gelmezdi. Dudaklarının üstüne gelmiş olanı söyleyivermezse, rahat etmiş olmazdı. Şimdi ise gözlerini kapatmış, gövdenin altında sessiz sedasız bekliyordu. Bir can çekişme sahnesinden farksızdı. Mazlum onun bu halini görünce, kendi sızılarını unutmaya başladı. Sessizce ondan yana bir adım daha attı ve elini omuzlarının üstüne koydu. Yüzüne bakmaya çalışıyordu. Ama bir karartıdan başka gözlerine ilişen bir şey yoktu. Hafifçe kulaklarına eğildi, yüreğinin içinden getirdiği o sımsıcak sesini kulaklarına üfledi fısıltıyla ‘Nasılsın?’ dedi. Hasan, mucizelerden yaralarına derman sürülmüş gibi aniden kendine gelerek ‘Fena değilim, hatta iyiyim.’ dedi. Mazlum, Hasan’ın sesinden yükselen bitkinlikten, pek de iyi olmadığını biliyordu. Sadece kendisine güzel bir karşılık olsun diye söylüyordu. Kendisini hala bırakmadığının da işaretiydi. O da, Mazlum’a fısıltıyla, ‘Sen nasılsın?’ dedi.

Mazlum beklemeden aynı fısıltıyla, ‘En az senin kadar kendimdeyim.’ diyerek sıcak bir kucaklayışın ifadesiyle omuzlarını sıktı. Şahin de onlardan yana başını çevirerek ‘Nasıl gidiyor?’ diye sordu.

Mazlum, ‘Beklediğimizden de iyi.’ diye cevap verdi. Hasan’dan ses çıkmayınca, ‘Heval Hasan, senden ne haber? Bu sefer duyulmuyordu sesin.’ diye ona da sordu.

‘Kusura bakma heval, bu sefer boğazımda kaldı, ne ettiysem çıkaramadım.’

‘Hadi hadi yorulduğunu saklama.’

‘Olabilir, ama hala ayaktayım, en az o kadar daha gidebilirim.’

Hasan’ın bu sözü üzerine Şahin sevinmişti.

‘İyi o zaman. Bizde pek bir sorun yok. Umarım bize rahat vermeyen bu gök taşları çabuk yorulur.’ diyerek o illet gök cisimlerinin ormanda çıkarttığı gürültüye kulak kabarttı.

Orman, taşa tabi tutulmuş gibiydi. Günah işleyen birinin taşlara tabi tutularak, recim edilmesi sahnesi oynanıyordu sanki. Orman avaz avaz, ‘Ben ne günah işledim?’ diye bağırıyordu. Şahin, bunun uzun sürmeyeceğini biliyordu. Ne kadar erken kesilirse, o kadar iyiydi. Uzun sürdükçe, sabırsızlanmaya başlıyordu. Her bir dakikası, gözlerinin önünde saati geçiyordu. Erken durmayı bilmezse, vurup geçmeyi kafasına koyuyordu. Nihayet dinmeye başlıyordu. Ormanın çıkardığı gürültü, yavaş yavaş kesilmek üzereydi. Kesilen gürültü, kendisini rahatlatmıştı. Yağmur da kesilmişe benziyordu. Hafif bir çiselemeden başka yağmur diye bir şey yoktu.

‘Şahin, yorgunluktan ayaklarının üzerinde durmayı zor başaran arkadaşlarına bir türlü kalkmaktan bahsedemiyordu. Mazlum, ondan ses çıkmadığını görünce, Hasan’a bakmaya çalıştı. Birbirinin yüzünü seçemiyorlardı. Fakat söylenmek istenen şeyi herkes anlıyordu. Mazlum, Hasan’a ‘Nasılsın?’ diye sorduğunda, Hasan hemen doğrulup ‘Gidebiliriz.’ dedi.

Mazlum, Şahin’e dönerek, ‘Gitmeyelim mi?’ dedi.

‘Siz bilirsiniz.’

Toparlanıp bıraktıkları yerden, ardarda patikayı yeniden çiğnemeye başladılar. Ayaklarının altındaki su yarılıp yanlara dağılıyordu. Ağaçlar, önlerinden çekilip ardarda kenara diziliyorlardı. Patikanın üstünde önceden ayaklara takılmaya hazırlanmış köstekler, sağa-sola kaçışıyordu. Karanlıkta görmeye çalışan gözler, daha da açılmaya başlıyordu.

Şahin bir süreliğine kendilerini bırakıp giden zamanı yakalamak istiyordu. Mazlum’un hız arttırma kaygısı yoktu. Hasan da birkaç dakikalığına dinlendikleri yerde kuvvetin şerbetinden birkaç yudum içmeyi başarmıştı. Zaman, arkadan onlara elini uzatmazlık edemiyordu. Bu deli dolu, inatçı delikanlıları sevmeye başlamıştı. Onlara uyuşuk aptallara davrandığı gibi davranamazdı. Dar patika arkaya itildikçe önden genişlemeye başlıyor, açılıp düzgün bir yol halini alıyordu. Bundan daha güzel, daha sevindirici bir şey olamazdı. Yol açılmaya başladıkça, köye yakınlaştıklarının işaretini veriyordu. Hasan’ın bu işaretten bir kuşkusu kalmamıştı. Mazlum anlamak için fazla düşünmeye gerek duymamıştı. Şahin, köyden ne kadar mesafelik uzakta olduğunu biliyordu.

Çiseleyen yağmur, önceki huyunu bırakmak istemiyordu. Yerini doluya bırakırken, bu kısım dinlenmek istemişti. ‘Bu kadar dinlenmek yeter.’ diyordu. Göklerin ilahi emri buydu. Bu emre itaat etmek, onun da hoşuna gidiyordu. Gümleyen şimşekler işaret verdi ve o yerinde duramadı. Bulutların altındaki boşlukta yer kalmadı. Boşluk, yağmur taneleriyle doldu. Taşıdığı yükün ağırlığına dayanamadı ve olduğu gibi yere indi. Boşluk diye bir şey kalmamıştı. Yağmur, boşluğu yerle bir yapmıştı.

Dikkatini yola verip bütün gücünü ayaklarında birleştiren Mazlum, üstüne boşalan suya aldırış etmeden yürüyordu. Aldırış edebileceği neyi kalmıştı ki, ıslanmadık bir tarafını mı korumaya çalışacaktı? Ayaklarındaki ayakkabılarını mı sudan uzak tutabilecekti, ya da bir tarafı kuru kalsın diye şalvarını mı, üstündeki yelek veya yeleğin altındaki gömleğini mi? Yoksa gözbebeği gibi baktığı kolundaki Rus yapımı kleşini mi kuruyacaktı? Ya da şarjörlerinin içinde birkaç merminin ıslanmamış olabileceğini mi düşünecekti? Bir de bombalarını mı? O türden duyabileceği kaygıların tümü, çoktan kaybolmaya başlamıştı. Ne kendisi, ne de üstündekilerin hiçbiri bugüne dek böylesine suyun altında kalıp tepeden tırnağa bütün gözeneklerine kadar yıkanmamıştı. Saatlerdir vücudunun üstünde taşıdığı suyun ağırlığına da aldırış ettiği yoktu. Yağmur, üstten onu vurduğu gibi, o da ayaklarını suyun içine sert vurup geçiyordu.

Hasan, kendisiyle kıyasıya bir kavganın içerisine girmişti. Bedenine hükmetmeye başlamış yorgunluk, onu tutup olduğu gibi yere vurmak istiyordu. O ise, yorgunluğa yenik düşüp yük olmamak için, son kırıntılarına kadar gücünü kullanarak direnmeye çalışıyordu. Ayaklarının önünde genişleyen yoldan köyün yakın olduğu işaretini aldığı için, kendini bırakmaya vermiyordu. Yağmur, çamur, yorgunluk, bitkinlik, hiçbiri Şahin’in aklında yoktu. Köye yakınlaştıkça, bütün dikkatlerini ayağa kaldırıyordu. Hislerini uyandırıp koşan bir at gibi önüne sürüyordu. Varsa bir pusunun, nerede olabileceğini düşünmeye çalışıyordu. Köyün bütün resmini, gözlerinin önüne getiriyordu. Arazisinin pusuya uygun yerlerini hatırlayıp iyice gözden geçiriyordu. Düşündüğü yerlerde varsa bir pusu, bunu nasıl atlatacaklarını ve geri çekilecekleri güzergahları aklından geçiriyordu. Sağlam duran üzüm bağının duvarına bitişik büyük taşın önüne geldiğinde durdu.

Mazlum, Şahin’in bir şeyler düşündüğünü anlayıp hemen ona yetişti. Hasan da geç kalmadı. Taşın önünde sessizce birbirine yanaşıp yere çömeldiler. Şahin sakince, ‘Heval köye girmeye başlıyoruz artık. Bundan sonra dikkatimizi daha fazla arttırmalıyız. Düşünülmüş bir komplo, her an arkamızdan bizi vurmaya gelebilir. Bu tür şeylere zemin bırakmamalıyız. Pusunun olabileceği yerlere geldiğimizde, sizinle işaretleşiriz. Pusu anında, herkes ne yapacağını biliyor zaten. Elden geldiğince, birbirimizden kopmamaya çalışacağız. Şayet kopmak durumunda kaldıysak, buluşacağımız yer, ilk dinlendiğimiz nokta olsun. Buna ilişkin düşündüğünüz farklı bir şey var mı?’

Mazlum, ‘Ben de öyle olsun derim.’ dedi. Hasan da ‘Katılıyorum.’ diye ekledi.

‘Diyeceğimiz başka bir şey olmadığına göre, o zaman kalkabiliriz.’

Yavaşça ayağa kalktılar. Üzerlerine boşalan yağmura kulak astıkları yoktu. Üzüm bağını çevreleyen yüksek duvarın önüne geçtiler. Duvara bitişik olarak dikkatle ilerlemeye çalıştılar. Silahlarını kollarından indirip ellerine almışlardı. Ağzına önceden mermiyi sürdüklerinden, mekanizmayı yeniden çekmeye gerek duymuyorlardı.

 

 

Adımlarını aceleye getirmiyorlardı. Yavaş yavaş, sakince ilerliyorlardı. Duyularını, yağmurun çıkardığı seslerden kurtarmaya çalışıyorlardı. Dikkatler, yağmurun çıkardığı seslerin dışındaki seslere yoğunlaşmıştı. Kulaklar, doğal gelmeyen küçücük bir çatırtıyı bile duyabilecek hassasiyete ulaşmıştı.

Kendilerine siper yapıp kenarında yürüdükleri duvar arkada kalmış, yirmi otuz adımdan sonra, önlerine ustaca yapılıp yükseltilmiş yeni bir duvar gelmişti. Çepeçevre sardığı tarlayı, sadık bir bekçi gibi gözetleyip koruyan duvar, bir güven abidesi olarak yerinde sapasağlam duruyordu. Etrafını sardığı tarlayı emniyet altında tuttuğu gibi, kenarında yürüyenleri de emniyet içinde tutuyordu. O duvar da geriye düşünce, ona benzer bir yenisi önlerine gelmişti. Bu duvarlar birbirini takip ederek köyün içine kadar uzayıp gidiyordu. Aynı ölçüye vurulup tek elden çıkmışçasına birbirine benziyorlardı.

Şahin, son duvarın köye bakan ucuna yakınlaştıkça dikkatini daha da arttırmaya başlıyordu. Duvarın bitişine az kala yavaşlamış ve kendisine yetişen Mazlum’dan çömelmesini istemişti. Mazlum, dediğini yapmış, onun ardından Mazlum’un birkaç adım arkasında duran Hasan da yere çömelmişti. Şahin durdukları yerde beklemelerini söyleyip eğilerek duvarın ucuna doğru gitmiş, duvarın yukarı doğru düz bir hat çizdiği köşeye varıp tekrar çömelmişti. Yağmur sesinin dışındaki bütün sesleri duymaya çalışıyordu. Nefesini daha kontrollü alıp veriyordu.

Ne kadar dinlediyse de, kulaklarına çalınan bir ses yoktu. Vücudunu duvarın önünde bekleterek başını köşeden dışarı uzatıp yukarı bakmaya çalıştı. Bir şey olmadığına emin olduktan sonra geri dönüp Mazlum’un yanına gelerek ‘Gidelim’ deyip yeniden ilerlemeye başladı.

Bir süre yürüdükten sonra büyük dut ağacının altına varmışlardı. Şahin tekrar yerlerinde beklemelerini söyleyip öne doğru ilerlemiş ve kısa süren düzlüğü aşarak kendisini köyün dışındaki, üst duvarları yıkılmış ilk eve yetiştirmişti. Üst kısımları içe doğru yıkılmış duvarın dibinde bir süre beklemiş ve gelebilecek sesleri duymaya çalışmıştı.

Başına vurup alnından aşağıya doğru süzülerek gözüne giren suyu eliyle silerek evin etrafındaki düzlükte gözünü gezdirmeye başlamıştı. Gözüyle düzlüğü göremese de, bunun nasıl bir düzlük olduğunu biliyordu. Köye karşıdan bakan küçük sırtın düzlüğüydü. Sırtın üstünde bekleyen yarı yıkılmış bu evden bakılınca bütün köy görünürdü. Kulaklarını son kertesine kadar açarak evin etrafında yavaşça gezinmeye başladı. Köyden yana başını çevirip bir şeyler olup olmadığını anlamaya çalıştı. Yağan yağmurun ve köyün içinden aşağıya doğru gürül gürül akan suyun sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Etrafta dikkati çeken hiçbir belirti sezilmiyordu.

Şahin, geri dönüp dut ağacının altına gelmişti. ‘Dikkat çeken bir şey gözükmüyor.’ dedikten sonra hep birlikte dut ağacının altından çıkmış, yıkılan evin yanına gelip sessizce çömelmişlerdi.

Şahin, görülmeyen kollarıyla köyü tarif ediyor, sağa sola sallanan kollarını söyledikleriyle desteklemeye çalışıyordu. Karanlıktaki bu tarifinden, arkadaşlarının kafasında pek sağlam bir resmin oluşmayacağını bilse de, tarifin faydasına inanarak söylüyordu. Sesini pek yükseltmeden, sakince konuşmaya başlamıştı.

‘Köyün içinden gelen ve sesini duyduğumuz bu küçük derenin etrafı bahçelerle çevrilidir. Bahçeler, köyün içine kadar uzanır. Bahçeler, aklınıza gelebilecek her türlü meyve ağacıyla doludur. Bu ağaçlar, birbirine yakın ve sıktır. Derenin kenarları, çengel dikenli böğürtlenlerle örülmüştür. Karşıdan karşıya her yerden geçmeye yol vermez. Aşağılara inildikçe ağaçlar daha da sıklaşır. Aşağıdaki bahçelerin her iki etrafı da çok sık bir ormanlıktır. Herhangi bir tehlike anında bu ormanlığa ulaşmayı başarırsak oluşan tehlikeyi ortadan kaldırmış olacağız. Şu an tarafımıza düşen aşağıdaki ormanlığa ulaşmak ilk hedefimiz olmalıdır. Kendimizi bu ormanlığa attıysak, birbirimizi ilk anda bulamasak da, kararlaştırdığımız noktada buluşmamak için bir sebep kalmaz. Köy evlerinin yoğunlaştığı yer, karşımızda bulunan Çırav’ın eteklerindeki hafif düzlüklerdir. Yamaçlarında kalan evler de vardır. En sonuncusu da, duvarlarının dibinde oturduğumuz bu evdir. Gideceğimiz yer de, hemen karşımıza düşmektedir. Etrafı ağaçlarla çevrili irili ufaklı kayalıklardan oluşur orası. Kayalar, köy evlerine kadar ulaşır. O kayalıkların altında bir sürü mağara vardır. Aşağıya düşen son mağara da, gideceğimiz mağaradır. Eğer getirilmişse, erzakın oraya saklanmış olması lazım. Bu köy de, diğer köyler gibi çoktan boşaltılmıştır. Civarda bulunan tek tük sahipleri tarafından çok nadir yapılan ziyaretlerin dışında kolay kolay kimse buralara uğramaz. Tek tük yapılan ziyaretler de, son bir iki yılda başladı. O da, ateşkesten sonra yumuşayan havanın sayesinde oldu. Buradan kendimizi aşağıya bırakıp bahçelerin arasından karşı yakaya gideceğiz. Küçük derenin üstünden geçit veren birkaç yer biliyorum. Geçit veren yerleri bulamazsak suya vurup geçeceğiz. Nasılsa ıslanma gibi bir sorunumuz da yok. Söyleyeceklerim bu kadar, varsa bir fikriniz söyleyin. Siz de söyleyin, faydalı olur.

Mazlum, ‘Diyeceğim bir şey yok. Buraya ilk defa geldiğimi biliyorsunuz. Tanımadığım, bilmediğim bir yer hakkında fikir beyan etmem uygun gelmez diye düşünüyorum. Bana düşen, sizi dikkatle takip etmektir.’ dedi.

Hasan, ‘Benim de diyecek bir şeyim yok.’ diyerek Mazlum’a katıldı.

Şahin, ‘İsterseniz etrafı biraz daha dinleyelim. Daha emin olmamız için iyi olur.’ deyince her ikisi de Şahin’in bu fikrini onayladılar.

Konuşmaları bittikten sonra duvarın dibinde çömelerek ses çıkarmadan yirmi dakikadan fazla bir süre etrafı dinlemeye çalıştılar. Gözlerinin önüne çıkan herhangi bir görüntü, kulaklarına gelen herhangi bir ses yoktu.

Bekledikleri süreyi yeterli bulan Şahin, hafifçe ayağa kalkıp ‘Görünürde normal gelmeyen bir belirti yok.’ dedi.

Hasan da, ‘Bu kıyamette farklı bir şeyin olabileceğini sanmıyorum.’ deyip ayağa kalkmıştı. Mazlum ise hiçbir şey söylemeye gerek duymadan ayağa kalkmıştı. Buralarda kendisinden deneyimli olan arkadaşlarının tecrübelerine güveniyordu.

Şahin, ‘Gene de dikkatli olmaya çalışalım.’ diyerek sırttan aşağıya doğru adım atmaya başladı. Aşağıya doğru giden dik yokuşun üstüne geldiğinde Mazlum’a dönerek, ‘Dik yokuştur, dikkatli inelim’ diyerek aşağıya inen patikadan inişe geçmiş, Mazlum da, Hasan’ı uyardıktan sonra onun arkasından kendini bırakmaya başlamıştı.

İndikleri dik yokuşta tutunup yürümek fazladan bir çaba gerektiriyordu. Ayaklarını yan çevirip kenarlarına tutunarak iniyorlardı. Şahin, bu işin ustası olmuştu. Çok kaygan olmasına karşın Mazlum’un da bir sorunu yoktu. Kendilerini tam aşağıya bırakıyorlardı ki, Mazlum’un arkasından gelen Hasan, kaygan zemine daha fazla tutunmayı başaramayıp hızını yeni almaya başlayan bir silindir gibi yuvarlanmaya başlamıştı. Mazlum, hemen arkasından gelen gürültüye doğru dönüp sıkıca pozisyon almıştı. Hasan’ın düşeceğini önceden tahmin etmiş gibiydi. Yuvarlanan Hasan’ın şiddetle çarpıp kendisini aşağıya götürmemesi için sıkıca otlara tutunup Hasan’a set olmaya çalışıyordu. Hasan gelip, doğrudan ona takılmıştı. Mazlum’un koluna tutunan Hasan, pis bir küfür savurmamak için kendini zor tutuyordu. Mazlum onu ayağa kaldırıp tutunmasına yardım etmişti. Hasan ayağa kalkıp tutunmayı başarınca Mazlum elini bırakıp dikkatlice kendisini aşağıya bırakmaya devam etti. Şahin aşağıda onları bekliyordu. Mazlum da indikten sonra beklemeye başladı. Hasan yeni bir yuvarlanışı yaşamadan inmeyi başarmıştı.

Şahin, büyük ceviz ağacının altından etrafı yüksek kavak ağaçlarıyla çevrili bahçeye doğru yönelmişti. Mazlum’un arkasından düşmeyen Hasan ise, halen yuvarlandığında gerilen sinirlerini yatıştırmaya çalışıyordu.

Yıllardır bakımdan yoksun bahçeyi ortasında yararak geçiyorlardı. Ortasından yardıkları bir bahçenin sınırlarına geldiklerinde, önlerine ona benzer yeni bir bahçe geliyordu. Bahçeler boydan boya sık otlarla kaplanmıştı. Bakımsızlıktan ne hale geldiklerini, gelen-geçene göstermek istiyorlardı zavallı bahçeler. ‘Bize bakılmadığı halde, her yıl o kadar meyve veriyoruz ki, kim yiyecek bunları?’ diyorlardı adeta. Üzüm, incir, kayısı, şeftali, armut, elma, ayva, ceviz, ne istenirse bulunurdu bu bahçelerde.

Suyun kenarına gelip karşı tarafa geçecek yer aramaya başlamışlardı. Küçük dere, etrafını çevreleyen sık ağaçların arasında kaybolmuştu. Birbirine çok yakın ve iç içe duran ağaçların arasında yayılan böğürtlen dalları, karşı tarafa geçmeye yol vermiyordu. Şahin, daha önce kullandığı yolu kullanmak istemiyordu. Karşı tarafa geçmek isterken, bunu arkadaşlarına fark ettirmiyordu. Sonunda geçişe yol verecek diğer yerler kadar sık olmayan bir yer bulmuşlardı. Yana doğru uzayıp giden söğüt dalına tutunup birbirine sıkı sıkıya dolanmış böğürtlen dallarının üstünden yüksek çınar ağacının altına atlamışlardı. Kulakları sağır eden dere suyu ve yağmurun sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Dallar, yapraklar, otlar sadece yağmurun sesini çalıyordu. Buna razı gelmeyen dere, sesini yağmurun çıkardığı sesin üstüne kapatmak istiyordu. Önce Şahin suyun içine girdi. Ardından Mazlum atladı, Hasan de arkalarındaydı. Şiddetli gelen su, dizlerinin üstüne çıkıyordu. Karşı kenara geçip suyun içinde yukarı doğru yürümeye başlamışlardı.

Önlerine gelen ceviz ağacının altında durmuşlardı. Başlarının üstüne inen cevizin esnek dalından tutup suyun içinden çıkmış, ceviz ağacının altından geçip bitişiğindeki erik dallarının arasına girmişlerdi. Dalların arasında zikzaklar çizip önlerine çıkan büyük bahçenin içine girmişlerdi. Bahçenin sağ kenarına yönelip ağaçlara bitişik gelen yerde dikkatle yürümeye başlamışlardı. Bahçenin sınırında, göklere yükselen kavak ağaçlarına ulaştıklarında, yönlerini yukarıya doğru çevirmişlerdi.

Yağmur, dinmek bir yana bulutları daha da sıkıştırmaya devam ediyordu. Sıkışan bulutlar da gözeneklerini ardına kadar açıyordu.

Beşinci bahçeyi de geride bırakmışlardı ve artık son bahçeyi de yavaş adımlarla aşıyorlardı. Bahçenin sınırlarının dışına çıktıklarında, gövdesi kalın yüksek bir meşe ağacının altında çömelmişlerdi.

Şahin, onlardan yana başını çevirip kulaklarına fısıldayarak konuştu.

‘Bahsettiğim kayalıklar hemen üstümüze düşüyor. Takip edeceğimiz kayalık, üstümüzdeki ilk kayalık hattı. Onun üstünde de birbirine benzer bir sürü kayalık daha var. Bu kayalıklar düz bir çizgi halinde köye kadar ulaşıyor. Kayalıklara fazla yakınlaşmadan bu ağaçların arasından yana doğru dikkatlice uzanacağız. Gideceğimiz mağaranın önünde büyük bir meşe ağacı var. Meşe ağacının aşağısında da dut ve ceviz ağaçları. Yukardan ceviz ağaçlarının altına doğru bir su kanalı geliyor. Onlar, mağarayı bulmamıza yardım edecekler. Gidelim mi?’

Şahin sözlerini bitirdikten sonra ayağa kalktı, Hasan da ‘Gidelim’ dedikten sonra ayağa kalktı. Mazlum zaten ayaktaydı.

Şahin, bir yılanın toprak üzerinde sessizce kayışını andıran bir hareketle sakince ilerlemeye başladı. Yürürken, aynı zamanda varsa bir tehlikenin nereden gelebileceğini enine boyuna düşünmeye çalışıyordu.

Hasan, bu kıyamette düşmandan gelebilecek bir tehlikenin varlığına pek ihtimal vermiyordu. İçten içe tarif edemediği bir rahatlık, ruhunu sarmaya geliyordu. Bu karanlık gecede vahşi doğayla yürüttükleri kavgayı kazandıklarını düşünüyordu. Kendi kendine, ‘Üstümüze indirdiği yumrukların altında ezilmeden, onunla nasıl baş ettiğimizi gösterdik.’ diyordu. ‘Bizi yıldıramadığını gösterdik’ derken, sabaha kadar rahatça uzanıp güzel bir uyku çekeceği mağarayı gözlerinin önüne getiriyordu.

Şahin’i takip eden Mazlum, dikkati elden bırakmıyordu.

Üstünde bodur palamut ağaçlarının olduğu tümseğin yamacına gelip durmuş, birkaç saniye bekleyip eğilerek tümseğin üstüne çıkmışlardı. Ağaçların arkasında çömelerek etrafı gözetlemeye başladılar. Mağara, yandan karşılarına düşüyordu. Mağara durdukları yerden gündüz gözüyle açık seçik görülürdü. Fakat o an için gözlerin ışığı, karanlık perdeyi yırtıp mağaraya ulaşamıyordu. Mağaranın çevresinde ses, ışık veya buna benzer bir belirtinin olması durumunda fark etmemeleri için hiçbir neden yoktu. Yağmurun kesilmeyen sesi de, böyle bir belirtinin fark edilmesine engel olamazdı. Baktıkça, göze gelen bir şey yoktu. Kulağı uyaran yabancı bir ses de gelmiyordu.

Şahin yavaşça Mazlum’a yanaşarak kulaklarına eğilip ‘Birbirimizden kopmadan biraz mesafeli gidelim.’ dedi. Ayağa tam kalkmadan eğilerek kendini tümsekten aşağı bırakmaya başladı. Mazlum da eğilerek gidiyordu. Hasan’ı sıkan herhangi bir kaygısı yoktu. Mesafeli bir şekilde ceviz ağaçlarının altına kadar yürüdüler.

Şahin, ulaştığı ilk ceviz ağacının altında durdu. Mazlum da, sessizce geldi. Hasan da ulaşınca, Şahin, ‘Siz birkaç dakika bekleyin, ben beş on adım öne çıkıp tekrar dönerim.’ dedi. Mazlum sözlerinin bitmesiyle birlikte ağacın altından öne doğru çıkıp karanlıkta kayboldu. Mazlum, yüzünü ondan yana çevirmiyordu. Rüzgarla sallanıp dalından kopan ham bir ceviz, yüksekten bir taş gibi ağacın altına düşünce, Hasan aniden gövdenin arkasına uçtu. Mazlum da çömelmişti. Ne olduğunu anlamaya çalıştılar. Altında oldukları ceviz ağacının yükseğinden düşen bir ceviz olabileceğini düşününce rahatlamışlardı. Esen bir rüzgarda, dalına tutunmaya başaramayan kabuk bağlayıp sertleşmemiş nazik cevizler, tıpış tıpış yere düşüyordu.

Şahin, yukarıdan gelen su kanalının kenarında duran dut ağacının altındaydı. Çevreyi dinledikçe, doğa seslerinin dışında hiçbir ses duyamıyordu, aksi giden bir şey yoktu. Kanalın üst yamacında duran ceviz ağacının altına yöneldi. Ceviz ağacının altında da, duyduğu sesler aynıydı. Çok fazla beklemeye lüzum yoktu. Tekrar geri dönmeye başladı.

Mazlum, gelen ayak seslerini yakınında duyunca, Şahin olduğunu anlamıştı. Şahin, ‘Aynı mesafeyle gidelim.’ dedi. Su kanalının üstüne gelip yukarı doğru eğilerek çıkmaya başladılar. Mağaranın aşağısına düşen yüksek palamut ağaçlarının altında çömelip sessizliğe gömüldüler. Bir süre etrafı dinledikten sonra Şahin, ‘Burada bekleyin, beş-on dakika sonra tekrar dönerim.’ deyip eğilerek yukarı doğru sessizce tırmanışa geçti. Her beş on adımda bir oturup etrafı dinlemeye çalışıyordu. Fark ettiği bir şey olmayınca, tekrar kalkıp tırmanmaya devam ediyordu. Kayanın dibinden mağaraya giden patikanın kenarındaki bodur ağaçların altına geldiğinde, yeniden oturup etrafa dikkatlice kulak kesildi. Dinledikçe, her şeyin yolunda gittiği izlenimini ediniyordu. İyice emin olmak için patikanın üstüne çıkıp sağa doğru yavaş yavaş yürüdü. Kayalığın üstüne çıkmaya yol veren aralığın önüne geldiğinde, birkaç saniye daha bekledi. Yüzünü yukarı çevirip aralıktan kayanın üstüne çıktı. Kayanın üstündeki çalının kenarında oturup başını köye doğru çevirdi. Gözlerini, göremediği Çırav’ın zirvelerine doğru uzattı ve yukarılara bakmaya çalıştı. Kulaklarını, dört bir yandan gelen seslere karşı açtı. Aşağısında, zaten arkadaşları bulunuyordu. Yine yalnızca yağmurun, rüzgarın, küçük küçük kanalların üstüne döküldüğü derenin sesi vardı. Her şey iyi gidiyor gibiydi. Birazcık rahatlamaya başlamıştı. Fazla zaman kaybetmeden, çıktığı aralıktan aşağıya indi. Patikanın üstüne gelip mağaraya doğru yavaşça yürüyüşünü sürdürdü. Hala dikkati elden bırakmıyordu. Mağaraya beş on adım kala tekrar durdu. Ayakta, kollarının üzerine kadar inen palamut ağacının dalına tutunarak etrafa göz gezdiriyordu. Doğal seslerin dışında hiçbir ses yoktu. Mağaranın önüne doğru yürüdü. Önünde durup, mağaranın içindeki sesleri duymaya çalıştı. Kulaklarında çınlayan, hep aynı seslerdi. Etrafta, sorun yaratacak hiçbir şey gözükmüyordu.

Hasan’ın söylediği doğru çıkıyordu. Kendisinin de bu türden tahminleri vardı. Ama pek emin değildi. Yavaşça mağaranın içine adım attı. Mağaranın arkasına doğru ilerledikçe, gözlerinin önündeki beyazlık daha da belirginleşmeye başladı. Beyazlığa ulaşmadan durup biraz düşündü. Beyazlığa ulaştığı gibi, hemen kurcalamaya çalışmamalıydı. Kendi kendine, ‘Tehlikenin tümden bittiği söylenemez.’ diyordu.

Mazlum’un, mayınlardan iyi anladığını biliyordu. Kendisinin de, mayınlardan yana tecrübesi vardı, fakat Mazlum ondan daha eğitimli olduğundan, bu tür işleri ona bırakmalıydı. Beyazlığın üstüne gidip durdu. Hafifçe çömelerek, sadece el değdirmekle yetindi. Dokunduğu, bekledikleri şeyin ta kendisiydi. Elinin altındaki, un torbalarından başka bir şey değildi. Hem de bembeyaz un torbaları. Sevinci, mağaranın sınırlarına sığmıyordu. Mağara, büyüyen sevincine dar geliyordu.

Aylarca bir tek ekmeğin dahi yüzünü göremeyen arkadaşlarını hatırlamaya çalıştı. Gabar’da bir avuç un, altın değerindeydi. Birkaç ekmek için günlerce yol yürünürdü. Günlerce yürünerek sırt üstünde getirilen unlar, birkaç öğünün ötesine geçmezdi. Bir zamanlar ekmeğin olduğunu, hatta ondan yediklerini hatırlayan arkadaşlar da vardı. Ama geçmişte kalan bir düş gibi pek hatırlayamayanlar da vardı. Bin bir güçlük ve eziyetle getirilen un, sadece bir zamanlar ekmek diye bir şeyin de varolduğunu hatırlatmaya yetiyordu. Yedikleri, doğanın hazır nimetlerinden başka bir şey değildi. Çoğunun ağzında diş diye bir şey kalmamıştı. Bunlar, böyle nasıl yapabiliyorlar, anlamak hiç kolay gelmiyordu. Bazen, anlamakta kendilerinin de zorlandıkları oluyordu. Gabar’da bir ekmeğin değeri çok fazlaydı ama olmadığı için de arkadaşlarda hiçbir rahatsızlık oluşmuyordu.

Un ambarlarının kenarında yaşayanlar bunu bilmezler. Belki de onlar, ekmeğin arta kalanını çöplere atıyorlardır. Hatta ‘Kurudur, serttir.’ diye hiç yemedikleri oluyordur. Gelin görün ki, burada böyle değildir işte. Her bir ekmeğin içinde, sayısız yiğidin anlatılmaya gelmez emeği, alın teri vardır. Kan ter içinde kalınmadan bir ekmeğin elde edilişi mümkün olmaz. Burada midenizin ekmeği hatırlamadığına pek şaşırmazsınız. Arada bir bulduysanız şayet, keyfinize diyecek yoktur. Midenizin yabancı olduğu bu tür şeylerden mahrum olduğunuz gerçek, ama insandan yana doyuran duygunun her türlüsüne tanıksınız. Bunu fark ettiğiniz an, müptelası olmaya başlarsınız. Horlanmış, başını kaldırmasına müsaade edilmemiş bütün güzelliklerin, bunun içinde saklı olduğunu görürsünüz. Sizi bundan vazgeçmeye çağırana karşı canınızı dişinize takıp canla başla karşı koyduğunuzu görürsünüz. Karşı koymaya başladığınız andan itibaren de, ait olmak istediğiniz güzelliğin içinde eridiğinizi, ondan bir parçanın ta kendisi olmaya başladığınızı görürsünüz. Önündeki torbalara baktıkça, arkadaşlarından yana güzel duyguların içinde kaybolmaktan kendini alamıyordu. Daha şimdiden sırtladığı önündeki unu, arkadaşların bulunduğu noktaya götürmüş gibiydi. Kan ter içinde sırtlayıp götürdüğü unu, noktanın önündeyken kendisini fark eden yoldaşları, ona doğru sevinçle koşup yardımına geldiklerini, onun ağır yükünü sırtından alıp götürdüklerini görüyordu. Önündeki unun, kamptan uzaklığı neydi ki, diğerlerine göre önündeki un, kampın içinde sayılırdı. Hem de diğerlerinden çok çok daha fazla, dopdolu dört koca torba. Henüz saymamıştı, belki de daha fazlaydı. ‘Kim bilir götürdüğümüzde, ne kadar sevinirler’ diye düşünürken, içi içine sığmıyordu.

Kendi kendine, ‘Daha fazla ne bekliyorum?’ deyip gerisin geriye mağaradan çıkmaya başladı. Kendini, meşe ve palamut ağaçlarının arasından aşağıya bıraktı. Gündüzün aydınlık gözüyle yürüyordu sanki. Arkadaşlarının altında oturduğu ağaçlar, onu kendine doğru çekiyordu, yönünü hiç şaşırmıyordu.

Mazlum, Şahin’in geldiğini fark edince rahatlayarak ayağa kalkmıştı. Şahin, bu sefer çömelmeye gerek duymuyordu. Ulaşır ulaşmaz, ‘Görünürde bir tehlike yok.’ demişti.

Hasan, söylediğinin doğru çıktığına sevinerek, ‘Önceden de söylemedim mi?’ diye karşılık verdi. Mazlum, ‘Mağaraya da baktın mı?’ diye sorunca tehlikeye dönük kaygıdan kurtulan Şahin, heyecan dolu sesiyle, ‘Sadece bakmak mı? Mağaranın arkasını da tekmeledim, asıl baktığım şeyi tahmin edin.’

Hasan ‘Nedir?’ diye sorunca Şahin, ‘Ne mi dedin? Mağaramız, un ambarına dönmüş yoldaşım.’

Hasan, Şahin’in bu sözleri üzerine, sevinç çığlığıyla sesini yükselterek, ‘Gerçekten mi?’ diyerek teyit ettirmekten kendini alamamıştı.

Şahin, ‘Ne o, şaka mı sandın? Gidelim kendin gözlerinle gör.’

‘O zaman ne duruyoruz, gidelim hemen. Boş yere, adamın o kadar günahını da aldık. Ayıp oldu doğrusu. Halbuki beklediğimizden de dürüstmüş adam.’

‘Peki gidelim.’

 

 

 

 

Sevincin de verdiği kısmi rahatlamayla mağaraya doğru yukarı çıkmaya başladılar. Mazlum ise, daha şimdiden arkadaşları kadar bir rahatlamayı yaşayamıyordu.

Tehlikenin gözle görülemeyişini aldatıcı buluyordu. Asıl tehlikenin gözle görülemeyen perdenin arkasında olabileceği düşüncesini hislerinden koparamıyordu. Daha göreve gönderilirken, kendilerine söylenenleri aklından bir türlü çıkaramıyordu. Ama arkadaşlarına da bir anda, ‘Niye böyle rahatlamaya geliyorsunuz?’ diyemiyordu. Kendisinden başlayan, güvensizliğe işaret bir davranışın içerisine bu koşullarda girmeyi, sakıncalı ve yanlış görüyordu. Arkadaşlarını, rahatlamanın kollarına hemen atılmamaya nasıl ikna etmeliydi? Mağaranın önüne kadar bu düşünceleri taşıyarak gelmişti.

Hasan, Şahin’in arkasından atlayarak mağaraya girdi. Mağaranın arkasından karanlığı yırtıp gözüne gelen beyazlığı görünce, kendisini perişan eden üstündeki ağır yorgunluğu aniden unutuverdi. Şahin’in önüne geçip beyazlığa doğru koşarcasına yürüdü. Un çuvallarının üzerine varınca heyecanını gizleme ihtiyacını görmedi. Ellerinin altındaki beyaz torbaları ellemeye çalışarak, ‘Ambarlarımız un doldu yoldaşlar, beyaz undan ekmekli günler başlıyor.’ deyince, Şahin, ani bir refleksle, ‘Sakın ellemeye kalkışma!’ diye uyardı.

Şahin’in bağırırcasına yaptığı uyarıya, ilk anda anlam veremedi. Şaşkınlıkla, ‘Ne oldu, bir şey mi var?’ deyince Şahin, ‘Daha kontrol etmedik, kontrol etmeden dokunmamız doğru olmaz.’ diye karşılık verdi.

Hasan, güvensizlikten yana duyguyu iğnelemeye çalışarak, ‘Ya, demek hala şüphen var? Öyleyse, tamam ellemeyelim.’ dedi.

‘Henüz adamın dürüst olup olmadığını bilmiyoruz. Bunun altında bir mayının olmadığına dair garantiyi kim verebilir? Böyle bir garanti olmadığına göre, o zaman emniyetli davranmak zorundayız. Heval Mazlum, mayınlardan bizden daha iyi anlar. Onun kontrol etmesinde fayda var diye düşünüyorum.’

Şahin’in bu sözleri üzerine Mazlum, ‘Olur, kontrol edelim. Kontrol, daha emin olmaya götürür bizi. Adamın dürüstlüğünü görmeden, hatta o dürüstlüğü sınamadan duyacağımız güven, lehimize işlemez.’

Mazlum sözlerini bitirirken, torbalara doğru yaklaşmaya başlamıştı bile. Mazlum’un un çuvallarına yanaştığını gören Şahin, ‘İsterseniz kontrolünü biraz dinlendikten sonra yapalım.’

Kontrolünü yapmadan rahat edemeyeceğini düşünen Mazlum, ‘Sorun olmaz, araya zaman koymadan hemen yapmamız daha uygun düşer gibime geliyor.’

Mazlum sözlerini bitirdikten sonra çuvalların üstüne çömeldi.

Ağzına kadar dolu bir su bidonunun altından açılan delikten dökülür gibi damlalar dökülen su içindeki gömleğinin kollarını, elini yana doğru uzatarak kıvırmaya başladı. Arkaya doğru gömleğin kolları kıvrılıp sıkışınca, içinden bardak bardak su boşaldı. Omuzlarına kadar gömleğinin kollarını çektikten sonra, ‘Bana yakın durmazsanız, daha iyi olur.’ deyip elini yavaşça torbaların üstünde gezdirmeye başladı.

Şahin Mazlum’dan uzaklaşmış, mağaranın ağzında duruyordu.

Hemen yanıbaşında sırtını kayaya dayayıp oturmayı yeğleyen Hasan ise, düşüncelere dalıyordu. ‘Allahın bu kıyametinde bu kadar unu sırtlayıp nasıl gidebiliriz? Bizde adım atacak takat mı kaldı? Hem bu kadar unu dışarı çıkardığımız an, heba olmaktan nasıl kurtarabiliriz? Sonra bize deli adını takmazlar mı? Kaba düşünceli olduğumuzu söylemezler mi? Koşullara göre davranmak diye bir şey var, ona göre niye davranmadınız demezler mi? O zaman, bunların hiçbirini hak etmedik deme şansımız da olmaz. Hani bir çuval inciri berbat etti derler ya, o tür davranırsak sadece bir değil, dört, belki de beş çuvalı berbat etmiş oluruz. Hem de bu güzelim beyaz undan. Buna hakkımız da yok.’ diye kendi kendine söylenip duruyordu.

Kara kara düşünmekte Şahin’in de, Hasan’dan geri kalır bir yanı yoktu. Düşündükçe, içinden çıkamıyordu. Hala kulaklarında, aldığı direktifin yankısı vardı. Gözleri kör eden bu karanlığın içinde, hem de bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında sırtlayıp götürmeye kalkışsalar, sırtlarında götürdükleri un, hamurdan başka bir şey olmazdı. Çıkarıp bir yerlerde saklamaya kalkışsalar, üzerine atacakları bir şeyleri yoktu. Neyin altına sokabilirlerdi ki, sabaha kadar burada kalıp, yağmurun dinmesini bekleseler, aldıkları direktifi hiçe saymış olacaklardı. Bir yolunu nasıl bulmalıydı? Kendisinin de dahil, arkadaşlarının üzerindeki bitirip tüketen ağır yorgunluğu görmezlikten gelmeden, bir yolunu bulmanın imkanı var mıydı? Ne kadar da düşünse, içinden çıkmak kolay gelmiyordu.

Mazlum, bütün dikkatini, kontrol ettiği çuvalların üstüne toplamıştı. Beyniyle, çuvalların arasında gezdirdiği parmakları arasında, hassasiyetin yüksek köprüsünü kurmuştu. Üstte duran ilk iki çuvalı kontrol ettikten sonra, arkadaşlarından yardım istemeye gerek duymadan çuvallarını kollarının arasına alarak yerinden kaldırıp sol yanına indirdi. Hassasiyetin elektronlarını ucuna indirdiği parmaklarını, diğer çuvalların arasında gezdirirken, hiç acele etmiyordu. Parmaklarını, sabrın ağır yürüyen tekerleklerine bindirmişti. Kafasına hücum etmek üzere bekleyen düşüncelerin hiçbiri, yanaşma cesaretini gösteremiyordu. Kör karanlık, hislerinin gözünü kapatmayı başaramıyordu. Algılarının kulağına, vaktinde uyarmanın çanlarını takmıştı. Nefesi, hız demeye korkuyordu. Göğüs kafesini vuran kalbinin dövüşçüleri, bir süre dinlenmeye çekilmişti. Kontrolü yapıp yerlerini değiştirdikten sonra, mağaranın ağzında bekleyen arkadaşlarına gelebileceklerini söyledi. Dört değil, üst üste duran beş çuval vardı önünde. Biri de, el değmemiş, ağzına kadar dolu toz şekerdi.

Hasan’dan sonra Şahin de yanına gelince, ‘Bir aksilik yok, sağlam çıktı’ dedi. Hasan, beklediği fırsatı kaptığı gibi Şahin’e dönerek, ‘İki gözüm rahatladın mı şimdi? Hala da adama duyacağın bir şüphenin yeri var mı?

Şahin, içine girdiği coşkunun ses tonuyla, ‘Tamam tamam. Kulaklarımızı yeme, küçük fırsatların ustası, bur sefer de seni haklı çıkmış sayalım.’

Mazlum, ‘Dört çuval una ilave, bir de şeker var.’ deyince daha da keyiflendiler. Fakat keyiflerini kaçıran şey de, hemen önlerinde oturuvermeye başlıyordu. Bundan sonrasını nasıl yapmalıydılar? Kafasına gelen düşüncelerden kurtulamayan Şahin, sırtını kayaya dayayıp sessizce oturdu. Şahin oturunca, Mazlum da ayakta beklemek istemedi. Hasan da oturmazlık edemedi. Oturup sessizce bir süre öylece beklediler.

Şahin ulaşmak istediği karara bir türlü ulaşamıyordu. Kendisine daha önce de böyle olmuş mu diye hatırlamaya çalışıyordu. Bekledikleri tehlike, yakınlarda görünmüyordu. Peki ya, aldıkları direktifi nereye koyacaklardı? ‘Ne denli doğru düşünsen de, ters gelen bir şey kalır.’ deyip içindeki sesi susturmaya çalışıyordu.

Hasan kafasında bulduğu çareye kendini çoktan inandırmıştı. Buna ikna olmamak için bir sebep görmüyordu. ‘Adam dürüst olmasa, bunca şeyi zahmet edip getirir miydi? Dürüst olduğuna göre, olmadık yerde kendiliğinden bir tehlike neden doğsundu ki? Elimizin altına gelmişken, bütün bu değeri yağmurun altına verip heba etmenin deliliğine mi girelim? Sırtlamaya kalkışsak, on adım öteye gidecek takat mı var bizde? Haddinden fazla kaygılanarak kaybetmenin kuyruğuna takılmaktan başka yaptığımız nedir? Sabah ola, hayrola diye bir şey var’ deyip içinden çıkıveriyordu.

Mazlum, bundan sonra yapılacaklara ilişkin arkadaşlarının düşüncelerini öğrenmek isteyerek, ‘Ne yapalım?’ diye sordu.

Şahin, ‘Ben de onu düşünüyordum, ama henüz bir netliğe ulaşamadım.’ dedi.

Hasan, ‘Bana sorarsanız, yapacaklarımızın netliği konusunda bir sorun yok.’ diyerek bu konuda hiçbir endişe taşımadığını göstermişti.

Sıkıntısı, sesine yansıyan Şahin, ‘Bu netlikten önce, bir sigara içelim hele. Tütününü kurtaran var mı? Benimki, suyun içinde yüzüyor.’

Tütünü yeni aklına gelen Mazlum, elini cebine alıp tütününü çıkardı. Daha elini küçük torbanın içine koymadan, tütününün ne hale geldiğini anladı, ama yine de bir umut parmaklarını torbanın içine daldırdı. Kuru tütün yerine, birbirine yapışıp topak haline gelen tütün hamuru geldi parmaklarına. Hasan’ın bez torbacığı da elindeydi. Dayanılmaz bir istek haline gelen sigara içmeyi, o geceliğine unutmak zorundaydılar. Kuru tütün olsa da, çakmakları ateş vermezdi. Mazlum, ‘Maalesef bende sadece tütün hamuru var.’ deyince elinden torbasını indirmeyen Hasan, ‘Bendeki de farklı değil.’ dedi. Şahin, mecbur içindeki sigara içme isteğini bastırarak, ‘İçmediğimizi az mı gördük sanki, bu gece de onlardan biri olsun, dünya yıkılmaz ya!’ deyip, ‘Hasan heval, netlik dediğin şey nedir? Söyle, biz de paylaşalım onu, iyi olmaz mı?’ diye sordu.

Hasan, ‘Tartışmamızın faydalı olacağına, ben de inanıyorum.’ diyerek dilinin ucundakini çıkarıverdi. ‘İlkin kaygımızı götüren şey, bu işin içinde farklı bir niyetin de olabileceğine dairdi.’ Şahin hemen araya girerek ‘Bu niyet, tümden ortadan kalktı mı sence?’ diye sordu.

Hasan, ‘Ben de, onu söylemeye çalışıyordum zaten. Bu aşamadan sonra böyle bir niyetin olabileceğine, pek ihtimal vermiyorum. Çünkü böyle bir niyet olsa, bu kadar unu, ayrıca üstüne bir torba şeker de ekleyerek getirme ihtiyacını duymazlardı. Üstelik kaç günden beri getirdikleri de belli değil. Bunun için, günlerce nöbet tutacak değiller ya. Getirdikleri günde de, bizim geleceğimizi nereden bilsinler? Böyle bir şeyin de olduğunu farz edelim, o zaman adamın bizi beklemiş olması gerekmez miydi? Bizim onu, onun da bizi beklediği bir günde, böyle bir niyetin olma ihtimali yüksektir elbette. Önümüzde, buna benzer bir şey de yok. Adam fedakarlık yaparak getirip bırakmış, ardından da çekip gitmiş. Kendisi, bizim ne zaman gelip alacağımızı da belirleyecek değil ya. Sözün kısası, bununla ilintili kafamda dolaşan bir kuşku yok. Varsayarak kaygı duyduğumuz böyle bir niyet, dolayısıyla bir tehlike olmadığına göre, geceyi burada geçirip yağmurun dinmesini beklememiz uygun düşen tek yoldur diye düşünüyorum. Çünkü böyle bir yağmurda bırakalım dört, hatta beş çuvalı, bir kiloyu dahi dışarı çıkaramayız. Çıkardığımız an, götüreceğimiz şey, daha mağaranın önündeyken kendisi olmaktan çıkar. Herhalde böyle bir şeyi, aklımızdan geçirecek kadar düşünceden yoksun olamayız.’ dedi.

Hasan’ın bu sözleri üzerine Şahin tekrar araya girerek, ‘Peki, gelmek üzereyken, hem de uyarıcı bir şekilde bizzat karargah komutanının söylediklerine ne diyeceğiz?’

‘Onlar böyle bir yağmurun yağacağını biliyorlar mıydı? Kendisi oradayken, burada nelerin yaşandığını nereden bilsin? Kaldı ki onlar, bir arkadaşı nereye, hangi göreve gönderirlerse göndersinler, her zaman alışılagelen uyarılarını yapmaktan geri durmazlar. Bizim bu uyarıları kalıp olarak alma gibi bir zorunluluğumuz yok ki. Onlar orada o koşullara göre düşünürler; biz de burada bu koşullara göre düşünmek zorundayız. Ayrıca kendimizi, bu kadar iradeden yoksun, çaresiz bırakmamızın anlamı da yok. İradeyle inisiyatif diye bize kazandırılmış değerlerimiz var. Onu gösterip uygulamayı bilelim, halledilmeyecek bir sorunumuz olmaz.’

‘Doğrusu, senden çok farklı düşündüğümü söyleyemem. Ama uyarılar konusuna dikkat etmezlik olmaz. Onlar uyarı yaparken, iş olsun diye yapmıyorlar. Çünkü, bir sorunun çıkması halinde ilk elden hesabı verecek olan da, onlardır. Sadece hesap verme meselesi de değil, göreve gidenler kendi yoldaşlarıdır ve o yoldaşlarından da kendileri sorumludur. Doğal olarak kaygısı, hatta fazlasından da kaygısı olacaktır. Bu tür bir kaygıya sahip olmayanların da olduğu kesindir. Biz de her zaman hem bunlara, hem de bunların sorumluluğuna, açık açık söylememiş olsak da şüpheyle yaklaştık. Kuşkuyla yaklaştığımız böyleleri vardır diye kalkıp tümünü aynı kefeye de koyamayız. Yapılan her uyarıyı aynı kefede ele alırsak, henüz doğmamış birçok soruna, kendi ellerimizle kapıyı aralamış oluruz. Uyarılara basit yaklaşıp istediğimiz hale sokma gibi bir hakkı kendimizde göremeyiz. Kimi uyarılar var ki, kulağımızdan hiç düşürmeye getiremeyeceğimiz bir küpe olmak zorunda. İnat ve inisiyatif gösterme fikrini paylaşıyorum. Kulağımıza takılı küpenin çınlayan sesini duymazdan gelmeden, bu inisiyatifi nasıl gösterelim diye düşünüp duruyorum. Kaygısını duyduğumuz tehlikeye işaret eden herhangi bir izi ben de görmüyorum. Durup dururken verdiğimiz bu kadar emeği de, suyun içine atamayız. Geceyi de burada mı geçirsek?’

‘Geceyi burada geçirmemek için bir sebep kaldı mı?’

Hasan’ın bu sözleri üzerine, bizzat karargah komutanının söylediklerini yeniden hatırlatma gereğini duyan Mazlum, ‘Ali arkadaşın söylediğini yalnızca bir uyarı olarak ele alırsak, yanlışa davetiye çıkarmış oluruz. Söylediği bir uyarı değil, kesin bir talimattı. ‘Keşfinizi yaptıktan sonra gidin bakın. İstediklerimiz gelmişse, alabileceğiniz kadar alın, alamadıklarınızı da uygun bir yerlere saklayıp, hızla oradan ayrılın.’ demişti. Şu an hem bir yerlere saklama, hem de sırtımıza alıp götürme gibi bir imkanımız yok. Fakat geceyi buranın dışında, daha güvenlikli bir yerde geçirme imkanından da yoksun değiliz. Hızla ayrılıp gidelim demiyorum. Ama kendimizi, bu mağaranın içine hapsetmeye de kalkışmayalım. Bunun, doğacak bir sürü sakıncası var. Görünürde bir tehlike de olmayabilir. Kendimizi buna kaptırarak yorgunluğumuzun ağır etkisi altında düşünürsek, çok sağlıklı gelmeyebilir. Koşullar ne olursa olsun, kural olarak en güvenlikli yeri seçmek tercihimiz olmak durumunda. Böyle davranırsak, talimatın gereğinden de düşmemiş oluruz.’ diyerek şimdiye kadar Şahin ile Hasan arasında geçen tartışmaya girdi.

Hasan, Mazlum’un daha sözlerine başlarken, ne düşündüğünü anlamıştı. Kendisi, bir tehlikenin varlığına ilişkin ruhuna hücum edebilecek kaygılardan uzaktı. Mazlum’un ise neden bu kadar rahat davranmadığını anlamaya çalışıyor, ama anlamakta zorluk çekiyordu. Mazlum’un duyduğu kaygının çok gerekli olduğunu düşünmüyordu. Pek lüzumu olmayan böyle bir kaygıya dayanarak oturdukları yerden kalkıp bu kıyamette başka bir yere gitmeyi hiç istemiyordu. Bunu düşünmek bile, kendisine bir kabus gibi geliyordu. Boşu boşuna oturdukları yerden kalkıp başka bir yere gitmenin ne anlamı vardı? Buranın dışında, uzak bir yerde kendilerini yağmurdan koruyacak bir yeri nerede ve nasıl bulabileceklerdi?

Suyun içinden çıkmış vücudunu saran elbiselerinden, tenine dayanılmaz bir soğuk girmeye başlıyordu. Soğuktan titrediğini Mazlum da anlıyordu. Soğuktan titreyen sesiyle, Mazlum’u ikna etmenin bir yolunu nasıl bulmalıydı?

‘İnan heval Mazlum, tümden yersizdir demiyorum ama, gereğinden fazla bir kaygı bizi daha fazla yormaktan başka bir fayda getirmez. Bize talimat veren arkadaşların kendileri de bu koşulları yaşasa, şu an yaptığımızın aynısını yapacaklarından kuşku duymuyorum. Bunu kendilerine söylediğimizde de, sadece anlayışla karşılarlar. Anlamak istememe gibi bir tavırları olmayacaktır. Biz de, bir şeyleri birbirinden çıkarma olgunluğuna eriştik artık. Nerede, nasıl davranmamız gerektiğine dair fazla sıkıntı çekmiyoruz. Buna benzer durumlar yaşadığımız günleri az mı gördük? Daha yeni buralara geldiğiniz için doğal olarak kaygılarınız, sıkıntılarınız bizimkinden farklı olur. Buna anlam da veriyorum. Çünkü aynısını, biz de yaşadık. Bunun böyle olduğunu kendiniz de göreceksiniz, o zaman buna nasıl alışmaya başladığınızı da fark edemeyeceksiniz. Alışmaya başladıktan sonra, gerisi kolaydır. Pek sorun çıkmaz. Bir itekleyiverdin mi, kendiliğinden gitmeye başlar. Şahin heval bunu daha da iyi bilir.’

Sırtını kayaya dayayıp oturduğu yerde uykuya dalmamak için kendisiyle kavga eden Şahin, Hasan’ın kendisine söz bıraktığını duyunca, irkilir gibi doğrularak, ‘Doğrusunu söylemek gerekirse, heval Mazlum kaygılarında haksız değil. Senin söylediklerin de yabana atılmaz. Mantıktan uzak değildir demek istiyorum. Başka türlü nasıl davranalım diye ne kadar düşündüysem, söylediklerinden farklı aklıma gelen bir şey olmadı. Çok duyarsız olmadığımı da herkes bilir. Bugüne dek, küçük keyfiyetlere tenezzül etmedim. Başta benim de kaygısından kendimi kurtaramadığım, tehlikeyi çağrıştıran en ufak bir iz olsa, duracağımız bir dakikanın bile sakıncası kuşkusuzdu. Bizi burada tutan zorunlu sebepler olmasa, işimizi bitirdiğimiz gibi geri dönecektik. O zaman fazladan duracağımız bir anın dahi anlamı olmazdı.’

Şahin’in de bu sözleri üzerine Mazlum, yapacağı fazla bir şeyin kalmadığını anlamıştı artık. Kendini bir düşünceye ikna edenleri, başka bir şeye ikna etmenin ne kadar zor olduğunu biliyordu. Daha fazla ısrar etmeyi, boşa gidecek bir çaba olarak görüyordu. Aşırıya kaçan bir ısrarın, kendisi hakkında iyi bir izlenim yaratmayacağını da düşünüyordu. Şahsi bir kaygı ve korkudan bunu yapmadığını, o zaman nasıl anlatabilecekti? Arkadaşlarının, kendisinden deneyimli ve tecrübeli olduklarından kuşku duymuyordu. Hatta bunu kendisine, söz arasında hatırlatmaktan da geri durmuyorlardı. Ama bu tecrübenin onlarda aşırı bir güven oluşturduğunu, aşırı güvenin de büyük ölçüde kaygıları öldürdüğünü görüyordu. Daha önce de davrandıkları gibi davranmaktan çekinmemek, kendilerinin de önleyemediği bir alışkanlık olmuştu. Alışkanlık bir kene gibi yakalarına yapışmış, onları bırakmak istemiyordu. Alışkanlığı, yapıştığı yakadan kurtarmak ise, dünyanın en zor işiydi. Bir anda öldürmeyen, ama adım adım ölüme yakınlaştıran bu tatlımsı hastalığın kolay kolay tedavi olmaya gelmediğini biliyordu. Kendi kendine, ‘Alışkanlık, bir işi tam başaracağın sırada, pusuda gizlice bekleyip arkadan kelleni koparmaya gelen bir hainden farksızdır. Boynunun üstünde kılıcını sallayan, her an vurmaya hazır, görünmeyen bir cellat gibidir. Zamanla hassasiyetimi öldürecek bu düşmanımdan kendimi koruyabilecek miyim?’ demekten de kendini alamıyordu.

Arkadaşlarının yüzüne bakıp görmek istiyordu. Karanlık, gözlerinin ışıklarını daha açılmadan söndürüyordu. Kendini, onların yerine koymaya çalışıyordu. Onları anlamazlık etmiyordu. Kendi kendine ‘Onlara, kendimden daha fazla güven duyduğumdan eminim, sevgimi de anlatmaya hiç gerek görmüyorum. Kendileri de benden yana aynı duyguları taşırlar. Sorun, aralık bırakılan kapının nasıl kapatılabileceğidir.’ deyip düşünmeye devam ediyordu.

Uykusu başına vurmaya başlayan Hasan, Şahin’in söylediklerinden sonra sessizliğe düşen Mazlum’un ikna olmaya doğru gittiğini düşünerek, ‘İkna olma doruğuna götüren yolun son işaretini de ben göstereyim.’ dercesine, ‘Heval Mazlum, yerinde olsam tasalanmaya hiç gerek duymam. Adım gibi biliyorum ki, sorun teşkil edecek bir şey çıkmaz. Yağmur diner, sabah erkenden kalkmayı bilirsek, işimizi bitirdikten sonra gecikmeden çekip gideriz.

‘Sizden farklı bir şey dememe gerek yok sanıyorum. Ne için tasalandığımı da anladığınızı düşünüyorum. Kendimi sizden farklı düşürecek bir konuma götürmem. Deneyimleriniz, size böyle davranmanın aykırı olmadığını söylüyorsa, bana düşen de tabi olmayı bilmektir. Bu tür meseleler de ayrı düşünüyor olmamız, bizi farklı davranmaya götürmez. Sorun ne olursa olsun, birlikte davranmayı başarmak, her zaman esas aldığım bir özellik oldu. Kendimi, bizde bir kültür olmaya başlayan bu özelliğin dışında tutacak değilim.’

Şahin, Mazlum’un yumuşadığını, ama daha ikna olmadığını biliyordu. Söylediği sözlerin, saygı duymayı bilen bir zekadan geldiğini anlamakta zorlanmıyordu. Birlikte göreve çıktıklarından bu yana gösterdiği davranış olgunluğuna hayran kalmıştı. İçtenliğinden tereddüt etmiyordu. Birbirini tanımaya başladıkları andan itibaren, bütün samimiyetiyle ne kadar da kaynaşmayı başarabilen biriydi. Yorulmak nedir bilmeyen, içi sevgi ateşiyle dolu bu adanmış delikanlı ruhu kıskanmamak elde miydi? Duyarlılığı, kendini sorumlu görmeyi bilen o asil duygudan geliyordu. Kendi kendine ‘Koşullar elveriyor olsa, onun karşısında duyarlı olduğu şeyi yapmanın dışında bir şey yapıyor olmazdık.’ diyordu. Aldığı her nefesi onunla paylaşma, ruhunu onun ruhuna katma isteğiyle seslendi Mazlum’a.

‘Heval Mazlum, biraz uyuyup dinlensek iyi olmaz mı?’

‘Bundan başka yapacağımız bir şey olmadığına göre, olmaz demem tabii ki.’

‘O halde yatacak daha iyi bir köşe bulalım.’

Şahin sözlerini bitirir bitirmez ayağa kalktı. Mazlum’dan sonra, uyuklamaya başlayan Hasan da ayağa kalktı. Şahin ellerini kendine destek yaparak sola doğru adım adım ilerledi. Önüne çıkan yukardan aşağıya doğru düzenli kesilmiş kaya parçasına elini dayadığında, bunun mağaranın arka soluna açılan bölümün kapı duvarı olduğunu fark etti. Ayağını eşikten içeri atıp birkaç adım gezdiğinde, içinde gezdiği yerin duvarları sıvalı güzel bir odadan farklı olmadığını anladı. İçine girdiği odadan çıkıp arkadaşlarının yanına gelince çok güzel bir oda bulduğunu söyledi.

Hasan ‘O zaman ne bekliyoruz?’ deyince, ardarda, el yordamıyla odaya doğru adım adım yürüdüler. Şahin’den sonra Hasan girdi. Mazlum, bu bölümü oturdukları yerden daha güvenli buldu, ama yine de rahatlayamıyordu.

Şahin oturunca, ‘Heval Mazlum, gel seni aramıza alalım, nasıl sobaya döndüğümüzü görürsün.’

‘Araya heval Hasan girsin, onun benden daha fazla ihtiyacı vardır.’

‘Yoldaşım orayı sen kazandın, ben hakkımdan fazlasını almam.’

Hasan bu sözleriyle daha yatmaya başlamadan havayı hafifçe ısıtmaya çalışıyordu. Mazlum ne ettiyse, kenarda yatmayı kabul ettiremedi. Bir yandan Şahin, bir yandan Hasan, onu araya alıp sabaha kadar daha sıcak tutmak istiyorlardı. Kendileri gibi, onun bu koşullara daha uyum gösteremediğini düşünüyorlardı. Koşullara alışıp dayanıklı hale gelene dek, kendisine karşı duyarlı davranmalıydılar. Derisi kalınlaşıp onu sıcak tutan bir örtü haline gelmedikçe, onu yalnız başına soğukların insafına bırakamazlardı. Gerekirse kollarını, ona yorgan yapabilmeliydiler. Üstüne örtmek istedikleri kolları, koruyucu melek sevgili ananın şefkat suyuyla yıkanmış sıcak yorgan gibiydi. Koşullar karşısında tam olgunlaşmayana dek, onu bildiği gibi davranmasına terk edemezlerdi.

Mazlum, arkadaşlarının kendisini araya alarak daha sıcak tutmak istediklerini biliyordu. İçinden, ‘Hasan’ın buna benden daha fazla ihtiyacı var.’ diyordu. Bünyesinin, Şahin ve Hasan’ınki gibi yıpranmamış ve daha sağlam olduğunu düşünüyordu. Kendini, bundan çok daha zor koşullara göre hazırlamıştı. Bu geceyi, daha zor koşulları aşmada sadece deneyim veren bir basamak olarak görüyordu. Öncesinde de yaşadığı zorlu günleri, bundan farklı değerlendirmemişti.

Kendi kendine ‘Devrimcilik, en zor olanla başa çıkmak değilse nedir? Bir devrimci, hele hele Apocu bir devrimci, en zor olanı ayaklarının altında çiğnemeden kendi gücünden şüpheye düşmelidir. Güç, en zor olanın tepesinde kurulan bayraktır. Aklım ve yüreğimle, zor olanın tepesinde özgürlüğümün rüzgarıyla sallanan irademin bayrağını dikmedikçe, kendime güç sahibiyim diyebilir miyim?’ demeyi de unutmuyordu.

İstemeye istemeye Şahin ve Hasan’ın arasına girmek zorunluluğundan kendini kurtaramamıştı. Sırtüstü uzanıp gözlerini, mağaranın göremediği tavanına dikmişti. Ona sırtını verip habire sıkıştırmaya başlayan arkadaşlarının arasında kısılıp kaldığından hareket edemiyordu. Ona sırtını veren Hasan’ın titremeye başladığını sarsıntısından anlıyordu. Hasan, titremeye devam ettikçe, Mazlum’un ruhuna tarif edemediği bir sıkıntı giriyordu. Sonunda dayanamayıp ‘Heval Hasan yerimizi değiştirelim’ deyince, Hasan, ısıtmaya çalıştığı havadan düşmemiş gibi, ‘Ne o, terledin mi yoksa?’ dedi. Mazlum, aynı havayla, ‘Hem de nasıl?’ diye karşılık verince Hasan, ‘Elbiselerinden vücuduna dökülen yağmur suyu, seni yanıltmaya başlamış demek ki.’ dedi.

Mazlum, ‘Bu kadar da kolay yanılmaya gelmem, hele bir araya gir, kendin gözlerinle gör.’ deyince Hasan bu sefer ciddileşerek, ‘Yoldaş bırak da biraz uyuyalım.’ diye karşılık verdi. Mazlum, bu defa ısrarından vazgeçmeye gelmiyordu. ‘Ben kalkıyorum, araya girmezsen uzanıp yattığımı göremezsin.’ diyerek aradan çıktı. Daha fazla ısrara karşı koyamayan Hasan, ‘Belanı cinler bile görmesin. Şimdi rahatladın mı?’ deyip Mazlum’un kalktığı yere geçti. Mazlum, ‘Bundan daha iyi nasıl rahat olabilirim?’ deyip Hasan’ın yerine geçti. Hasan’ın yaptığı gibi, aynı şekilde ona sırtını dayayıp sıkıştırdı. Hasan’ı sıcak tutmak için sırtıyla sıktıkça, vücudunun ısısı, onun vücuduyla birleşiyordu.

Hasan buna direnmişti ama pek memnun kaldığı da söylenemezdi. Birbirini korumak için dayatmada bulunmadıkça, başarılı olamıyorlardı. Birbirini korumanın dayatmasında bulunmadan da rahat edemiyorlardı. Şahin, onu kendine çekip götüren tatlı uykuya dalmamak için kendisiyle kavga etmeye gerek duymadı. Kucağına atladığı gibi, yumuşayıp içinde erimeye başladı. Vücudunun altındaki soğuk kaya, yumuşak süngerin sıcaklığına bürünmüştü. Sırtını kayanın üstünden çevirip Mazlum’un sırtına sıkıca dayayan Hasan, sırtından teninin içine hoş bir sıcaklığın girmeye başladığını hissetti. Vücudu, sert taşlarla dövülmüş gibiydi. Üstüne ağrının çökmediği bir tarafı yoktu. Altındaki soğuk kayanın sertliği ile vücudunun sertliği arasındaki farkı ayırt edemiyordu. Sertleşen vücut, kayanın sertliğini hissetmeye gelmiyordu. Sırtından etine giren sıcaklıktan başka hissettiği bir şey yoktu. Aklını kurcalayacak bir şeyleri düşünmenin zamanı değildi. Açılmak istemeyen göz kapakları çoktan birbirine yapışmıştı. Mazlum sırtını Hasan’a dayayıp başını yüzünün sol yanını kapatacak şekilde elinin üstüne bırakmıştı.

Göz kapakları kapanmak bilmiyordu. Karanlığın içine diktiği gözlerinin önüne, aydınlıkta beliren görüntüler geliyordu. Gözlerinin önünde konuşan görüntüler, usulca kulaklarına fısıldayıp içine sıkıntılar bırakıyordu. İçine yavaş yavaş dalmaya başlayan sıkıntıları içinden çıkarıp atamıyordu. Onu sıkıntılarından kurtarsın diye içine bütün iyi niyetlerini bırakıyordu. İçeri dalmaya başlar başlamaz, sıkıntının ekşi yüzüyle karşılaşan niyetler, korkudan titreyip gerisin geri kaçıp gidiyorlardı. Arkadaşları, içlerine iyi niyetlerini ondan daha başarılı bırakmışlardı.

İçlerine oturmaya başlayan iyi niyetin barış melekleri, onlara rahat olmalarını, hiçbir şeyin olmayacağını söylemişti. Peki, kendisine neden böyle söylemiyorlardı? ‘Onlarınki iyiliğin melekleri de, benimkiler kötülüğün şeytanları mıdır yoksa? Her ikisi de farklı yüzler takınan kardeş melekler değil midir bunlar? Kötülüğün şeytanı, iyiliğin meleğine, iyiliğin meleği de kötülüğün şeytanına nasıl da dönüşüp dururlar sürekli?’ diyordu.

Bir melek ilk anın sıkıntısı, bir melek de son anın sıkıntısıydı. İyiliğin meleği, bazen ‘Rahat ol, bir şey olmaz’ deyip yatırır, sonra da, büyük felaketin sıkıntısını getirirdi. Adı şeytan da olsa, ilk sıkıntının meleği de, kafanın içine şiddetli tokmağını vururdu. ‘Ama büyük sıkıntının önüne geçmeyi ben başarabilirim’ diyordu. İlk anın kötü şeytanı, son anın iyi meleği olurdu. İlk anın iyi meleği de, son anın kötü şeytanı. Bunları zamanında gerçek yüzleriyle fark etmek, herkes için neden olmaz olan bir şeydi? Yoksa bunlar, her zaman gerçek yüzleriyle kendini göstermekten korkan melekler miydi? Bunların doğru zamanda, doğru konuştukları görülemez miydi? İyi görünen kötü, kötü görünenin de iyi maskesine büründüğü an, görünmeye en yatkın oldukları an değil midir? Bu anda yapabileceğin en doğru şey, gerçek yüzün üstündeki maskeyi kaldırmak ve bakabilmeyi başarmaktan başka nedir?

Düşündükçe, içindeki sıkıntı artmaya başlıyordu. Arkadaşlarının içine yerleşen iyilik melekleriyle, kendini kandırmaya gelemiyordu. Ama bir gecelik de olsa bu iyilik meleklerinin konuğu olmaktan başka bir yol da bulamıyordu. İçindeki sıkıntıyı arkadaşlarına yansıtmamak için, elinden ne geliyorsa yapmaya çalışıyordu. İçindeki sıkıntıyı yansıtarak arkadaşlarını rahatsız etme hakkını kendinde görmüyordu. Birbirlerine karşı, yüreklerine yerleşen kutsal ananın sevgisinden şüpheye düşmüyordu. Bu sevgiyi zedeleyen en ufak bir davranışta bulunmayı, affedilmez buluyordu. Hatalar olsa bile hoş görüyle karşılamayı, bu sevginin gereği sayıyordu. Aralarında bir nehir gibi akıp giden bu sevgi suyuna atılarak rahatlamaya çalışıyordu. Kendisinden bir farkı olmayan arkadaşları gibi, gözlerine uyku getirmek istiyordu. Ama kapatmaya çalıştığı gözlerini kapatmayı başaramıyordu.

Sudan yeni çıkmış giysilerinin içinden tüm vücuduna zemherinin soğuğu düşüyordu. Vücudunu yalayan dayanılmaz soğuk, kemiklerinin içine kadar işlemeye başlıyordu. Üst üste sakince oturmayı başaramayan dişleri şakırdayıp birbirini parçalamaya çalışıyordu. Vücudu, elektrik şoklarının altındaymış gibi sarsılıyordu. Zangır zangır titrediğini, ilk defa fark etmişti. Daha önce, niye böyle titremediğine şaşırmadan edemiyordu. İlk defa, suya gömülü giysilerin içinde yatmak zorunda kaldığından mı böyleydi? Anlamaya çalışıyordu. Bünyesinin, bunun daha ağır olanını da kaldırabilecek güçte olduğunu düşünüyordu. Onu titreten bu türden soğuklara dayanamayacak adam olmadığını biliyordu. Zor olana dayanmak, kolay olmayanı başarmak yolunda karşılaştığı bu türden şeyleri, hayatının deneyimlerine kattığı bir kazanım sayıyordu. Bu da, o kazanımlardan bir tanesiydi sadece. Kupkuru ve sımsıcak giysilerinin içinde yatmak, herkes için aynı şeydi. Ama buz kesilen suyun içinde yatmanın ne demek olduğunu anlamak gerekirdi.

Etini bıçak gibi kesen soğuğun içinde gözlerini kapatabilmek, az şey değildi. Arkadaşları, bunu çoktan başarmışlardı. Kefiyeleri suydu, yelekleri, gömlekleri suydu, şalvarları, çorapları, ayakkabıları suydu... Üzerlerinde sudan olmayan bir şey yoktu. Ama yine de, deliksiz tatlı uykunun sıcaklığına dalmayı başarmışlardı. Başlarının altındaki silahları, onlara yastık olmuştu. Gözlerini, bir süre kapalı tutmaya çalıştı. Nefesi, titreyerek gidip geliyordu. Hasan’ın sırtından sırtına akan sıcaklığı hissetmeye çalıştı. Vücudunun her köşesine kan taşıyan damarlarını, gelen sıcaklığa açtı. Damarlar, aldığı sıcaklığı bütün vücuda göndermeye başladı. Üstündeki ağır yorgunluğu, yeni hisseder gibiydi. İçinden uyuyup dinlenmek geldiğini yeni anladı. Bir süre kapalı tuttuğu gözlerini yeniden açtı. Üstüne gelmeye başlayan güzel uykuyu kovmamalıydı. Korkutup kaçırtmamalıydı. Kendisine açtığı sıcak kucağını reddetmemeliydi. Ama, onun sıcak kucağına atılırken, uyanık bırakacağı hislerini yitirmemeli, uykunun kollarına atılıp teslim olmalarına izin vermemeliydi. Sırtıyla Hasan’ın sırtını daha da sıkıştırmaya çalıştı.

Kaygılarının ayakta kalmasını emrederek göz kapaklarını üst üste bırakmaya başladı. Kapanan göz kapakları, bu defa açılmak istemedi. Karşılıklı özlem dolu iki sevgili kardeş gibi birbirine sıkıca sarıldılar.

Saman kılçıkları, elbiselerinden dökülen suyun üstünde yüzmeye başlıyordu. Bir zamanlar dikdörtgen kesilen bu kaya odasının samanlık olarak kullanıldığı, suyun üstünde yüzen saman kılçıklarından anlaşılıyordu. Sahibinin zamanında çekip götüremediği samanın kalan kısmını, yıllarca karınca kervanları taşımıştı dışarıya. Köşelerde, çıkıntılarda gizlenip kalan birkaç kılçığı da, taşımaktan yorulmayacaklardı. Onlar, birkaç delikten ibaret olan kendi dünyalarının yorulmayan işçileriydi. Koca evrenin, yorulabilen işçilerine karıştıkları yoktu. Yardıma koşmadıkları gibi, desteklerine de ihtiyaç duymuyorlardı. Herkes kendi işini yapsın, kendi işinin yorgunluğunu görsün havasındaydılar. Her zaman dışardan içeriye, engelsiz, sağlam bir yol hattını yapmışlardı. Bir engelle karşılaşmadan üstünden yıllarca saman taşıdıkları yolu onarım derdinden de muaftılar. Sadece gündüz değil, gece de kullanmaktan vazgeçmedikleri bir yoldu. O gece ise, dışarıda başlayıp giden yollarına su basmıştı. Suyun üstünde yüzdürecek gemileri de yoktu. O gece, suyun çekilmesini beklemek zorundaydılar. Tıpkı mağarada onlar gibi yük taşımaya gelen o gece misafirlerinin, suyun çekilmesini bekledikleri gibi.

Uyku meleklerinin sıcak kolları, vücudunu yalayan keskin soğuğu hissettirmiyordu Şahin’e. Hasan, suyun içinde olduğunu, altında, üstünde soğuk ve sert bir kayadan başka bir şeyin olmadığını çoktan unutmuştu. Mazlum da, etini bıçak gibi kesen soğuğa, nasıl olduğunu anlayamadan kendisini alıştırmayı başarmıştı. Hasan’ın ‘Zamanla nasıl alışmaya başladığını, kendin de anlamayacaksın.’ dediği şeyin kendisi miydi doğrulanan?

Fakat şimdi bunu düşünüp yargısını verecek zaman değildi.

 

 

Zor duyulur soluklarının sesinden başka, kendilerinden yükselen bir ses yoktu. Burun deliklerinden çektikleri havayı, içlerinde ısıtarak dışarı veriyorlardı. Verdikleri nefeslerinden yükselen sıcak buhar kabarcıkları, havada uçuşup mağaranın tavanlarına yapışıyordu.

Gecenin yarısından fazlası arkaya yuvarlanmıştı. Şafağın gelmesini bekleyen kısmı, durmadan önüne bakıp ilerliyordu. Gök baba ile yer ana, gece boyu sere serpe oynadıkları aşk sahnesinden yorulmuş gibiydiler. Karşılıklı kollarını bellerine dolayıp birbirlerine son öpücüklerini gönderiyorlardı. Kendilerini, uzun bir ayrılığın son vedasına hazırlıyorlardı. Dökülen damlacıklar, başlayacak ayrılık hasretinin gözyaşlarından başka bir şey değildi. Sevinç ve burukluk, iç içe yaşanıyordu. Çılgınlıkları başlarından uçmuş, uysal iki kuzucuğa dönüşmüştü. Kolları birbirinden kesilince, elleri havadan inmeyi bilmedi. Uzaklaştıkça, arkaya dönüp birbirlerine el sallıyorlardı.

Kesilen bulut parçalarının arasından, parıldayan yıldızlar yüzlerini göstermeye başlıyordu ve vedalaşan bulutlar durup kederlenmek istemiyordu. Sevdalısından hızla uzaklaşıp, kaybolmak istiyordu. Çünkü yüzüne baktıkça, içi parçalanıyordu. Üstüne, dayanılmaz acılar hücum ediyordu. Bundan bir an önce kurtulmak, görünmezliğin kucağına atılmak istiyordu. Ve gökyüzünde yıldızların sevinç bayramı başladı. Yüzlerce, binlerce, milyonlarcası çıkmıştı gökyüzünün meydanına. Baştan başa kurdukları şehirlerin, gök ışıklarını yakmışlardı. Parıldayan yıldızlar, gökyüzünün yüreğini sevinçle dolduruyordu. Aklı başına geldiğinde, yüreği böyle sevinçle doluyordu işte. Ve göklerin gerçek sevinci, bütün dikkatleri kendine çeken yıldızların büyük kraliçesi Seher Yıldızı da geliyordu. Büyük şenlik, onun gelmesini bekliyordu zaten. Şenliğin son dansını, öldürten cazibesiyle tek başına oynayacaktı. Ve bütün yıldızlar, onun dansını izlemeye dalarken, gölgesinde kaybolup gideceklerdi.

Alacakaranlık, yerini sabah güneşinin aydınlığına bırakmaya hazırlanıyordu. Gece şenliğinin yorulan yıldızları, bir bir ışıklarını söndürmeye başlıyorlardı. Gece boyu karanlıkta dövülen yapraklar, kendilerini silkeleyip, bedenlerinin üzerinde aralıklı dizilen incecik kılçıkların kanalcıklarında kalan son damlaları, yere dökmeye başlıyorlardı. Korkuyla geçirdikleri gecenin, yarım kalan uykusundan uyanan sevimli kuşlar, yuvalarının önüne gelip, pırıl pırıl gökyüzünün kanatları altında kendilerine kucak açan yemyeşil cennetlerine koşmaya hazırlanıyorlardı. Yağmurun şamarları altında boyunları bükülen rengarenk çiçekler, kendilerine gülümsemeye gelen güneşe, bütün gece acımasızca nasıl ezdirildiklerini anlatabilmenin heyecanını yaşıyorlardı.

Awal, kendisini görmeye gelecek bir şafağı daha, suskunlukla bekliyordu. Virane olalı beri, kaç koca yıl oldu, sesini duyan olmadı. Kendisini, kollarının arasında tutan anası Çırav da küskündü. ‘Beni kollarının arasında bağlı ve çaresiz tutarak soysuzun sopsuzun ayaklarının altında neden çiğnettin?’ der gibiydi.

Çırav, Awal’ın neden dilsizlere döndüğünü, dilsizliğinin altında hangi dilden söylediğini biliyordu. Çünkü, onun yaşadıklarına, gördüklerine tanık olan kendisinden başkası değildi. Onlarca yıldan bu yana, Awal’ın yaşadığı acı günlerin tek tanığı kendisiydi. Onu, çok uzun yıllar sahipsizliğe zorlamışlardı. Sahiplerini vurup çok uzak diyarlara, sürgünlere yollamışlardı. Yıllar sonra da, kalan bütün sahiplerinden etmişlerdi onu. O günden bugüne, kendi içine çekildi. İçinde yanıp kavruldu, ama bir defa dahi olsun sesini çıkardığını gören olmadı.

Çırav, delirten suskunluğuna katlanmayı öğrenmişti. Omuzlarından indirdiği kollarını, sımsıkı beline dolamıştı. Eteklerinde oturtup onun konuşmaya başlayacağı bir günü sabırla bekliyordu. ‘Sen suskunluktan yorulup çatlamadıkça ben de sana kollarımı sarıp eteklerimde oturtmaktan yorulmayacağım.’ diyordu.

 

...

 

Tan yerinde, önündeki karanlıkları paramparça edip dağıtan güneş, kıpkırmızı bir ateş topu gibi başını kaldırıp kızıl ışıklarını Çırav’ın tepesine kondurduğunda, Çırav dehşete kapıldı. Omuzlarının üstünde yüzlerce, binlerce asker dizilmişti. Yüzlercesi, Awal’ı saran kollarına basıp aşağıya iniyordu. Zirvenin tam üstünde ağır makineliler, katuşalar, yüz yirmilik havanlar kurulmuştu. Etrafı siyah bir şeritle çevrili büyük beyaz teleskopun üstündeki gözcü, gözünü teleskopun arka merceklerinden ayırmıyordu. Vadinin içindeki incecik bir ot taneciğini bile avuçlarının içindeymiş gibi görüyordu.

Kor bir ateş parçası gibi yükselen güneşin ilk kızıl ışıklarını kondurduğu zirvenin arka yüzünde kurulmuş çadırında oturan binbaşı, parmaklarının arasındaki sigarasına son yudumunu vurup söndürdükten sonra dışarı çıktı. Kısa kesilmiş, ağarmaya yüz tutan saçlarını tombul parmaklarıyla düzelterek yürüyordu. Parmaklarını, saçlarının üstünden indirdikten sonra, sinek kaydı tıraşlı yüzünü sıvazlıyordu. Etrafında dik duran askerlere fır dönen gözleriyle, kaşlarının altından kaçamaklı bakışlar fırlatıyordu. Tombul gövdesinin üstünde durduğu yüksek ayakları, kendisinden beklenmeyen bir çeviklikle yürüyordu. Askerlerin önünden geçerken, yüreklerine heybetinden korku salmak için yüzüne ciddi ve sert bir ifade bırakıyordu. Binbaşının kendisine doğru geldiğini gören gözcü, teleskopu bırakarak ayaklarını birleştirip kazık gibi yere çakılıyordu. Binbaşı kendilerini geçtikten sonra biraz rahatlayan askerler, içlerinden kuyruklu küfürler savuruyordu. Binbaşının bunları duymak istediği yoktu, istese de duyacak kulaklara sahip değildi.

Kızıl ışık demetleri zirveyle buluştuğunda, Çırav’ın zirvesinden aşağıya doğru iki kol biçiminde köyü saran yüksek sırtlardan, yüzlerce asker inişe geçmişti. Ulaştıkları her stratejik yeri tutmayı unutmamışlardı. Arkalarında, güçlü savunma hatlarını oluşturmuşlardı. İzci ve gözcülerin içinde yer aldığı ilk kollar, mağaranın üstündeki kayalıklara ulaşmışlardı. Ulaştıkları yerleri, dikkatlice arayıp tarıyorlardı. Hedefe yakınlaştıklarını biliyorlardı. Nereden geldiği belli olmayan bir mermi, her an kendilerini bulabilirdi.

Ta Adapazarı’ndan buralara kadar gelen yakışıklı gözcü asker, uzaktan yakından gördüğü her kıpırtıya, gözlerinin önüne getirdiği dürbünü dikiyordu. Evde onu çok seven bir anası ve onun yolunu dört gözle bekleyen bir de güzel sevgilisi vardı. Ağabeyleriyle kurdukları işi düşündükçe, kendisini bekleyen parlak geleceğin hayaline dalıyordu. Kız kardeşi Ebru, bu yıl liseyi bitirecekti. Daha liseyi bitirmeden, üniversite sınavı hazırlıklarına başlamıştı. ‘Ebru güzel kızdı, akıllıydı, bir de üniversiteyi kazanabilse tamamdır.’ diyordu. ‘Bu vatan haini teröristlerden bu sefer de yakayı sıyırabilirsek, bir ay sonra evdeyiz.’ diyordu.

Çıktığı operasyonun, son operasyon olması umuduyla doluydu. Daha önce de, bu türden operasyonlara kaç defa katıldığını hatırlayamıyordu artık. İçinde olduğu birlik, özel eğitilip yetiştirilmiş özel operasyon birliğiydi. Bu operasyona katılan askerlerin tümü de, bu özel birliklere ait askerlerdi. Aralarında, özel birliklere ait olmayan asker yoktu. Siirt’in Komando Tugayı’nda, kendilerinin özel bir statüleri vardı. Kritik ve işin hızlı bitirilmesi gereken bu türden operasyonlara sürekli kendileri katılırdı. Bu gece buradaysa, başka bir gece daha değişik bir yerde olabilirdi. Çıktıkları her operasyon, çatışmayla biten operasyonlar değildi. Bazı operasyonlarda temasın hiç yaşanmadığı da oluyordu.

‘Sesimi duy Allahım. Bu operasyon da, o operasyonlardan biri olsun. Bu sefer de sevdiklerimden alıkoma beni’ deyip kendini teskin etmeye çalışıyordu. Çıktığı buna benzer her operasyonda, bir türlü sevdiklerini aklından çıkarmıyor, onlardan bir an dahi kopamıyordu. Çıktığı operasyonlarda, üstüne ölümün kabusları çöktüğünde, sevdikleri kendisiyle konuşup, onu kurtarmaya geliyorlardı sanki. ‘Kefeni bu defa da yırtmayı başarırsan, bitti sayılır anacığım.’ diyordu. Kayalardan inen her çatlak, gözlerinin önüne gelen her gedik yüreğini ağzına getiriyordu. Önüne çıkan her çalının arkasında, biri varmış gibi geliyordu kendisine. Her adımını, üstüne çevrili namlunun altında atıyordu sanki. ‘Ya önden değil de, arkadan gelirse. O ateş çekirdeği gelip, tam ensemin üstüne konarsa ne olur? Bu arkadaki orospu çocuğu mu koruyacak beni? Yoksa beni herkesin önüne verirken, kendisi en arkada, ta o tepenin başında çadırının içinde ayak ayak üstüne atıp, kahve ve sigarasını keyfince içen o pezevenk mi?’ diyordu.

Attığı her adımda, bir önüne, bir de arkasına bakıyordu. Kalbi, göğüs kafesini patlatmak üzereydi. Nefesinin kesildiğini sanıyordu. Gözleri, şaşkın şaşkın bakıyordu. Nereye, hangi tarafa bakacağını bilmiyordu. Bacakları tir tir titriyordu. Ensesinden aşağıya soğuk terler dökülüyordu. Kayışını boynuna taktığı M-16 silahını elleriyle zor bela kavrıyordu. Dürbününün kayışını da boynundan çıkarmıyordu. Çıkarırsa, ikisini de aniden yere düşürecekti. Dudaklarını üst üste indirmeyi başaramıyordu. Kendi içinde tanrısına yüzlerce, binlerce dua okuyordu. Adım atıyordu, ama bacakları onu götürmek istemiyordu. Kendini arkada bırakıp esmer yüzlü Karslı Orhan’ın öne geçmesini istiyordu. Bu öncü kolun içindeki teğmen, herkesin arkasındaydı. ‘Kendimi öne verirsem, arkayı kim getirecek? Bu korkaklara güven mi olur?’ diyordu. Kendisini, kimsenin sevmediğini biliyordu. Herkes onu, ‘Konya’nın çingenesi’ diye tanıyordu. Lakabı, Arsız Çingene’ye çıkarılmıştı. Simsiyah yüzünden öfke eksik olmuyordu. Ağzı, küfür torbasıydı. Ona, yalan kumkuması diyenler de vardı. Yapmadığını da, yapmış gibi göstermekten haz duyuyordu. Operasyon dönüşlerinden sonra, arkadaşlarının arasında hep kendini en öndeymiş gibi gösteriyordu. Önü, arkadan yürüterek ilerlediğini kimseye söylemiyordu. Mağaranın üstündeki son kayalığa ulaşmışlardı. Son kayalığın üstüne düşen bir önceki kayalığın dibini tarıyorlardı.

Etrafındaki incecik gri bulut tabakasını parçalara bölüp mor, koyu kızıl ve eflatun renginden muhteşem bir resim çizen güneşin gönderdiği kızıl ışıklar, zirvenin arka yüzünü okşamaya devam ediyordu. Kendini mağaranın içine kapatan gecenin karanlığı, çıkmak istemiyordu. Hasan, uykuya daha demin dalmış gibiydi. Onun sıcak kollarına, yeni yeni sokulmaya çalışıyordu.

Mağaranın altında bulunduğu kayanın üstündeki çalıların önünde çömelen yakışıklı gözcü, gözlerinin önüne dürbününü getirerek aşağıları inceden inceye tarıyordu. Karşıdaki sırttan inen askerler de kendilerini aşağıya doğru bırakmaya başlamıştı. Öncü kolları, köyün karşı yamacından köyün altına doğru iniyorlardı. Köyün altından yukarıya doğru, arada geniş bir boşluk bırakmışlardı. Küçük dere suyunun içinden geçtiği o boşluğu, şu an doldurmayı düşünmüyorlardı. Köyün altındaki aşağı vadide birleştikten sonra, avcı kolları biçiminde aşağıdan yukarıya doğru vadinin tümünü önlerine alarak çıkmaya başlayacaklardı. Gözcünün önünde yürüyen iri yarı, esmer yüzlü Karslı Orhan, mağaranın sağına düşen kayalığın aralığından aşağıya doğru kendini bırakıyordu. Arkasında onlarca asker de onu takip ediyordu. Soldan sağa uzunlamasına bütün kayalıkların üstünü tutmuşlardı. Mevzilenip sabitleştikleri her yerde, birer ağır makineli silah yerleştirmişlerdi. Ağır silahların yanında, lav silahları ve bomba atarlar da bulundurulmuştu.

Gece karanlığının üstüne çöktüğü mağaranın sessizliği bozulmuyordu. Şahin, uçarak kaybolup giden bulutların ardından, yağmurun kesildiğini fark etmemişti. Bulutların kaçmasından sonra, yıldızların başlattığı muhteşem ışık şenliğinin seyrine dalmaktan da geri kalmıştı. Açıldıkça genişleyip pırıl pırıl gökyüzünün, güneşin ışıkları içinde enginliklere indirdiği masmavi kanatlarından da haberdar olmamıştı. Uykunun iyi ve güzel melekleri, hala da gerçek yüzlerini göstermeye yanaşmıyorlardı.

Elindeki G-3 silahını ani reflekslerle ikide bir soluna, önüne doğrultan Karslı Orhan, mağaraya giden patikayı bırakmadan, yavaş adımlarla herkesin önünde yürümeye devam ediyordu. Hedef noktasına çok yakınlaştığını biliyordu. Tarif edilen kayanın altındaki patikanın üstündeydi. Beklediği mağara, her an önüne çıkabilirdi. Ellerinin, bacaklarının titreyişine hakim olamıyordu. Çenesi, yerinden çıkmak istiyordu. Dişleri, birbirini yemeye başlamıştı. Dolap gibi dönen kafasını durdurmayı başaramıyordu. Her zaman keskin bakan gözleri gittikçe kararıyordu. Nişanlısı Hanife, gözlerinin önünden çıkmıyordu. Terhis olduktan hemen sonra, davullu zurnalı, güzel ve unutulmayacak bir düğün yapacaklardı. Düğün salonlarını tutacak kadar paraları yoktu. Olsun, davullu zurnalı da muhteşemdi. Hem isteyen herkes gelip izleyebilecekti. O zaman ne kadar güzel bir düğün alayı kurduklarını, daha fazla insan görecekti. Kendisiyle gelini ve herkesin alkışları arasında nasıl dansa kaldırıldıklarını görüyordu. Bütün alkışlar, onların sevinçli kıvrak sallanışlarına çalıyordu. Birbirinin etrafında gülerek bir o, bir gelin nasıl da yorulmadan dönüp dolanıyorlardı. Ne görülmemiş, ne unutulmayacak büyük bir sevinçti o. Ama her şey, o an alıp verdiği son nefesinde donup kalıyordu. Dizlerinin çözülüşüne mani olamıyordu. Her tarafının buz tuttuğunu sanıyordu. İçinden, tek bir adım dahi atmak gelmiyordu. Ama adımını atmazlık da edemiyordu. Adımını durdurup, ‘Ben gidemiyorum.’ dediği an, ensesine arkadan onları itekleyen o Arsız Çingene suratlının kurşunu gelecekti. O soysuz, bunu bütün askerin gözleri önünde çekinmeden yapacaktı. Bununla da, öne yürümek istemeyen askere ibret olan şeyden nasıl çekinmediğini gösterip herkesin yüreğine daha büyük bir korku salacaktı.

Yüreği ağzında yürüyen Karslı Orhan, mağaradan on adım ileride duran bodur palamut ağaçlarının önüne geldiğinde çömeldi. Arkasındaki yakışıklı gözcü çömeldikten sonra, dürbününü gözlerinin önüne indirdi. Karslı Orhan, sağına-soluna ve arkasına da baktı. Üstündeki bütün kayalıkların tutulduğunu biliyordu. Arkasında onlarca, hatta yüzlerce asker vardı. Onlara bakıp, cesaret almak istedi. Ama bir türlü cesaret onlardan kopup kendisine doğru gelemiyordu. Hiçbirinin kendisinden bir farkı yoktu. Sadece arkada oldukları için, içlerinde ondan daha fazla rahatlık duyuyorlardı, hepsi o kadar.

Çırav’ın doruğundaki binbaşı, sigarası ağzında, gözlerini vadiye bakan teleskopun arka merceğine dikmişti. Askerin, hedef noktasına ulaşmaya başladığını görünce, dişlerini birbirine sıktı. Ağzındaki sigaranın kırmızı filtresi, dişlerinin arasında ezilmişti. Dudaklarının arasındaki yeni yaktığı sigarayı yere attı. Arkadaki kurmay yüzbaşı, binbaşının gördüğü bir şeylere heyecanlandığını fark etti. Binbaşı bir süre izledikten sonra, başını yukarı kaldırıp geri çekildi. Ruhundan yana gelen bir heyecan yokmuş gibi, rahat davranmaya çalışıyordu. Bu operasyonu da başarılı götüremezse, prestijinin yok olacağını düşünüyordu. Kaç askere mal olursa olsun, mutlaka başarılı bitirmek zorundaydı. Kendisinin vereceği zayiatın bir önemi yoktu. Önemli olan ‘Terörist’in, sağ ya da ölü ele geçirilmesiydi. ‘Ya bu vatan hainleri gelmekten vazgeçmişlerse?’ diye düşünmek bile istemiyordu, çünkü onların geldiklerini görmemişlerdi. ‘Bu lanet yağmur bırakmak istemedi ki!’ deyip duruyordu. Binbaşı geri çekilince teleskopun arka merceğine bu sefer de kurmay yüzbaşı indirdi gözlerini. Askerin, tarif edilen hedefe yakınlaştığını görünce gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Binbaşı, muhaberecisinin hazır tuttuğu büyük cihazın önündeydi. Çingene suratlı teğmen, cebinde tuttuğu cihazdan binbaşının sesini duyunca, cihazı hemen cebinden çıkarıp mandala basarak dinlemede olduğunu söyledi.

Binbaşı, ‘Gözümüz üstünüzde! Büyük ihtimalle gelmişlerdir. Haydi aslanım, göreyim sizi. Dikkatli olun ve başarın.’

‘Anlaşıldı, tamam komutanım.’

Teğmen, konuşması bitince cihazı tekrar cebine koydu. Hedef noktasına yakınlaştığını o da biliyordu. Karslı Orhan, çömeldiği yerde daha fazla durmaya cesaret edemedi. Arkada duran Çingene Suratlı’nın gözü üzerindeydi. Aralarında sadece on beş asker vardı. Kalkıp hedef noktasına doğru ilerlemekten başka çare bulamadı. Hedef noktasına giden patikanın üstündeydi. Ama tam olarak nerede olduğunu bilmiyordu. Çıplak ayakla dikenlere basar gibi yürüyordu. Kayanın ortasından içe doğru başlayan eğimi fark etmesiyle, yere çömelmesi bir oldu. Bunun, beklediği kabuslu mağara olduğundan kuşku duymuyordu. Bütün göstergeler bunun, o mağara olduğuna işaret ediyordu. Karslı Orhan’ın ani çöküşü, bütün parmakları tetiklerin üstüne getirmişti. Çingene suratlı da dahil, hiçbirisi heyecanını gizlemiyordu. Kendinden yola çıkan herkes, yanındakinin içinden o an nelerin geçtiğini biliyordu.

Bu heyecanlı bekleyiş sürdükçe, ruhlarında felaketli bir yıkım meydana getiriyordu. Korku, ellerini boğazlarına koyup sıkmaya gerek duymuyordu. Boylu boyunca gidip boğazlarında düğümleniyordu. Karınlarına korkunç sancılar bırakıyordu. Başlarını döndürüp gözlerinin kararmasına yol açıyordu. Vatanı, bayrağı, devleti, milleti, şeref merefi ne varsa, her şeyi bir anda unutturuveriyordu. Tanrıyı, anayı, babayı, kardeşi, bacıyı imdada koşmaya çağırtıyordu. O anda hatırlayıp yanlarında olmayı hayal ettikleri sevgilinin elinden suyu çekilip çatlamaya başlayan dudaklarının üstüne bir bardak soğuk su dökmek istiyorlardı. Peki onlar, kendilerini bu vatan borcunu ödemeye davullu zurnalı gönderirken, nelerle karşılaşacaklarını, başlarına nelerin geleceğini biliyorlar mıydı? Korkunun ruhlarında bıraktığı bir daha tedavi olmaya gelmez yaraları iyileştirecek dermanı bulabilecekler miydi? Şerefli devlet, bölünmez vatan onlara bu dermanı vermeye yanaşmak isteyebilecek miydi? Belleklerine kazılan unutulamayacakları, bir daha çıkarmaya gücü yetebilecek miydi? Onlar, korkunun ne tür bir şey olduğunu biliyorlar mıydı? Hayatlarında hiç korkuları yaşamışlar mıydı onlar? Elbette onlar, bunun ne tür dehşet saçan kırk ayaklı bir canavar olduğunu; ruhu, yüreği, beyni, hatta canı nasıl paramparça edip yerlere döktüğünü hissedemeyecek kadar korkusuz ve cesurdular. Ateş düştüğü yeri yakardı, onların çok uzağında olduğu yeri değil. Çok uzağında olup hiç de hissetmedikleri halde, ‘O ateşte biz yandık.’ diyenler, sadece büyük bir yalanı, hem de kuyruğu dışarıda sallanıp herkesin gördüğü bir yalanı söylemiş olurlardı.

Heyecandan tırnaklarına kadar bütün vücutları sızlayan, soğuk terler döken ve elleri tetikte bekleyen askerler, Karslı Orhan’ın bir an önce kalkıp mağarayı kontrol etmesini istiyorlardı. Belki de, hiç istemedikleri halde, istediklerini sanıyorlardı. Tek dilekleri, mağaranın içinde kimsenin olmamasıydı. Sanki içinde, ‘Terörist’ olsa, hatta öldürseler de, kendilerine bir faydası mı dokunacaktı? Tek istedikleri, delirten heyecanlı dakikaların üzerlerine indirdikleri kabustan bir an önce kurtulmaktı. Evet evet istedikleri sadece buydu. Ama önce Orhan’ın kalkıp kontrol etmeye başlamasını sabırsızlıkla bekliyorlardı. Orhan da, arkasında duran herkesin, bunu istediğini biliyordu. Çünkü bir şey olsa, önce onlara değil, kendisine olacaktı. Sabırsız istekleri de bir yana, bunu yapmak zorundaydı. Yapmaktan cayarsa, başına ne geleceği malumdu.

Çaresiz bir biçimde kalkıp mağaranın tam önüne geldi. Çömelip önce bir süre mağaranın içindeki sesleri dinlemeye çalıştı. Nefesini tutup kulaklarına gelecek sesleri olduğu gibi almak istedi. Mağaranın içinden kulaklarına küçücük bir çatırtı bile gelmiyordu. Derin bir nefes alıp, rahatlamak istedi. Nerdeee! Rahatlamak şurada dursun, kabus daha da büyümeye başlıyordu. ‘Ya tek başına bu karanlığın içine gir ve kontrol et.’ deseler diye düşününce aklı duracak gibi oluyordu.

Kendi aralarında işaretleşip lav silahını istediler. Önce lavla vurup ardından bombalamayı düşünüyorlardı. Çingene Suratlı’nın isteği de böyleydi. Simsiyah potinli ayaklar, mağaranın önünde gidip gelmeye başladı. Potinlerden yükselen sesler, küçük tıkırtılar biçiminde mağaranın içine dalıyordu.

 

 

Mazlum, uykusundan irkilerek uyandı. Önce bunun bir rüya olup olmadığını anlamaya çalıştı. Dikkatle dinledikçe, bunun ne olabileceğini anlamaya başlıyordu. Bunun rüyaya benzer hiçbir tarafı yoktu. Ne rüyası? Duyduklarını bir rüya olarak görecek kadar kendini unutmuş olamazdı. Hayır hayır, aklı tamamen başındaydı. Duyduklarının, hissettiklerinin tümünü eksiksiz algılayıp yargılayabilecek durumdaydı. Duyduğu sesler, gerçek seslerdi ve ayak seslerinden başka bir şey değildi. Hem de mağaranın o yanına, bu yanına koşarak gidip gelen ayak sesleri. Ayak seslerinin içinde, kendini pek belli etmek istemeyen kısık ve ürkek sesler de vardı. Dikkatle ve heyecan içerisinde süren bir uğraşın sesi olduğu anlaşılıyordu. Bu sesin peşinde koştuğu bir şey vardı. O şey de gelip mağaranın içine girdiğine göre, anlaşılmayacak hiçbir şey yoktu.

Kendi içi yanarak, ‘Kendi ellerimizle yaptık bunu. Dürüstlüğüne inandığımız ihanetin hançerine sırtımızı kendi ellerimizle açtık. Ey bozulmuş yürek, satılmış duygu, göz göre göre kendini bize inandırmayı nasıl da başarabildin? Kuşkudan uzak dürüstlüğümüz, saflığımız mı yumuşak geldi sana? Başkasının eline verdiği ucu zehirli hançerini sırtımızda bilemeyi, hangi zamanlardan beri öğrenegeldin? Bilincimizin göğsüne değil, inancımızın sırtına hançerini bindirirken, vicdanını hangi kahpeliğin kuyusuna indirmeyi başarabildin? Söyle kör bilinç, felçli beyin, irin deryasına batırılmış ruh, kendi soyunun evcil kekliği olmayı ne zamandan beri karar kıldın? Öttüğün sahte sesinle, içinde olduğun kafese, kendi türünün özgür varlıklarını da çağırırken, hiç mi utanmaya gelmedin? Kendini beş paralığın orospuluğuna yatıralı beri, kaç asır gelip geçti haberin var mı? Sırtımızdan indirdiğin kan bardağını tutup içerken, hangi lanetin batağına battığını fark etmedin mi? Söyle, iğrençliğin pus suyuna batırılmış çirkin yüz, neye benzediği belli olmayan şekilsiz cüce, ne zamandan sonra bir damla anlamaya geleceksin? İçine girdiğin kutsal meşe ağacının etini yiye yiye, bu defa da devirebileceğini mi sandın?’ deyip bütün dünya sesini duyacak kadar haykırmak istiyordu. Ama çıkaracağı en ufak bir ses, mağaradan çıkaracağı son sesi olacaktı. Bundan şüphesi yoktu. Başını, Hasan’ın kulağına eğip, dudaklarını hafifçe kıpırdatarak sessizce fısıldayarak kaldırmaya çalıştı.

‘Heval Hasan, heval Hasan!’

‘Ne var, ne oldu?’

Mazlum, tekrar fısıltıyla ona sessiz durmasını söyledi. Hasan şaşkınlığını üstünden atmaya çalışırken, Mazlum bu sefer de Şahin’in kulağına eğildi. Aynı fısıltıyla tek çağırışta uyanan Şahin de, ne olduğunu sorunca, ona da sessiz olmasını söyleyerek dışardan gelen sesleri, fısıltıyla, zor duyulur kısık bir sesle anlattı. Şahin ses çıkarmadan, aniden kendini toparlayıverdi. Hasan da ayaktaydı.

Şahin, eline karnasını alıp öne geçerek kendisini yavaşça takip etmelerini istedi. Mazlum elinde tuttuğu kleşiyle onu takip ediyordu. Hasan, sessiz bir hayalet gibi arkadan onları izliyordu. Mağaranın içindeki dört köşe düzenli açılmış bir odayı andıran bölümden çıkarak sakince mağaranın dışarıya bakan köşesinin ucuna gelip çömeldiler. Mağaranın önünde gidip gelen askerin ayaklarını, kendi gözleriyle görüyorlardı artık. Mağaranın içi, daha karanlık durmaya devam ediyordu. Ama dışarısı epeyce ağarmıştı. Mağaranın içine doğru birkaç adım atıp dikkatli gözlerle bakılmazsa, mağaranın arkası görülemezdi. Gözlerinin önünde duran her şey gerçekti. Şakaya gelir hiçbir yan yoktu. Olup bitenleri kendi gözleriyle görüyorlardı.

Hesapları alt üst olmuştu. Yola çıktıklarından beri her şey ters gitmeye ant içmişti. Ters davranmaya götürmek için karşılaştıkları her şey, onlarla savaşmaya başlamıştı. Yer, gök, yağmur, çamur, karanlık, yorgunluk, hatta iyi niyetleri bile onları yanlışa götürmek için çalışmıştı.

Yeni yeni hatasının farkına varan Şahin’in içinden kendini lime lime etmek geliyordu. ‘Bunca yıldan sonra, biriktirdiğin bütün tecrübelerine rağmen, bu hataya sen de mi düşeceksin Şahin? Kendinden bu kadar geçmiş olamazsın sen. Kendini unutacak, kaybedecek kadar aklın başından çıkmış olmamalıydı. Bize kurulan namertliğin karanlık tuzağını şirin kılacak kadar iknacı söyleyen içimdeki hangi sese kulak verdim ben? Sözüm, tuzağa ve tuzağı kuranlara değil, içimde kendini bu tuzağa kendini kapak yaparak tuzağı gözlerimin önünden silen o kör duyguyadır. Bu kör gözleriyle bile, bana oyun oynamaya kalkışan bu duygunun gözlerini, daha önceden neden açmayı başaramadım? Açılamayan o muydu, yoksa açamayan ben miydim? Bunu şu an düşünmeye bile vaktim kalmadı artık.’ deyip mahcup bir edayla Mazlum’un gözlerine bakmaya çalıştı.

Ama bir türlü bakamadı. Çünkü Mazlum’un gözleri, öylesine çok şey anlatıyordu ki, bakıp dayanmaya güç gerekti. Hasan’ın üzerine kovalarla buzdan soğuk su dökülmüş gibiydi. ‘Her şey, kandırmak üzere aşkla bana sarılan o duygunun içinden çıktı. O beni çağırdı ve ben de güle oynaya arkasından gitmezlik etmedim. Sadece gitmekle kalsam o da iyi. Arkadaşlarımı da, dayata dayata arkasından gelmeye zorladım.

Kulaklarıma üflerken, içimi ne kadar da ısıtabiliyordu. Isısıyla, donan yumuşak karnımdaki buzları eritirken, nasıl da sahiciliği oynayabiliyordu. Onun oyununa kendimi kaptırmayacak kadar ağır olmadığımı da, benden iyi biliyordu. Beni avuçlarının içine alırken, hafifliğime de şaşırmış olsa gerek. ‘Benim onu aldatmama lüzum yok, o zaten aldanmıştır.’ sözünü duyamayacak kadar sağır kesilmişim demek ki. Dürüstlüğün hangi kitabını karıştırmıştım ki, dürüstlüğün izahını ballandıra ballandıra yapmaya kalkıştım? Boğazımıza dayanan dürüstlüğün keskin bıçağını göremeyecek kadar kör olan o gözleri, yıllarca taşımanın ağırlığına katlanmaktan neden bıkıp usanmadım? Dürüstlüğün arkasındaki namertliği suçlamak neye yarar? Bize tuzağın kuyusunu kazan o yüreğin suratına tükürmek neyi çözer? Anasını, avradını da sövesim gelir, ama ne fayda? Sen yaptıklarına, ettiklerine dön be adam! Bunun yolunu açan, küçüklük, zayıflık neredeydi? Onu bul, bulmaya vaktin varsa tabii! Ve şimdi, buna vakit bile buluyor değilsin işte’ deyip, gözlerini Mazlum’dan kaçırmaya çalıştı. Hataları arayıp, bulmak bir saniye bile almıyordu. Her şey bir anda gözlerinin önüne gelip geçiyordu. Ölüm gelip mağaranın kapısına dayanmıştı. ‘Sana kaçış yolu kalmadı.’ diyordu. Her şey o kadar soğuk, o kadar acımasız ve öylesine gaddardı ki, tarif edilmeye gelmezdi.

Her şey, buraya kadar mıydı? Bütün hayaller, bütün umutlar, bu kapkaranlık mağaranın içinde mi son bulacaktı? Geride bıraktıkları o sevgili yoldaşlarını bir daha göremeyecekler miydi? Analar, babalar onlardan gelen bir ölüm haberini daha mı duyacaktı? Peki ya onların acısına, kim katlanırdı o zaman? Yüreklerinin üstüne düşecek ateşi, kim söndürebilecekti? Bıçak bıçak kesilip tuz basılan yaralarına, kim derman bulacaktı? Ağıtları, feryatları kim dindirecekti? Peki ya, ‘Ayıptır.’ gözyaşlarını diye dışa vermeyip içe akıtarak kendini paralayanları kim durduracaktı? Her şey o kadar hızlı hatırlanır oldu ki, onlarla başa çıkmak, onlara yetişmek ve avuçlarında tutup bırakmamak, dünyanın en zor şeyi oluveriyordu. Hayatları boyunca yaşadıkları olaylar, uykuya yatmış derin anılar, çocukluktan bu yana yaşanan acı tatlı bütün günler, geride bıraktıkları yoldaşlar, kendilerini her türlü beladan koruyarak sevgiyle büyütenler, bir şimşek gibi kafalarında çakıyor, gözlerinin önünde canlanıp bir film şeridi gibi geçmeye başlıyordu.

O güne dek farkında olmadan, yaşayıp gördükleri ne kadar da çok şey vardı. Böylesine candan sevip sevildiklerini, hiçbir zaman bu denli canlı fark etmemişlerdi. Işık hızıyla düşünüp tepeden-tırnağa nasıl da ayaklandıklarını görünce hayretler içerisinde kalıyorlardı. Her şey öylesine ayaktaydı ki, şaşırıp kalmamak elde değildi. Bu ayaklanmanın dışında kalan tek bir hücre, ama tek bir hücre bile yoktu. Bilinç baştan başa, ruh baştan başa, yürek baştan başa ayaklanmaya kesilmişti. Ve ayaklanmış her şey, kopmamacasına sımsıkı umuda bağlanmıştı.

Büyük umut onlara çağrıda bulunurken, ‘Sizde bu ruh, bu yürek olduktan sonra, içinde olup da söndüremeyeceğiniz hangi ateş olabilir ki? Arkasına kapatıldığınız hangi kapı açılmayabilir ki? İçine atıldığınız hangi karanlık aydınlanmayabilir ki?’ diyordu. Bu ruhun asıl kaynağı, onlara kucağını açıp ‘Gücünüz, bu ateşin arkasında yatıyor, gelin uyandırıp alın onu.’ diyordu. Bu tükenmeyen gerçek kaynak, onların gözlerinin önünde güneş gibi parlayarak, ‘Benden öğrendiğiniz ve bundan sonra da öğreneceğiniz budur. Yaşama hakkı başka türlü olamaz, ateşte yürümeyi bilmeyenler, yaşama hakkını da elde etmeyi başaramazlar ve sizin önünüzde başarmaktan başka hiçbir yol, ama hiçbir yol yok. Siz buna mahkumsunuz, bunun mahkumu olduğunuzu bilin ve başarın.’ diyordu.

Bu, güneşin beyinlerinde, ruhlarında, yüreklerinde yankılandırdığı asıl çağrıydı. Kulaklarında bu çağrının yankısı dururken, var mı öyle kurbanlık koyun gibi boynunu ölümün keskin bıçağı altına yatırmak? Keskin gözlerini, korkunun karnına dikip parçalamaya başlıyorlardı. Ölümün kendini gösteren yüzüne teslim olmak, bu tuzağı hazırlayan lanetli ruhun ortağı olmak demekti. ‘Bükemediğim lanetli elini öpmeye hazırım.’ demekti.

Bunu akla getirmek bile kanı dondurmaya yeterdi. Satılmış onurun kaputunu giymek, puştluğun ayaklarına dolanmış oyunda kıvırmak, Apocu yiğitlerin işi olamazdı. Önemli olan, canı kurtarmak da değil, yakışır olan davranışı göstermekti. O mağaranın içinde kalleşliğin getirdiği ölümü sessizce bekleyerek kabullenmek ile ‘Gelin beni sağ teslim alın.’ demek arasında, hiçbir fark görmüyorlardı. Önlerinde iki kalın çizgiden başka hiçbir şey yoktu.

Birinci seçenek ölü ya da diri teslimiyetin lanetli kollarına atılmaktı. İkinci seçenek de, gözünü kırpmadan vurup çıkmak ve sonu ne olursa olsun yakışır davranışın sahibi olmaktı. Lanetliliğin, namertliğin suratına bir kez daha tükürülecekti ve her şey vurup çıkmaya bırakmıştı yerini.

Mazlum’un tüyleri diken diken, gözleri çakmak çakmaktı. Ömründe ilk defa bu kadar ayaklandığını görüyordu. Adeta kanatlanmıştı. İsterse uçmasının önünde hiçbir kuvvet, engel duramazdı. Ruhunda yanan büyük ateşi hissediyordu. ‘Ruhumda alev alev yanan bu ateşin farkına ilk defa vardım.’ diyordu. Bu ateşin neleri yaktığını ve neleri dirilttiğini bir o biliyordu. Ateş, gerçek gücün özüydü. Biraraya toplanıp patlayarak açığa çıkmadıkça, sırrına erişilmezdi. İçinde, bu ateşin yandığını hissedenler korkusuzdu. Bu ateşin aleviyle korkularını bir bir yakmayanlar, cesaretin keskin kılıcını ellerine alıp kahramanlığın cengine atılamazlardı. Mazlum, elindeki kılıcın keskinliğine bakıp büyüleniyordu.

Hasan’ın kafasına birbirine zıt binlerce düşünce, binlerce soru birlikte hücum ediyordu. Kafasında oluşan bu karmaşadan kurtulmaya çalışıyordu.

Şahin, kor ateşi gibi yanan gözlerine dışarıya dikmişti. Her tarafının kılıç keskinliğinde bilendiğini görüyordu. Gözlerini, mağaranın önünde gidip gelen askerlerin ayaklarına dikmişti. Mağaranın önünde gidip gelen askerlerin hareket biçimlerini anlamaya çalışıyordu.

 

...

 

Karslı Orhan, mağaranın sağ kenarında bekliyordu. Yanında Japonlara benzeyen çekik gözlü onbaşı da vardı. Yüzü benekli onbaşı, Kırgız Türklerindendi. Elindeki lav silahını hazırlamaya çalışıyordu. Yakışıklı gözcü, mağaranın sol kenarındaydı. Etraflarında çömelmiş ve ayakta elleri tetikte bekleyen bir sürü asker vardı. İçlerini kemiren o duyguya engel olamıyorlardı. Her yanlarının karıncalandığını görüyorlardı. Ruhlarında, karıncalar yuva yapmış gibiydi. Sessiz bekleyişin, bir an önce bitmesini istiyorlardı. Sessiz bekleyiş sürdükçe, içleri içlerini yemeğe başlıyordu.

Bu yiyip bitiren dayanılmaz korkunun nasıl bir şey olduğunu, Ankara’daki, İstanbul’daki, Antalya’daki beyler ve hanımlar, keyif u-sefanın kahkahalı oyununda zil takıp oynamak varken, neden anlamak istesindi ki? Sahilde, bir deniz kenarında, ya da lüks bir otelin bahçesinde havuz başında oturup mavi gök yüzünün şemsiyesi altında sessizce viskisini yudumlamak varken, o korku denilen şey, niye akıllarına gelebilsindi ki? Bol göbek kıvırtmalı, renkli gecelerin şenliğinde baştan çıkartan eğlencenin tadında kaybolmuşken, o korku dedikleri şeyi akla getirmek, delilik değil de nedir? Varsın korku, başkalarının olsun, onların neyine? Yüksek seviyeli devlet beyefendilerinin ve de hanımefendilerinin balolarında ve resepsiyonlarında, bu tür bir şeyi akla getirmek ve bahsini yapmak yakışır mıydı? Onların yerine fakir Mehmet yaşıyor ya, yetmez mi? Herkes aynı şeyi yaşarsa, o zaman vatanın, devletin ve milletin meselelerini kim düşünecek? Düşünüp tartışmak için kimse kalmasın mı yani? Böyle bir saçmalık, hatta aptallık olabilir mi?

Sessiz bekleyişin içerisindeki hedefe yakın her askerin kafasından aynı şey geçiyordu. Tiril tiril titrerken, birbirlerinin yüzüne baktıklarında, hep aynı ifadeyi görüyorlardı.

‘Eşek Mehmet, senin görevin nöbet beklemektir. Onlara doğru hücum edecek korkuyu tutup kendi ruhuna, yüreğine depolamak. Yağmurda, çamurda, karda, kışta durmadan koşuşturmaktır. İsterlerse, onlar yataklarına donsuz bile girerler.Ama sen potinini bile çıkarmazsın, güzelim gece uykuları haramdır sana, onlar elde edecekleri kazancı, ailelerinin istikbalini, çocuklarının parlak geleceğini düşünürler. Sen ise, istemediğin halde mazlum milletin çocuklarını öldürmeye, onların geleceğini ellerinden almaya zorlanmışsın. Öldürüp geleceklerini ellerinden almazsan, öldürülen sen olursun. Gözünün yaşına hiç bakmazlar Mehmet. Onlar seni, göğsünü nereden geleceği belli olmayan kör kurşunlara siper yapasın diye gönderdi. Anlamadın mı daha? Ve o kör kurşunlardan biri gelip göğsünü bulduğunda, ananın dışında yananın olmaz, haberin olsun Mehmedim. Sana kalan tek şey, o da olursa, birkaç memurun gelip katıldığı göstermelik bir tören. Senin yerine, ailenin herhangi bir ferdine tabii ki, en akılsız olanına ‘Şeref madalyası’ dedikleri, on gün sonra paslanıveren demirden bir pulcuğu takmaktır. Bunun dışında seni tutmaya hazırlanmış unutulmuşluktan başka, hiçbir şeyin kalmaz. Anladın mı? Her gün korkudan ölen aslan Mehmedim.’ diyorlardı.

‘Sen tiril tiril titreten korkunun çığlığında yırtın, onlar sana Mehmet’in aslan kükreyişi desinler. Ne büyük yalan, ne büyük suratsızlık. Oysa bunların hepsi de, ‘Eşek Mehmet’in sırtına daha iyi binmek içindir.’ demekten de geri kalmıyorlardı. Böyle düşünüp söyleyen Mehmet, ‘Terörist’i elinden kaçırmamak için de her şeyi yapmaya çalışıyordu. Çözülen dizlerine, titreyen ellerine rağmen, yapmaya çalışıyordu. Çünkü, yapmak zorundaydı. O bitmeyen, daha ölmeden öldürten bekleyişin sebebi de, yapmak zorunda olduğu bu şeyin kendisiydi.

Yıllar gelip saniyelerin içine girmişti. Saniyeler, geçmek bilmiyordu. Geçmek bilmeyen bu saniyelerin içinde neler yoktu ki? Bazıları için bir saniye, bir nefes alış-verişi kadar kısaydı. Bazıları için, daha adımını atamadan bitebilen bir şeydi. Bazıları için daha bir sözünü söyleyemeden sona ermeye başlıyordu. Bazıları için de, göz açıp kapayıncaya kadardı. ‘Yahu kardeşim sen, saniyenin uzunluğundan mı bahsettin?’ diye gülüp geçenler de vardı. ‘Allah allah saniyenin uzunluğu diye bir şey mi vardı? Hayret. Saniye dediğin ne ki, alt tarafı bir saniye. Daha saniye kelimesi ağızdan çıkmadan bitiveren bir şey. Ne gerek var bu kadar abartmaya, adam mı kandırıyorsun sen, yoksa aptal mı sandın bizi?’ diyenler de az değildir. Ama o saniyenin içinde olan asker ve askerin içinde olduğu saniye, bir saniyeydi işte.

Ama bir saniye; yaşanmış bütün zamanları, bütün duyguları ve söylenmiş bütün sözleri içine alabilen, fakat bütün bunların bir köşesini bile dolduramadığı öyle bir saniye. Bu saniyede yaşayamayanlar, bu saniyenin ne olduğunu asla anlayamazlardı.

Çingene Suratlı teğmenin on adım önünde durup gözünü mağaranın ağzından ayırmayan tıknaz şiş gözlü uzman çavuş, askerin yüzündeki bu donmuş ifadeye bakmak istemiyordu. Yüzlerine bakınca kendi kendine, ‘Bunları yalnız başına bıraksan, her biri nerede olduğu belli olmayan birer deliğe kaçar.’ diyordu. Üstündeki heyecanı kovmaya çalışarak onlardan daha rahat davrandığını göstermek istiyordu. Kendisinde korku diye bir şeyin olmadığını söylüyordu.

Çingene Suratlı da dahil, etrafındaki bütün askerlerden daha deneyimli olduğunu herkes biliyordu. Her ay aldığı maaş, cebini şişiriyordu. Maddi açıdan yana sorunu yoktu. Kaç defa devletin takdirine nail olduğunu kendisi de bilmiyordu. Kimi operasyonlarda, en çetin muharebelerin koordinesinde görev almıştı. ‘Gözümü budaktan sakınmadığımı bilmeyen yoktu. Benim gibileri olmazsa, hiçbir harekatın başarısı olmaz.’ diyordu. Yanında, korkudan kaç askerin altına ettiğini az görmemişti. ‘Bu ödlek ibnelerle hiçbir savaşın kazanılamayacağını’ söylüyordu. ‘Terörist bunların içine düşse, tek biri kurşun atmayı bilmez. Gel ondan sonra, teker teker saklandıkları taşların altında ara onları. Bunlar yüreklerini anacıklarının evinde unutmuş.’ diyordu. Askerler, Çingene Suratlı’dan, hatta binbaşıdan da daha fazla ondan korkuyorlardı. Tek başına kaldığında, bütün yetkiyi eline alıp istediğini yapmaktan çekinmeyen biriydi. Gözü döndüğünde, anasını, babasını bile tanımaya gelmiyordu. Zaten küçükken, anasız babasız sokaklarda büyümüştü. Karnını doyurmak için, başvurmadığı yol kalmamıştı. Yıllar yılı itilip kakıldığından, gördüğü herkesten nefret ediyordu. Sevgi mi? O tür şeylerle hiç tanıştığı olmamıştı. Yabancısı olduğu bu türden şeylere ihtiyaç duyduğunu da sanmıyordu. ‘Bu tür yalan dolan kandırmaca şeyler, karın mı doyurur sanki?’ diye düşünüyordu. İçinden, kafasını bozanı aniden öldürmek geliyordu. Öldürmek, pamuktan üstüne basan bir el gibi ruhunu okşuyordu. İyileşmez yaralarına bulunmaz derman oluyordu. Çocukluğundan beri bıçaklarıyla karnını deştiği kişileri anlatınca sevinçten dört köşe oluyordu. Üstüne bir de hırıltılı kahkaha atınca, ağzı kulaklarına kadar yırtılıyordu. Öne çıkıp dudaklarına batan köpek dişlerini gösterince korkudan kimse yüzüne bakamıyordu. Meteliksiz, ipsiz sapsız biriyken, askere gelince, hayatı boyunca tam da aradığı yeri bulmuştu. Askerlik ocağı, kendisinin yıllarca arayıp da bulamadığı eşsiz bir yerdi. Bu ocak kendisi için, biçilmiş kaftandı. Her şeyiyle istediği gibiydi. ‘Parası, yemesi, içmesi bol, vurması, kırması sınırsız... Kendisi için, bundan daha iyi bir yer mi olurdu? Canın kadın mı istedi? Bundan fazlası ne? İstediğini al götür, kaçır, öldür. Sana engel koyan mı var? Sevmediğin bir adam mı var? Vur, öldür. Sana yapma diyen mi olur? Bu ocağın en büyük ve en güzel ikramiyesi de istediğin gibi yapabilmendir zaten.’ diyordu.

Adana’nın yakıcı güneşi altında kızara kızara büyüyen uzman çavuş, Kürt olan babasını hatırlamadığı halde, ondan nefret ediyordu. Babasını bırakıp kaçtıktan sonra, hangi bataklığa düştüğü belli olmayan Adanalı Türk anasını da, gördüğü anda, lime lime etmek istiyordu. Hayatının her anında bu duygular, onun peşinden gidiyordu. Etrafındaki ödlek askerlere de aynı duygunun gözüyle bakıyordu. Yakışıklı gözcü onu her gördüğünde huylanmaya başlıyordu. Onun gözünde, kendisini yiyen bir şeylerin varlığını görüyordu. Köpeksi korkunç suratı, iğne gibi, ruhuna batıyordu. Onunla her yemek saatinde karşı karşıya geldiğinde midesi bulanıyordu. Onunla yemeğe oturmak bir işkenceydi. Çoğu kez onun karşısındayken, yemeğini yemeden masadan kalkıp gitmişti. Onunla karşılaşmamak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Operasyonlara katılan çoğu asker, ‘Terörist’in kurşunuyla değil, onun kurşunuyla gitmişti. Kendisini tanıyan her asker, onun bu caniliğini biliyordu. Kimsenin de, kendisine ses çıkardığı yoktu. En üstte duran komutan bile, onun bu caniliğine alkış tutuyordu. Zaten kendisi de, en üstteki komutanın kirli eliydi. En üstteki komutan kendi caniliğini onun eliyle gerçekleştirirdi. Böyle olunca, ona ses çıkarmaya kim cesaret edebilirdi? Ses etmeye kalkışanın gözünü anında çıkarırlardı. Böyleleri olmasa, bu orduyu yürütmek kolay mıydı? Bu ordunun ‘demirden disiplin’i, onların gölgesinde dövülürdü. Onların saçtığı dehşet olmasa, kumdan yapılmış, ayakta durması şüpheli bir kaleden farkı olmazdı. Köpek dişli korkunç surat, bu ‘demir disiplin’in öz temsiliydi. Bu disiplin, o ve onun gibileriyle vardı. Onlar yoksa, disiplin de yoktu. Disiplin yoksa, ordu yoktu, operasyon yoktu, dolayısıyla başarı da yoktu. Yok olan bir şeyin, yürüdüğü de görülemezdi. O açıdan onlar, ordunun gerçek ruhuydu. Ordunun ruhu da onlardı ve o ruh da, şu an arkadan yakışıklı gözcüyü, gözlerinin takibi altında tutuyordu.

Yakışıklı gözcü, onun gözlerini üstünde hissettikçe, mağaranın içinde olduğunu düşündüğü ‘Terörist’lerden mi, yoksa arkasındaki korkunç suratlıdan mı daha fazla korkuyordu, karıştırmıştı. İkisi de bir korkuydu, ama ağır basan hangisiydi bilmiyordu. Bildiği tek şey, ondan nefret ettiğiydi. Gözlerinin bir an dahi onu görmek istemediğiydi. ‘Türk ordusu, bu tip allahın cezası pisliklerden ne zaman kurtulacak? Bu beş para etmez pezevenklerden olmasa, ordu yürüyemez mi yani?’ deyip sövmeye başlıyordu. Sessiz bekleyiş, adeta üstüne çöken bir karabasan olmuştu. Ne yapsa, ne etse altından çıkamıyordu. Üstüne tonlarca kurşun ağırlığı binmişti sanki. Yılların içine girdiği bu saniyeler, neden gitmek bilmiyordu? Onlar gitmezse, dakikalar nasıl gelirdi? Dakikalar gelmezse, saatler nasıl geçerdi? Geçmezdi tabii ki, hiçbiri de geçmezdi. Saniyeler taş olup yere çakılmıştı. Taş gelip dizlerine, yüreklerine, ruhlarına oturmuştu. Her şey kaskatıydı. Sert ve acımasız, ağır ve hareketsizdi. Geçmiyordu işte, geçmiyordu, geçmiyordu, geçmiyordu...

Yüzü benek benek çekik gözlü onbaşı, titreyen elleriyle lav silahını kavramaya çalışıyordu. Yakışıklı gözcü, lav silahını tutmaya çalışan titrek ellerine yapıştırmıştı gözlerini. Sabırsızlığı dilini, dişlerinin arasında sıkıştırmıştı. Karslı Orhan nefesini tutup ne olursa olsun bu anın bitmesini istiyordu. Ölmeden ölmek istemiyordu artık. Yüzü benekli çekik gözlüye bakarak, ‘Ne olur, bitir bu anı, dayanma gücüm kalmadı.’ der gibiydi.

 

 

Mağaranın karanlığında gözlerini onbaşıya diken Mazlum, ruhunu içeren ateşin aleviyle korkularını bir bir yere serip üstüne cesaretin zırhını geçirerek dimdik ayakta, bilenmiş kılıcıyla cengin meydanına atılmak üzereydi. Beklediği tek şey, uçarcasına bu meydana atılmanın ufacık işaretiydi. Şahin keskin gözlerini dışarı dikip bu işareti vermeye hazırlanıyordu. Dudaklarını Mazlum’un kulaklarına götürüp içlerine nasıl dalıp çıkacaklarını anlatıyordu. Mazlum, ne yapacağını kusursuz anlamıştı. Şahin, dudaklarını Hasan’ın kulağından kaldırdığında, Hasan ‘Tamam anladım.’ demişti. Şahin, elindeki karnasının emniyetini sessizce açıp silahının namlusunu, lav silahını omuzlarına kaldırmaya çalışan onbaşının kafasına doğrulttu. Sırası onbaşından sonra gelecek sağ ve sol kenarda görünen askerleri düşündü. Sağ gözünü usulca nişangahın üstüne bıraktı. Sol gözünü kapatıp açık bıraktığı sağ gözüyle, gez, göz ve arpacığı bir yaptı. Onbaşı, arpacığın aynasında poz veriyordu. Arpacık, alnının üstüne konmuştu. Şahin, derinden son bir nefes aldı. Aldığı nefesi getirip yarıda kesti. Mazlum pür dikkat kesilerek kulağını mağaradaki gümleyişin yankısına açmıştı. Hasan’ın nefesi hızlanmaya başlamıştı. Çekik gözlü onbaşı, lav borusunu omuzlarının üzerine bırakmıştı. Karslı Orhan, elini kulağına götürmüştü. Yakışıklı gözcünün parmakları kulaklarında sıkışmıştı.

Şahin, yarıda kestiği nefesini bırakmıyordu. Hislerini, gözlerini ve arpacığı, onbaşının alnının tam ortasında dondurmuştu. Parmaklarını üstüne bıraktığı tetiği, yavaşça geriye çekip boşluğu aldı. Hisleri, gözleri, nefesi ‘Tam zamanıdır.’ deyip parmağının ucuyla son defa tetiği sıkıştırdı. Geriye doğru bir anda çekilen tetik, etrafa dehşet saçtı. Onbaşı, ‘Ay!’ bile diyemeden, boylu boyunca yere devrildi. Karslı Orhan, elini kulaklarından silahına doğru indiriyordu ki, karnasın namlusundan gelen kurşun, göğsünü deldi geçti. Yakışıklı gözcü geriye dönüp ancak üç adım kaçabildi. Gelen kurşun, omurga kemiğinin tam üstüne düşmüştü. Omurga kemiğinin parçacıkları, göğsünde açılan boşluktan fırladı gitti. Yalnızca yakışıklı gözcü, ‘Of anam!’ diyebilmişti. Mağaranın etrafındaki askerlerin her biri, bir tarafa kaçtı. Namluların ucunu nereye doğrulttuklarını kendileri de bilmiyordu. Kendini bir taşın arkasına atıp gözünü mağaradan ayırmadan aralıksız tarayan uçman çavuş, tek başına kalmıştı. Tek başına kalınca zıvanadan çıkıp ana avrat düz gidiyordu. Şahin, düşen onbaşının cesedi üstünden atlayarak, mağaranın önündeki patikayı aştıktan sonra, yokuş aşağı uçarak indi. Şahin dışarı uçarken, Mazlum onu savunma ateşinin altında tutuyordu. Uzman çavuş, başını kaldıramadığından, attığı kurşunlar havayı gelişigüzel delip geçiyordu.

Şahin aşağı uçtuktan sonra, kulak perdelerini yırtan patlama sesleri arasında Mazlum da fırlamaya başladı. Mazlum tam patikayı aşıp aşağı doğru uçacağı sırada, başını kaldıran uzman çavuşun doğrulttuğu namludan gelen kurşunlar sırtından, belinden, bacağından yakaladı onu. Hasan bir anda, Mazlum’u savunmasız bırakmıştı. Mazlum’un üstüne gelen kurşunlara engel koyamamıştı. Bu ani tutukluluk kendisinden miydi, silahından mıydı? O da şaşırmaya başlamıştı. Uzman çavuşun dikkatleri Mazlum’un üstünde toplanmışken, Hasan da şimşek hızıyla aşağı fırlayıverdi. Hasan, uzman çavuşun gözünde bir anda görünüp kaybolmuştu.

Uzman çavuş bağırarak, ‘Kaldırın başınızı vurdum vurdum!’ deyip sağa sola kaçarak namlularını nereye doğrulttukları belli olmayan askerlere cesaret vermek istedi. Mazlum, hafifçe sarsıldığını hissetmişti. İçinden, tarif edemediği bir sıcaklık gelip geçmişti. Ateş çekirdekleri, omurga kemiğiyle birleşmeye gelen sol kaburga kemiklerinin üstüne düşmüştü. Bel boşluğundan girip bağırsaklarını parçalayarak dışarı fırlamıştı. Sol bacağın yumuşak etini delip sağ ayağın şalvarından dışarı çıkmıştı. Sendeleyip tam düşeceği esnada, kendini ayakta tutmayı başarmıştı. Ne patlama sesleri, ne de bedenini delip geçen kurşunlar hızını kesmeye yetmemişti. Hiçbir şey olmamış gibi, sağa doğru yokuş aşağı hızla koşuyordu. Uzman çavuş çıldırarak bağırıyordu. ‘Vurdum! Hain teröristleri vurdum. Kaldırın başınızı, kaçmalarına izin vermeyin!’ diyordu. Başını kaldıran askerler, aşağı doğru her tarafı kurşun yağmuru atında bıraktılar. Mağaranın üstündeki kayalıklarda konumlanan askerlerin namluları da, aşağı doğru ateş kusuyordu. Gözünü teleskopun arka merceğinden kaldıran binbaşı, gözcüye, ‘Bütün vadiyi takip altında tutmayı bırakma.’ deyip hazır bekleyen büyük cihazın üstüne koştu. Çingene Suratlı teğmen başını kaldırıp cebindeki cihazı eline alarak kendisiyle irtibat kuran binbaşıya karşılık veriyordu. ‘Mağaranın içinden çıkıp aşağı doğru kaçtılar komutanım.’ deyince binbaşı hiddetlenerek, ‘Kaçmalarına izin vermeyin, kaçmalarına izin vermeyin! Ne demek oluyor kaçtılar? Ölü ya da diri, onları sizden istiyorum. Onlarsız karşıma çıkmaya kalkışmayın, anlaşıldı mı?’ deyip kesin buyruğu verince teğmen, ‘Anlaşıldı komutanım! Peşlerindeyiz.’ diyerek cihazı yeniden cebine koydu. Binbaşı, karşı sırttan inen öncü kolun komutanıyla konuşuyordu.

‘Önlerini çevirip aşağı vadiye kaymalarına izin vermeyin.’

Talimatı aldıktan hemen sonra, onlar da önden çevirme yapmaya girişti. Suyun karşı tarafına geçen Şahin, karşı sırttan inen kolun önden çevirmeye çalıştığını görünce, bahçelerin içinden yamaca doğru koşarak dikkatlerini üstüne çekmeye çalıştı. Mazlum bahçelerin dış duvarını geçtikten sonra, aşağıya doğru hızla koşmaya devam ediyordu. Ateşin bütün yoğunluğu, onun üzerine kaymıştı. Hasan direkt aşağıya doğru indikten sonra dereye ulaşıp dere içinde saklana saklana köye doğru yukarı çıkıyordu. Önünde askerin bulunduğu bir yer yoktu. Bütün dikkatler aşağıya dönük olduğundan, kimse onun gittiği yönü tahmin etmiyordu. Şahin, sırttan inen askerin dikkatini üstüne çekip arkasından sürüklemeyi başarmıştı. Asker kendisini geçmeden, Mazlum ile Hasan’ın önünü çeviremeyecekti. Hala Mazlum ile Hasan’ın aynı istikamette gittiğini düşünüyordu. Mazlum ile Hasan’ın birbirinden kopup ayrı istikametlerde yön aldığını bilmiyordu. Mazlum’un yaralı olduğunu bilmiyordu. Yaralanma ya da başka bir şeyin olabileceğini, aklına bile getirmek istemiyordu. Önden çevrilip kuşatılmazlarsa, o sık ormanlığa ulaştıktan sonra, bütün ordu da gelse, onların üzerinde hakimiyet kuramazdı. Böyle bir kuşatmanın gerçekleşmemesi için, bütün gücünü sarf ederek askerin dikkatini üstüne çekip arkasından sürüklemeye devam ediyordu. Önünde indirme de yapsalar içine girdiği sık ormanlık, üstünde hakimiyet kurmalarına mani oluyordu.

Hasan, Mazlum’un yaralandığını görmüş gibiydi. Ama, tam emin olamıyordu. Kurşun yağmuru altındayken, hafif sendelediğini görmüştü. Fakat kendisinden, yaralandığına dair herhangi bir şey duymamıştı. Kendi kendine, ‘Herhalde sağ kurtuldu. Evet evet, sağ kurtuldu, küçük bir yaralanma olsa da, pek etkili olmasa gerek.’ deyip kendini onun yaralanmadığına inandırmaya çalışıyordu.

Mazlum ise bahçelerin etrafındaki sık ağaçların arasına dalmıştı. Bedeninden oluk oluk kan akıyordu. Parçalanan bağırsakları, dışarı çıkmaya başlıyordu. Aşağı sarkmaması için, elini üstünde tutup sıkmaya çalışıyordu. Oraya kadar elini üstünden kaldırmadan gelebilmişti. Kendisini kovalayan askerlerin, uzakta olmadığını biliyordu. Yüzlercesi, peşinden koşuyordu. Kendisinden akan kanın durmasını önleyemiyordu. Yoğun kan kaybı, gözlerini karartıyordu. Başının döndüğünü hissedince, sağa sola sertçe silkeleyip kendine gelmeye çalışıyordu. ‘Sen öyle kolay düşecek adam mısın? Dayanmayı bilemezsen, arkanda koşan bu çakal sürüsünün nasıl sevineceğini biliyor musun? Düşmanını sevindirecek adam olmadığını ve asla olmayacağını göster onlara!’ deyip kendini ayakta tutmaya çalışıyordu. Peşinden koşan askerler kendisine daha ulaşmadan, akan kanı durdurmak istedi. Girdiği ağacın altında diz üstü çöküp raxtını üstünde tutan palaskasını hızla açmaya başladı. Elini yeleğinin sağ yanındaki cebe uzatıp içinden jilet keskinliğindeki bıçağını çıkardı. Bıçağı açıp raxtın üstünde durduğu beline sarılı şutiğinden uzun bir parça kopardı. Kopardığı şutik parçasıyla bacağındaki yarayı sarıp sıkıca bağladı. Bacağını bağladıktan sonra belindeki şutiği hızla açıp bağırsakların içinden dışarı çıktığı geniş açılmış yaranın üstüne getirerek aynı hızla sarıp bağlamaya başladı. Başına sarılı ıslak kefiyesini de başından çıkarıp şutiğin üstüne iyice sardıktan sonra, omuzlarına asılı raxtının kayışını da kısaltıp, palaskasını hemen üstüne kapatarak bir çırpıda ayağa kalktı. Kleşini eline alıp sıkıca kavrayarak sık ağaçların arasından aşağıya doğru son sürat adımlarına hız kattı.

Mazlum’un altından çıktığı ağacın altına gelen bir asker, arkadan gelen Çingene Suratlı’ya bağırarak, ‘Komutanım komutanım buraya bakın!’ deyip teğmenin oraya gelmesini istedi. Teğmen koşarak onun bulunduğu yere geldi. Ağacın altındaki kan birikintisini görünce, gözlerine inanamadı. ‘Bu kadar kan kaybeden bir adam, nasıl da böyle yürüyebiliyor? Hepimiz peşine düştüğümüz halde yakalayamıyoruz onu. Bununki canın dışında başka bir şey mi?’ deyip nasıl hayretlere düştüğünü gizlemeye gerek duymadı. ‘Bu yedi canlı vatan haini, daha fazla uzağa gidemez.’ deyip cebindeki telsizini eline aldı. Bahçelerin yukarı yamacından gelen kol komutanına aşağıya doğru hızlanmalarını, çok yakında bir yerde olabileceğini söyleyip elindeki cihazı yeniden cebine koydu.

Mazlum, yukarı yamaçtan da askerin kendisine doğru kayarak geldiğini görünce, var gücüyle hızını arttırmaya başladı. Bedeninin delik deşik oluşuna aldırış etmemeye çalışıyordu. Bedeninden beynine doğru çıkacak bütün acıları dondurup yerinde bırakmıştı adeta. Acı diye bir şeyi, aklının ucuna bile getirmek istemiyordu. Koşarak kendisine doğru gelen askerin yakınlaştığını görünce, çevik bir hareketle yıkılıp birbirinin üstüne yığılmış bahçe duvarının arkasına atladı. Atladığı taşın arkasında çömelip üst üste yığılmış taşları kendisine siper yaptı. Parmaklarını tetiğe götürüp, gözünü nişangahın üstüne bıraktı. Yakınlaşan asker, namlunun hedefine tam girdiği anda, parmağını hırsla tetiğe yapıştırdı. Ecelini koşar adımlarla almaya gelen asker, bahçenin ortasında boylu boyunca devrildi. Devrilen askerin arkasından gelen askerleri de doğrulttuğu namlunun ateşi altında bırakınca, her birisi çil yavrusu gibi bir tarafa kaçıştı. Onlar paniğe düşüp sağa sola kaçışınca, yarım boy ayağa kalkıp eğilerek gittiği yöne doğru, yeniden hızını arttırdı. Kanı, hala sıcaktı ve akmaya devam ediyordu. Arkasında kan izi bırakmaya engel olamıyordu. Askerin kan izlerini takip ederek ona doğru geldiğini biliyordu.

Zirvenin başındaki binbaşı, teleskopla, bahçelerin içindeki askerin aşağıya doğru koşuşturmasını izliyordu. Teleskopla, yaşanan panik ve kaçışmayı yanlarındaymış gibi görmüştü. Cihazın başına gidip Çingene Suratlı’nın karşısındaymış gibi, ‘Ne oldu kıstıramadınız mı hala?’ diye sorunca, Çingene Suratlı teğmen, ‘Peşindeyiz komutanım, bizden iki yüz metre ötede. Yaraladık onu, kıstırmak üzereyiz.’ diye karşılık verdi. Binbaşı küplere biniyordu. Kendi içinde onlara söylenmedik şey bırakmıyordu.

‘Hepiniz kurşuna dizilmesi gereken korkaklarsınız.’ diyordu. Prestijinin tükenmeye başladığını, yok olduğunu görüyordu. Ağustos’ta başlayacak yeni terfilendirme döneminde rütbesinin yükselmeyeceğini düşündükçe, aklını kaçıracak gibi oluyordu. Bağırarak, ‘Beceriksiz lanet herifler, avuçlarınızın içine girmiş bir iki haini bile avuçlarınızda tutmayı başaramadınız.’ deyip onlara yeniden mesafeyi sordu. Çingene Suratlı, ‘İki yüz metre.’ diye yeniden tekrarladı. Binbaşı mesafeyi öğrendikten sonra, havancıların hazır olmasını istedi. Önce Dadaş’a emretti, ardından ‘Leylak, Zalim, Levent, Panter ve Yıldırım’ diye çağrı yaparak yerlerinde bir süre beklemelerini istedi. ‘Size destek gönderiyorum.’ deyip havancıyla işaretleşti. Havancı, mesafeyi iyice ayarladı. Askerin bulunduğu yerden iki yüz metre ileriyi de hesap ettikten sonra, bizzat binbaşıdan aldığı komutla haşvelerini takıp hazırladığı roketi, mesafenin ölçüsüne göre sabitleştirdiği havan borusunun içine bıraktı. Binbaşı ve orada bulunan bütün askerler, parmaklarını kulaklarına sıkıştırmışlardı. Büyük bir gürültüyle fırlayıp vadiye doğru inen yüz yirmilik havanlar, Mazlum’un yirmi metre önüne düşüyordu. Mazlum, atılan birkaç havandan sonra üzerinden vınlayıp gelen yeni havanların, hangi mesafede düşeceğini kestirmekte zorlanmıyordu. Önünden, sol tarafından dereye kadar ardarda ve metre metre gelip yere çakılan havan roketlerine karşı tedbirini almakta gecikmedi. Önünden sol tarafa doğru düşen havanların, kendisine daha fazla zaman kazandırdığını düşünüp bahçelerin üstüne düşen sağ yamaçtaki sık ormanlığa yöneldi.

 

...

 

Hasan, içinden geçtiği köyü arkasında bırakmıştı. Çırav’ın yamaçlarına tırmanıyordu. Tırmanırken kulağını, vadinin içinden gelen çatışma sesinden koparmıyordu. Zirveden aşağıya doğru inen her iki sırtın üstünde konumlanan askerleri, çıplak gözlerle izliyordu. Askerin önceden zirvede konumlanıp yağmur dindikten sonra bu sırtlardan indiğini anlamak için, pek düşünmeye gerek duymuyordu artık. Sırtın indiği her iki yamaçtan da karşılıklı sesler gelmişti kulağına. Bundan, her iki arkadaşının sağ olduğunu ve halen de çatıştığını çıkarıyordu. O sık ormanlığa ulaştıktan sonra, her ikisinin de buluşma noktasına geleceğinden kuşku duymak istemiyordu. ‘Demek ki şimdiye kadar kimseye bir şey olmadı. O zaman bundan sonra da olmaz.’ deyip kendini rahatlatmaya çalışıyordu.

Mazlum’un, tarama ateşinin altındaki sendeleyişini gözlerinin önüne getirmek istemiyordu. ‘Herhalde, o zaman da bir şey olmadı. Sadece bana öyle gelmiş olabilir.’ diyordu. Islak kefiyesini başından çıkarıp sağ omuzlarından sol koltuk altına doğru bağlamaya çalıştı. Nefes alıp vermekte zorlanıyordu. Çırav’ın üstünden yüzünü göstermeye başlayan güneş, başına vuruyordu. Dudakları kuramaya başlamıştı. Alnından dökülen teri sildikten sonra, yeniden tırmanışa devam etti.

Şahin dikkatlerini üstüne çektiği askerleri, arkasında sürüklemeye devam ediyordu. Elindeki karnasıyla, uzaktan tek tek atışlarla suikastler yapmaya çalışıyordu. Gece geldikleri yolun aşağısına düşen sık ormanlığa ulaşmayı başarmıştı. Bu ormanlığın içerisinde askerin kendisi üzerinde kolay kolay hakimiyet kuramayacağını biliyordu. Hiçbir şey yapmadan, sadece bir taşın altında veya çalılıkların arasında dahi saklansa, üç gün arasalar bulamazlardı kendisini. Arkasından gelen askerler, ormanlığın içine girmeye cesaret edemiyorlardı. Sesler tek silahtan geldiği halde, kaç kişi olduklarından emin değillerdi. ‘Belki birden, hatta üç dörtten de daha fazladır, belki de bizi tuzağa çekmek için tek kişi gösteriyorlar kendilerini.’ diyorlardı. Tek kişi olduğunu görseler dahi, tek kişi olabileceğine inanmak istemiyorlardı. Şahin arkasından sürüklediği askerlerden çok, Mazlum ile Hasan’ı düşünüyordu. Onların da bir an önce gelip kendisinin içine girdiği bu ormanlığa ulaşmalarını istiyordu. Karşıdaki ormanlık da az şey değildi. Ama bunun avantajları daha fazlaydı.

‘Deriye Miştaxe sırtlarına da indirme yapabilirler mi?’ diye tahmin yürütüyordu. Yaparlarsa, buna karşı kullanacağı hattı, şimdiden kafasında tasarlamaya başlıyordu. Öyle olmazsa arkasından gelen askerleri oyalamaya devam edip önündeki vadinin suyunu geçerek Deriye Miştaxe’den inen sırtların yamaçlarına verecekti kendini. Oradan da yamaç yamaç sağa doğru kayıp Mazlum ile Hasan’ın sürdürdüğü çatışmanın gidişatını takip edecekti.

Mazlum, düşen havanları kendine fırsat yapıp bahçelerin üstündeki yamaca ulaşmayı başarmıştı. O da ‘Hasan ile Şahin sağ kurtulabildiler mi acaba?’ diye düşünmeden edemiyordu. Hasan, o anda onu savunma ateşi altında tutmadı diye, ona da kızmıyordu. ‘En dürüst, en temiz insanlarda bile beklenmedik zamanlarda küçük takıntılar, tereddütler olabilir.’ diye düşünüyordu. Tek derdi, sağ kurtulmuş olmalarıydı.

İlk defa kendini kontrol etmeye başlıyordu. Kan içinde kalmadık bir tarafı yoktu. Baştan başa kan kızıla boyandığını daha yeni fark ediyordu. Omurga kemiğine bitişik belinin üstündeki kaburga kemiklerinin parçacıkları, üstüne şutik ile kefiyesini bağladığı geniş açılmış yaranın içinden dışarı çıkmıştı. Bunu, beline sardığı kefiyesine yapışık duran kemik parçacığından anladı. Ne kadar sarılırsa sarılsın, akan kan durmak bilmiyordu. Bu halde kim durdurabilirdi ki? Yaraların üstüne ağırlık geldikçe, habire açılıveriyordu. Bu ana kadar, bir saniye bile durup dinlenmemişti. Yaralarının sızısı artıkça, kan kırmızı yüzü de gerilmeye başlıyordu. Susuzluktan kurumuş dudakları ve boğazı çatlamanın eşiğine gelmişti. Hayatının hiçbir döneminde bu kadar susadığını hatırlamıyordu. Yutkunup yutkunup ağzında oluşturduğu tükürükle boğazını ıslatmaya çalışıyordu. Boğazında kanla karışık oluşan bir damlacık tükürükle, o dayanılmaz susuzluk giderilebilir miydi? Fışkırıp gelen buz gibi kaynağın sularından içmezse, bu çatlatan susuzluğun giderilemeyeceğini biliyordu. Ama şu anda o kaynaklardan birinin başında da olsa, bir yudumdan fazlasını içemezdi. Kendisi de bunun farkındaydı. Parçalanmış bedeni, açık duran yaraları buna imkan vermezdi. Yine de, ‘Bir damlacık olsa da, boğazımı ıslatabilsem.’ diyordu. Toprak, dün akşamdan beri yağan yağmurun tümünü yutmuştu. Yapraklara, ot taneciklerine tutunan damlacıkları da düşürüp içine çekmişti.

Yükselen güneş, artık yakıcı olmaya başlıyordu. Yakıcı güneşe görünmemek için, gölgelerin altında saklana saklana ilerliyordu. Kendisine kolay ulaşamayacakları, saklanmaya elverişli bir yer bulmaya çalışıyordu. Ama arkasında bıraktığı kan izleri, bir yere saklanıp kalmayı imkansız kılıyordu. ‘Geceyi üstüme getirmeyi başarırsam, gerisi pek zor olmaz.’ diyordu. Adımlarının yavaşladığını biliyordu. Bütün gücünü kullandığı halde, daha fazlasını yapamıyordu. Kararan gözlerini açık tutmak için, elinden gelen her şeyi yapıyordu. Ardarda patlayan havanların sesi, kesilmeye başlamıştı. Atılan havanlar durduktan sonra, askerin yeniden peşine düşeceğini biliyordu. Onlar daha ulaşmadan, en uygun yere ulaşmaya çalışıyordu.

Askerler, havanların düştüğü yerleri boydan boya önlerine alıp didik didik arayarak geliyorlardı. Bahçelerin üstündeki yamaçtan dereye kadar avcı kolu biçiminde ilerliyorlardı. Çingene Suratlı teğmen, yamaca doğru çıkıp giden kan izini sürüyordu. Dudaklarına köpek dişleri batık uzman çavuş, teğmenin önünde yürüyordu. Teğmen kan izinin yamaca doğru yukarı çıktığına baktıkça delilere dönüyordu. Böylesine kan kaybeden birinin hala yürüdüğüne inanmak istemiyordu. Üstelik yokuşa vurup çıkıyordu. Üstüne yağmur gibi yağan kurşunlar, göklerden inip etrafında dehşet saçan havanlar, durmadan peşinde koşan yüzlerce askerin hiçbiri, kendisini durdurmaya neden yetmiyordu? Düşündükçe, aklı duracak gibi oluyordu. ‘Hepimiz tek bir adamla başa çıkamayacak kadar aciz düştük, ya kendisine hiç ulaşamazsak ne olur? Binbaşıya, yaralı bir haini elimizden kaçırdık mı diyeceğiz? O zaman rütbemi söküp ayaklarının altında çiğnemeye kalkarsa, beni mahvolmaktan kim kurtarabilir?’ diyordu. Önünden giden askerlerin, ayaklarına batan iğnelere basar gibi yürüdüğünü görünce küfür ederek bağırmaya başladı. Bağırıp küfürler savurmazsa, askerlerin yürüyemeyeceğini biliyordu. Sığırtmacın eline aldığı sopasıyla önündeki naxırı kovalar gibi, o da önündeki askeri kovalamak zorundaydı. Zorla kovalamaya çalışmazsa, bu ineklerin hiçbiri yürümezdi. Hatta dört ayaklı inekleri kovalamanın, bu iki ayaklı ineklerden çok daha kolay olduğunu söylüyordu. Önündeki uzman çavuşun dışında, güvendiği tek bir asker yoktu. Cebindeki cihazı çıkarıp Leylak’a çağrı yaptı. Leylak, ‘Dinlemedeyim.’ diye karşılık verince, onlara hızla yamacın üstündeki tepeye ulaşmalarını söyledi. Kan izlerinin üstünde olduklarını söyleyerek ‘Terörist’in yakında bir yerde olabileceğini bildirdi.

Mazlum, tepenin altındaki kayalığın üstüne çıkmayı başarmıştı. Sık çalılıkların arasında kan revan içinde yürüyerek birbirine yakın ve ardarda dizili yüksek taşlara ulaşmaya çalışıyordu. Kayalığın üstündeki çalılıkların arasında yürürken, aşağıdan bıraktığı kan izlerini takip ederek kendisine doğru gelen askerleri görebiliyordu.

 

 

 

Hasan tırmandıkça, önündeki yokuş sarplaşmaya başlıyordu. Alnından göz çukurunun üstüne boşalan ter, gözünü yakıyordu. Nefes alıp vermekte güçlük çekiyordu. Balon gibi şişen ciğeri, nefes alıp vermeye yetmiyordu. Boğazı kurumuş, dudaklarının üstünde ince beyaz tuz kabukları oluşmuştu. Yanan gözleriyle, taşların üstündeki çukurluklarda kalan su birikintilerini arıyordu. Açlığı, başına vurmaya başlıyordu. Dünden beri boşalan karnı, içine bir şeyler atmanın dayanılmaz isteğini duyuyordu. Taşlaşan ayakları, arkasından gitmek istemiyordu. Sarp yokuş, onu dört ayak üzerinde tırmanmaya zorluyordu. Ellerini de kendine ayak yapmasa, tırmanamayacağını biliyordu. Sağ ve sol tarafında bulunan sırtlarda, yukarıdan aşağıya doğru iki yüz metre mesafeyle mevzilenmiş askerler de, onu böyle tırmanmaya mecbur kılıyordu. Dikkatsizce basıp ayaklarının altından kalkan bir taş yuvarlanmaya başlarsa, kendisini aralarına alan bu sırtlarda mevzilenmiş bütün askerlerin dikkatleri üzerine kayacaktı. Bu, dünden bu yana yapmış olduğu ikinci büyük hata olacaktı. Bunun farkında olmak için, fazla düşünmeye de gerek duymuyordu. Bu sarp yokuşta, hem de tam araya alınmışken kendisini fark ederlerse, şüphesiz ki, bir daha kurtulmayı başarmak sadece bir mucize olurdu.

Tırmanıp her on adımda bir dinlenmeye çalışırken, gözlerini mucize eseri kurtuldukları mağaranın olduğu yere dikiyordu. Durduğu yerden, mağaranın üstündeki kayalığı kolaylıkla görebiliyordu. Oralar asker kaynıyordu. ‘Birkaç insan için, bu kadar askeri hareketlendirip böyle bir yere yığmaktan çekinmiyorlarsa, o zaman dünyanın bütün askeri kendilerine yetmez.’ diyordu.

Kulağına gelen yoğun silah sesleri, çatışmanın sık ormanlığın içine kadar uzandığını gösteriyordu. Silah seslerinin geldiği yer orasıydı. Orası ise bütün ordu da gelse, bir kişinin üstünde bile hakimiyet kuramayacağı yerdi. ‘Evet evet, hakimiyet kuramazlar, çünkü bizim önceden ulaşmayı planladığımız ilk yer de orasıydı. Mazlum da, Şahin de kendilerini oraya ulaştırdığına göre, o zaman sorun bitmiş demektir. Buluşma noktasında kucaklaşacağımızdan şüphe duymuyorum.’ dediği an, Mazlum’un sendeleyişi gözlerinin önüne geliyordu. ‘O sendeleyiş, bedenine işleyen bir kurşunun sendeleyişi miydi acaba? Hakikaten olabilir miydi öyle bir şey? Yo yo, olamaz. Gözlerim, beni yanıltmış olabilir. Bir yanılsama, evet, evet bir yanılsama. İnsanı yanıltan sanılar her zaman olabilir. İnsanın gözlerinin önüne beklenmedik yerde acayip görüntüler de gelebilir. Cin gibi aniden gözlerinin önünde belirip kaybolan bu görüntüler, bazen insana gerçekmiş gibi gelir ve insan buna inanmamakta epey zorlanır. Onun iç yüzünü çözecek kadar ileri bir kafa yapısına sahip değilse, inanmaktan başka çaresi kalmaz. Bu da onun, kendisini kandırmasının başlangıcı olur. Ne kadar uzun süre inanmaya devam ederse, o kadar uzun süre kendini de kandırmaya devam eder. Oysa inandığı şey, sadece bir yanılsama, bir hayal ürününden ibarettir. Niye ben de, hayal görmüş olamaz mıyım yani?’ diye kendi kendisiyle konuşup gözlerinin önünde gerçekleşen o sendeleyişin bir yanılsama olabileceğine dair kendini ikna etmeye çalışıyordu. Ama hemen ardından aklına gelen diğer soru, kafasını ağrıtmaya başlıyordu. ‘Peki onun, Şahin’i savunma ateşi altında tuttuğu gibi, ben de onu savunma ateşi altında tutsaydım, gözlerimin önünde o sendeleyiş gerçekleşebilir miydi? Peki Şahin, neden sendeleyip durmadı? O an parmaklarım, tetiğe neden basmadı? Parmaklarımın tetiğe değmesini engelleyen, içimde itiraf edemediğim o lanet korku muydu? İçimde soğuk bir yılan gibi ayağa kalkıp parmağımı tetiğin üstünde dondururken, onu içimdeki ateşle eritmeyi, cesaretimin yumruğuyla devirmeyi neden başaramadım? Kulaklarıma fısıldayıp ‘Daha gençsin, yazıktır, kendini kolay kolay harcama, bırak kurtulmana yardım edeyim.’ derken, söyledikleri çok mu hoşuma gitti? Onun söylediklerine aldanacak kadar akıldan mı düştüm? Aklıma yön verip, ‘Seni kurtarmak istiyorum’ derken, sahiden beni kurtardı mı, yoksa ‘Seni kurtarıyorum’ derken, asıl o zaman mı öldürdü beni? Ve eğer o an, gözlerimin önünde gerçekleşen yanılsamanın ötesinde bir şey ise, yani gerçekten gözlerimin önünde Mazlum vurulmuş ise ve bu gözlerimle bir daha onu görecek olamazsam, ayaklarımın üstünde gezerek yaşıyor gibi görünsem dahi, kendimi yaşayan biri kabul edebilir miyim? Hani benim tutunacak dalımdı, her yuvarlanışımda çabucak bana uzanan eldi? Eğer kendi gözlerimle bu dalın kırılışını ses çıkarmadan izlediysem, bu elin kesilişine utanmadan bakmışsam, o zaman bana hangi yakışır ad takılmalı? Kendi dalının kesilişine seyirci kalan yeni sıfatıma, hangi müspet ad verilmeli? Yeni sıfatımın soy ismi, sadece kendini seven, sadece kendini düşünen mi olacak? Bana zarar gelmesin diye, kendi dalının kırılışına seyirci kalacak kadar kendine hayran mı diyecekler bundan böyle? Halbuki, bu kavgaya daha ilk adımımı attığımda şöyle dediğimi hatırlıyorum: ‘Kendi adıma değil, Önderim, halkım adına inançla her şeyi paylaştığımız aynı yolun yolcusu yoldaşlarım adına öleceğim’ demiştim. Onlar adına ölümü göğüsleyecek kadar, onları sevdiğimi söylemiştim. Şu an ise bu sevginin yüz değiştirdiğini, başka yüze büründüğünü görüyorum. Bütün bunlar, gerçek mi acaba? Gözlerimin önüne gelip beni yemeye çalışan bütün bu anlaşılmaz acayip şeylerin hepsi de bir yanılsama olmasın sakın. Belki de hepsi benim uydurmam, evet, evet benim uydurmam’ deyip aklına gelen şeylere bir türlü inanmak gelmiyordu içinden. ‘İnanmak istemediğim şeylere, kendimi niye bu kadar inandırmak zorunda bırakıyorum ki? Ben de, anlayamadım.’ diyordu.

Açlık, susuzluk, öldüren yorgunluk, korku, heyecan, yaşama azmi, arkadaşlarına bir an önce kavuşma istemi, karmaşık düşünceler, birbirini bastıran duygular, her şey iç içe girmiş, her şey üst üste binip onu kendinden bıkmaya götürüyordu. O da, ‘Beni benden bıktıramazsınız.’ dercesine, dört ayak üzerinde, nefesiyle ciğerini şişirip el ve ayaklarına bütün kuvvetini vererek dik yokuşu tırmanmaya devam ediyordu. Sağ yanına düşen sırtta mevzilenip tüm dikkatlerini vadiye vermiş askerlerin, tam hizasında bulunuyordu. Kendini belli edecek küçücük bir harekette bulunmak, dikkatlerini çekmeye yeterdi. Öne eğdiği başını kaldıramazdı. Bükük duran boynu tutulmuş, üstüne büyük bir ağırlık çökmüştü. Başını, ellerinin arasına alarak tırmanıyordu. Yukarıya doğru bakınca, gözünü kaşının üstüne çıkarmak ister gibi yapıyordu. Gözünü, kaşının altından yukarı kaldırırken, alnı kırış kırış oluyordu. Yükselen güneş, başını, boynunu, sırtını yakmaya başlıyordu. Çalıların ve taşların olmadığı yerde sürünmek zorunda kalıyordu. Üstündeki elbiselerin sırt tarafı kurumaya başlamıştı. Alt tarafı ise çamur içerisindeydi. Başını kaldırmadan, gözünü önünde bulunan yukarı kayalara dikerek, ‘O kayaların altına ulaşmayı başarabilirsem tamam.’ diyor, ‘Ondan sonrası kolay olur.’ diye düşünüyordu.

Bu arada Şahin ise, arkasındaki askerleri sürüklemeye halen devam ediyordu. Bazen uzaktan gerçekleştirdiği suikastlarla arkasından gelenlerin başını kaldırmalarına fırsat vermiyordu. O ateşi kesip hızla koşmaya başlayınca, sıra peşinden koşan askerlere geliyordu. Hep birlikte, vadiyi kurşun yağmuru altında bırakıyorlardı.

Şahin, içinde koştuğu bu araziyi avucunun içi gibi biliyordu. En küçük ayrıntısına kadar, gözlerinden kaçan hiçbir yeri yoktu. Bu arazide, arkasından sürüklediği askeri istediği yöne çekebilir, hızlı, kıvrak manevralarla onu şaşkınlığa düşürebilirdi. Şu an arkasından koşturduğu askerin tek şansı, arkadaşlarından kopup yalnız başına kalmış olmasıydı. ‘Bu askeri, sadece bu araziye çekmek için neler vermezdim neler? Yanımda birkaç arkadaşım daha olsa, aslan maskesini takmış bu kedilere, anacıklarına kendilerinden iyi haberini gönderemeyecekleri unutulmaz anları nasıl yaşatacağımı ben bilirdim.’ diyordu.

Beklenmeyen, şok edici darbeler indirip aniden kaybolmaya elverişli böylesi yerlere kolay kolay girdikleri olmazdı. Ellerini kollarını sallayarak girmeleri mümkün olmayan böyle yerlere girdikleri anda, verecekleri büyük kayıpları önceden hesaba dahil etmek zorundaydılar.

Bir kişinin peşine verdikleri şu anda, böyle bir hesabı yapmamışlardı. Bir nokta operasyonuyla çok az kişiye yönelik en profesyonel kuvvetlerini kullanarak hızla vurup işi bitirdikten sonra çıkıp gidecekleri bir planla gelmişlerdi. Bu plan da şu an parçalanıp dağılmak üzereydi. Yaptıkları hesap tutmuyordu. Hem küçük, hem de avuçlarının içinde saydıkları bu nokta, önlerinde açılan geniş bir arazi olmaya başlıyordu. Açılıp genişleyen böyle bir arazinin üzerinde hakimiyet kuramayacaklarını, tersine inisiyatif kaybedip arazinin hakimiyeti altına girmeye başladıklarını, bilemedikleri bu arazinin ayrıntılarında kaybolmak ve parçalanmakla yüz yüze geldiklerini görüyorlardı.

İkide bir kendini uzaktan onlara gösterip önlerinde koşan, suikastlar yapıp aniden kaybolan kişinin de tek olup olmadığından emin değillerdi. Peşini bırakmadıkları kişinin arkasında koştukça bir tuzağa çekildiklerini düşünmeye başlıyorlardı. Şahin, onları arkasından sürüklemekten vazgeçmeye gelmiyordu. Kendini onlardan kaybedip sessizliğe gömüldüğü an, bütün güçleriyle Mazlum ile Hasan’a yöneleceklerdi. Bu yüzden, arkadaşlarının üstünde yoğunlaşacak bu saldırı gücünü dağıtmaktan başka düşündüğü bir şey yoktu. Bütün gayesi bunu başarabilmekti. Bunu başaramayıp aklına bile getirmek istemediği o sonuçla karşı karşıya geldiği taktirde, kendini nasıl affedebilecekti? ‘Böyle bir şeyi düşünmek dahi mümkün mü?’ diyordu. Mazlum ile Hasan’ın olduğunu düşündüğü yere karşıdan bakan sırta hızla ulaşmaya çalışıyordu. Ulaşmaya çalıştığı sık ormanlıklı sırtın, Mazlum ile Hasan’ın çatıştığı yerden uzak olduğunu biliyordu. Ama o sırttan başka, onları gören daha iyi bir yer de yoktu. Uzak da olsa, en iyi yer orasıydı. Stratejik hakimiyet bakımından da uygunluğu, başka bir yerle kıyaslanamazdı. Hem kapalı, sık ağaçlı, hem de kayalıklı, irili ufaklı yoğun taşlı bir yerdi. Hava saldırısına karşı en korunaklı yer olması itibariyle de, tercih edilip ulaşılması gereken bir yerdi. Arkasındaki askeri oraya kadar sürüklemeyi başarabilirse, düşündüğünü büyük ölçüde gerçekleştirmiş olacaktı. Orası, karşıdaki askerin dikkatlerini dağıtmaya da uygun gelirdi.

Arkasından gelen kurşun yağmurunun kesildiğini görünce, yeniden uygun bir yer bulup bir iki mermi atmak istedi. Arkasından başlatılan kurşun yağmurunun hedeften yoksun, rasgele olduğunu kendi gözleriyle görüyordu. Sıktığı bir kurşunla, binlerce merminin boşta kalmasına sebep oluyordu. Bunun altındaki mantık ile duygunun ne olduğunu iyi biliyordu. Bu mantık ile duyguyu yıpratabildiği kadar yıpratmak, istediği tarafa yöneltip gücünü kontrollü kullanmasına fırsat vermemek ve gücünü kontrolünden çıkarıp sonuçsuz yere harcamaya götürmek, o anda düşünülen iyi yöntem oluyordu.

 

 

 

Çingene Suratlı teğmen, kan izinin üzerinde yukarı doğru çıkmaya devam ediyordu. Önünde, köpek dişli uzman çavuş vardı. Onun önünde de beş asker, avcı kolu biçiminde ellerindeki silahların namlularını öne vererek korkulu gözlerle sağa sola bakarak çıkıyorlardı.

Baştan başa kızıl kana boyanmış Mazlum, kayalığın üstündeki çalıların arasında, avını bekleyen hassas bir avcı gibi, aşağıdan yukarıya doğru bıraktığı kan izlerini takip ederek gelen kayalığın altındaki askerlere bakıyordu. Kendisinden, iki yüz metre ötede yamacın üstündeki sırta hızla çıkmaya çalışan askerleri görünce, sakince yere çömeldi. Ses çıkarmamaya büyük gayret göstererek yavaşça çalının arkasındaki taşa ulaşmaya çalıştı. Kendine siper yaptığı taşın arkasından, hem yamaca çıkan askerleri, hem de aşağıdan kayalığın altına doğru kan izlerini takip ederek gelen bir avcı kolunu görebiliyordu. Taşın arkasında iyice konum almaya çalıştı.

Bedeninden beynine gelen bütün sızılarını bir kenara bırakmıştı. Sanki delik deşik olan, oluk oluk dışarıya kan akıtan kendi bedeni değilmiş gibi davranıyordu. Ruhu, bedeninin sızılarına ortak olmaya gelmiyordu. Bas bas bağırıp çağıran o sızılara kulak astığı yoktu. Bir kez dahi dinlemeyi, lüzumsuz görüyordu. ‘Her anı altın değerinde olan, kaçarsa bir daha bulunmaz o güzelim zamanı, bu sesleri dinlemekle geçirmek akıl karı mıdır?’ diyordu. Dinlemeyi lüzumsuz gördüğü bu seslere kulak kapatarak kendisini çağıran o ilahi kutsallığındaki seslerin arkasında yürümeye başlıyordu.

‘Bedendeki azapların altından kalkamayan bir ruh nasıl yükselebilir? Ulaşılmaz yüksekliklere çıkıp her şey kanatlarının altındaymış gibi en yukardan bakmayı başarmadan, o büyüklükleri nasıl görebilir?’ diyordu. Ruhu bedenindeki sızıları değil, daha büyük binlerce, milyonlarca bedendeki sızıları hissediyordu. Ruhunu, bedenindeki acılara yenik düşürecek o bayağılıkları çoktan aşmıştı. İçindeki gücünü ayaklarının altında ezmeye çalışan zayıflıklarını bir bir yere sermiş, zayıflıklarının altındaki gücünü mertlik meydanına çıkarıp dimdik ayağa kaldırmıştı. Ayakta olan bayağılıklar, küçüklükler değil, ayağa kalkıp yükselen büyüklüklerdi. Dönen başını, ruhunun kuvvetli kollarıyla durdurmuştu. Gözlerindeki karartı perdesini yırtıp atan beyninin delici gözleriyle bakıyordu.

Avcı kolu gelen askerler kayalığın tam altına ulaşmışlardı. Kayalığın bittiği uçtan yukarı çıkmayı düşünüyorlardı. Yamaçtan yukarı tırmanan askerler, ayaklarına hız katmaya çalışıyorlardı. Komutanları, yavaş ilerlemeye çalışan askerlere duyulmamış pis küfürler savuruyordu.

Mazlum, gelen her iki kolun üstünden gözünü ayırmamaya dikkat ediyordu. Belindeki raxtına bağlı bombasını kılıfından çıkarıp elinde tutuyordu. Gelen her iki grubu aynı anda vurmanın enine boyuna hesabını yapıyordu. Işık hızıyla düşünüp ‘En iyi vuruş biçimi hangisidir?’ diye bulmaya çalışıyordu. Sonunda bulduğu vuruş biçimine ikna olmayı başarmıştı. Bulduğundan daha iyi bir vuruş biçimi bulmak olanak dışıydı. Sonuç getirip kendisine zaman kazandıracak en iyi vuruş biçimi bulduğu biçimdi. Vurduğu anda, kısa süreliğine de olsa onları geri püskürtecekti. Bulunduğu yerden uzaklaşsa da, askerin tekrar aynı yerden çıkması beklenemezdi. Her an, ateşin üzerlerine yağdırılacağı bir yerden çıkmaları için, akıldan pay almamış olmaları gerekirdi. İnsan oldukları pek şüphe götürmediğine göre, o zaman onların da insanlarınkine benzer bir akla sahip olmaları lazım gelirdi. Olduğuna kuşku duyulmayan insanınkine benzer o akla dayanarak aynı yerden çıkamayacakları açıktı. Bu da, kazanılmış altın değerindeki zaman demekti.

Buna dayanarak daha yapılacak çok şey vardı. Durduğu yerde, pozisyonunu iyice sağlamlaştırdı. Arkasındaki kayalığın üstünde duran, birbirine yakın yüksek taşlara baktı. Baktığı taşlar, kendisine pek uzak gelmiyordu. Ve gözlerini, ardından yamaçtan çıkan askerlere dikti. Çıktıkları yerde arkasına atlayacakları uygun taşlar bulunmuyordu. Zaman zaman kaybolup görünmelerine neden olan seyrek ağaçlar vardı. Ağaçlar onları, üzerlerine yağacak kurşunlardan korumaya yetmezdi. Kayalığın altındaki askerlerden bir bölümü, kayanın tam dibinden sola doğru kayarak alttan çevirme yapmak istiyorlardı.

Çingene Suratlı ile köpek dişlinin içinde olduğu avcı kolu da, kayalığın altındaki küçük bir tarlayı andıran düzlükten kayalığın sağ ucuna doğru geliyordu.

Mazlum keskin gözleriyle bir kez daha yamacı görüp alta baktı. Kanlar içinde kalan sol elindeki kleşini taşa dayadı. Sağ elinde tuttuğu bombasını sol eline aldı. Bombayı, mandalı parmaklarının altına gelecek şekilde elinde sıkıca kavramıştı.

Bombayı tetiklemeye hazır hale getirmek için, fünyenin kapsülüne batmaya can atan gergin yayın içindeki iğneyi boşa salmak üzere, parmağını yuvarlak çelik halkanın içine geçirdi. Bombayı sol elinde sıkarak parmağını içine geçirdiği çelik halkayı kendine doğru çekip bir çırpıda çıkarıverdi. Bombanın ilk emniyeti kaldırılmıştı. Sol elinde tuttuğu bombayı, mandalını bırakmadan sağ eline verdi. Sağ elinde sıkılı duran bomba, atılmayı bekliyordu.

Son defa yamaca baktı. Yamacı tırmanan asker, gözlerinin önündeydi. Ardından gözünü kuşbakışı, kayalığın altına indirdi. Önünü yukarı veren asker, kayalığın bitişiğindeki tarlayı andıran düzlüğün içindeydi. Her ikisine aynı anda ulaşmayı düşündü.

Gözleri şahin bakışının keskinliğindeydi. Her iki avın üstüne aynı anda atlamak, her iki avı aynı anda düşürmek, tek gayesiydi. Kendi içinde, ‘Bir Apocu’yu kolay kolay kuşatabileceğinizi sandınız öyle mi?’ dedi.

Ve parmağını mandalın üstünden yavaşça kaldırdı. Mandal zıplayıp eteğine düştü. Boşalan yay, iğneyi kapsülün üstüne indirdi. Tetiklenen bomba, hala elinde sıkıca durmaya devam ediyordu. ‘Her şey ayarında olmalı, zamanında işlemeli.’ diyordu. Acelesi yok gibiydi. Elinde tetiklediği bombanın üstünden bir saniyelik zamanın geçmesine fırsat verdi ve ‘Tam zamanıdır.’ deyip elinde sıkı tuttuğu bombayı kayalığın altındaki düzlüğe, askerin tam ortasına fırlatıverdi.

Aşağıya fırlattığı bomba daha düşmeye devam ederken, şimşek hızıyla elini taşa dayadığı kleşine atıp namluyu yamaca doğrultarak, yukarı doğru tırmanan askere nişan aldı. Bombanın aşağıya düşüp patlamasıyla, parmağın tetiğe basıp namlunun yamaçtaki askere ateş kusması bir oldu. Uzman çavuşun önüne düşen bombanın gümlemesiyle, ateş altında kalan yamaçtaki askerin şok içerisinde can havliyle geriye kaçışı aynı anı buldu.

Çığlıklar ve rasgele atılan kurşun sesleri birbirine karışmaya başlamıştı. Askerin üstüne çöken o panik havasını dağıtmayı kim başarabilirdi ki artık? O güne kadar büyük işler başardığına inanan ordunun göz bebeği köpek dişli uzman çavuş, paramparça olmuş cansız bedenini yerden kaldırıp yeniden büyük işlere girişmeyi bir daha başaramazdı maalesef!

Uzman çavuşun hemen yanıbaşında cansız yatan her iki zavallı şapkasızla kimsenin ilgilendiği yoktu. Uzman çavuşun gerisinde duran kanlar içindeki Çingene Suratlı teğmen, kopardığı çığlıkların içinde boğuluyordu. ‘Of anam, ölüyorum, kaldırın beni buradan.’ deyip panik içerisinde sağa sola kaçışan askerleri imdada çağırıyordu. Ona uzaktan bakıp korkudan titreyen askerler, üstüne gelmeye cesaret edemiyorlardı. Başlarına yeni bir bombanın inmesini istemeyen şoke olmuş zavallıları saklandıkları yerlerden çıkarmak basit bir iş değildi.

Yamaçtan yukarı çıkmaya çalışırken, ani ateşin altında kalıp gerisin geri aşağıya kaçan kolun komutanı durduğu yerden kıpırdamadan bombanın düşüp dehşet yarattığı yere bakıyordu. Gördüklerine inanmak istemiyordu. Oraya kadar gelip o ölü ve yaralıları kaldırmaya cesareti var mıydı, onu da bilemiyordu. Onu düşünmeden önce, zirvedeki binbaşıya haber vermesi en iyi olanıydı.

Mutlaka başarıyı bekleyen binbaşı duyduklarına inanamadı. Olacak şey miydi bu? Duymak istediği haber bu muydu? ‘Ordunun şerefini, haysiyetini peş paralık yaptınız alçaklar! Gebermenin sırası mıydı şu an? Oraya gelip hepinizi kurşuna dizersem, tekinizi sağ bırakmazsam bana, ‘Bunu niye yaptın?’ diyen mi olacak? Ananızdan doğduğunuza pişman etmezsem sizi, karnı şişik boz eşeğin adını taksınlar bana.’ diyordu.

Bütün bunları, yaralı bir ‘Terörist’in yaptığını söylediklerinde çıldırmaya başlamıştı. Bağırıp çağırarak küfür ederken, sesini alçaltmaya lüzum görmüyordu. Gözleri, yuvalarından fırlayacak gibi dönüyordu. Yeni bir destek almadan, bu işin bitmeyeceğini anlamıştı. Merkeze çağrı yapıp önündeki haritada numarayla işaretlendirilmiş, kendilerinin bulunduğu yere kartalların havalandırılmasını istedi. Ardından Şahin’in arkasında sürüklenen kolun komutanına, derhal yeni olay yerine ulaşmalarını emretti.

Mazlum yaptığı hamlenin başarısını görünce heyecanı doruğa çıktı. Adeta sevinçten uçmak istiyordu. Ağrısı sızısı aklının ucuna dahi gelmiyordu. Üzerine bire bin geliyorlardı. Ama yine de, kendisiyle baş etmeye güçleri yetmiyordu. Üstüne binlerce, milyonlarca kurşun yağdırılıyordu. Ama tek birinin bile hedefini bulduğu yoktu.

O korku yaratan heybetli kudretin içindeki hava, batırılan bir iğnenin sivri ucuyla sönmeye başlıyordu. Devrilen, içi boş bir gergedanın maketidir diye, kişnemenin pazarında alay konusu olmaktan kurtulamıyorlardı. O kahramanlık edasıyla er meydanına atılmış baloncuklar, bugün bir iğnenin sivri ucuyla nasıl söndürülüp ayağa düşürüldüklerini, yarın çocuklarına da anlatmadan edemeyeceklerdi. Çocukları onlarla alay edip dururken, onlar da ‘Biz bunu, daha o günden biliyorduk.’ diyeceklerdi. Bir kişi, ama tek bir kişi kendilerinin ne kadar cesaretli olduklarını, göstermeye yetmişti. Ve zorlamalı şişirme cesaretle er meydanında dövüşün olamayacağını, daha ilk günden anlamışlardı. Cesaretlerini nizamiye kapılarında unuttuklarını, taşa toprağa kanları yapışınca fark etmişlerdi. Ne acı, ne felaket, ne korku yaşadıklarını bir tek kendileri biliyordu.

Bir kişinin bakışından binlercesinin nasıl paniğe düştüğünü, gördükleri herkese anlatacaklardı. Yıllar da geçse, görüp karşılaştıkları herkese, ‘Sakın Kürtlerin hassas damarlarına basmaya kalkışmayın. Onlar ölü de görünse, sizi kanatmadan durmazlar. Onlara yapılanları, mezarda da olsalar unutmazlar. Sakın ola anlatmadı, duymadık, unutalım demeyin. Onların nasıl parçalayan pençelere sahip olduklarını kendi gözlerimizle gördük. Uysal birer çocuk gibi görünmelerine bakmayın, binlerce kişinin ortasında tek kişi bile olsa ayağa kalktıklarında, etrafını kuşatanları nasıl titrettiklerini, şu gözlerimizle gördük. Onları zapt etmeye kalkışmayın, çünkü zapt olan kendiniz olursunuz. Onları inkar edip kendinize ait malınızmış gibi görmeyin. Size ait malınızmış gibi davrananları, onlar da kendilerinden saymıyor. Size ait malınızmış gibi davrananlara bakıp onları da öyle görmeye kalkışırsanız, kısa zamanda yanılıp ne kadar aptal olduğunuzu erkenden görmüş olursunuz. Bir an önce, ama bir an önce bu zırvalıklarınızdan, saçmalıklarınızdan vazgeçmeye gelin.’ diyeceklerdi.

Mazlum yaptığı hamlenin ne kadar etkili olduğunu kopan çığlıklar, yükselen ‘Of anam’lı, ‘Babam’lı bağırışlar ve rasgele sağa sola sıkılan mermilerden anlıyordu. Yere serdikleriyle birlikte tam bir panik havasını yaratmayı başarmıştı.

Oluşan panik havası, kendisine kazandırılan zaman oluyordu. Oluşturduğu panik havasından faydalanıp durduğu taşın arkasından kalkarak çalıların arasından hızla önündeki kayalığın üstünde duran taşlara ulaşmaya çalıştı. Koşar adımlarla yürüyordu. Koşarken, yaralarını kapatan beline sarılı kefiyesi, aşağıya doğru sarkıyordu. Kefiye şutıkle birlikte, yaraların üstünden aşağıya inince, açılan yaradan bağırsaklar yeniden dışarı çıkıyordu. Bir süre dışarı çıkmaya başlayan bağırsakları, sol eliyle karnına doğru iterek dışarı dökülmelerini engellemeye çalıştı.

Bu halde yürüyüp yüksek taşlara ulaşmanın zor olduğunu anlayınca, palamut ağacının önündeki taşın arkasına girip yere çömeldi. Raxtı kefiyeyle birlikte aşağıya indiren palaskayı açıp şutık ile kefiyeyi yeniden yukarı kaldırdı. Palaskayı yeniden kapatmadan elini, kefiyeye yapışmış bağırsak parçasına attı. Bağırsak parçası parmaklarının üstündeydi. Bakıp üstünde fazla düşünmeden, taşa doğru fırlattı. Elinden uçup giden bağırsak parçası taşa yapıştı. Palaskasını kapatıp yeniden ayağa kalktı. Sağ eline silahını alıp eğilerek hızla önündeki yüksek taşlara ulaşmaya çalıştı.

Birbirine karışıp yükselen çığlık ve kurşun sesleri, henüz kesilmiş değildi. Onlarda yaratmayı başardığı panik havasını üzerlerinden atmaları için, zamana ve daha büyük bir desteğe ihtiyaçları vardı. Yüksek taşlara doğru koşarken hissettiği, kendi sızıları değildi. ‘Buna benzer etkili bir darbe daha tepelerine nasıl indirebilirim?’ diye düşünüyordu.

İçine düştükleri bu panik havasını atlattıktan sonra, yeniden peşine düşeceklerini biliyordu. ‘Bu panik havasından kurtulmadan, bu taşlara ulaşmayı başarsam, üstüme kolay kolay varamazlar.’ diye düşünüyordu. Kayalığın üstündeki o yüksek ve birbirine yakın duran taşlar hem savunmaya, hem de çatışmaya imkan veren, hakim birer mevziydiler. Alttan yukarıya doğru, üzerinde hakimiyet kurmaları mümkün değildi. Üstten de gelirlerse, istedikleri tarzda hakimiyet kurmaları zordu. Önden de gelmeye kalkışırlarsa, çatışmak için bulunmaz bir yerdi. Arka tarafının nasıl olduğunu, henüz görmediği için bilmiyordu. Arkadan geçit veren bir yeri olsa, eğer yeniden üstüne gelirlerse bir süre çatıştıktan sonra, yol veren o geçitlerden birinden aşağı ormanlığın içine dalmayı düşünüyordu.

‘O ormanlığın içinde üstüme geceyi de getirmeyi başardıysam, üzerime bütün ordu gelsin, dert etmem.’ diye düşünerek yürümeye devam ediyordu. Nefes nefese, kan ter içinde ilk taşın arkasına ulaşmayı başardığında, hedefinin yarısını gerçekleştirdiğini düşündü. Durduğu yerden arkasına bakıp askerin peşinde olup olmadığını anlamaya çalıştı.

Yağan kurşunlar, yükselen çığlıklar hala kesilmemişti. O anda kendisiyle ilgilenen, peşinde koşup yorulan hiç kimse yoktu. Herkes kendisinin can derdine düşmüştü. Böyle olduğunu anlayınca, hiç durmadan taşların arasından öne doğru ilerlemeye başladı. Kenarından geçtiği her taşın etrafını keskin gözlerle inceliyordu. Bazı yerlerde taşlar üst üste yığılmış, geçit vermek istemiyordu. Birbirine yapışmış gibi duran yüksek taşların arasından geçmek kolay değildi. Baktığı her taşın altında doğal bir sığınak vardı. Durmadan arka tarafa ulaşmaya çalıştı. Arka tarafa ulaştığında önünde geçit vermeyen yüksek uçurumları gördü. Uçurumlardan aşağı inmeyi başarmak için, kanatlı olmak gerekirdi. Düşünebileceği en kötü ihtimal, karşısına çıkmıştı. ‘Sırası mıydı şimdi, beklenmedik bu lanet engelin?’ diyordu.

Beklenmedik yerden çıkan bu engelin yarattığı sinir bozucu şeyle fazla uğraşmadan, yeniden geldiği yere dönmeye başladı. Geri dönerken durmadan aşağıya yukarıya bakıp geçit veren bir yer aramaya çalıştı. Ama gözlerine hiç öyle bir yer gözükmüyordu. Üstünde de, altında da geçit vermeyen kayalıklar vardı. Bulunduğu yer yüksek taşlarla doldurulmuş geniş bir koridora benziyordu. Taşların kenarında boy veren seyrek ağaçlar da, bu koridoru doldurmakla uğraşıyordu.

Geri dönüp, aşağıdan gelirken ulaştığı ilk taşın arkasına vardığında, vadiyi dolduran o korkunç homurtu kulağında yankılandı. Bu gürültünün, gelen kobraların sesi olduğunu anlamakta gecikmemişti. O anda bulunduğu yerden çıkıp başka bir yere gitmesi, daha büyük bir sakınca doğururdu. Çıktığı anda kendini, saldırının açık hedefi haline getirecekti Bulunduğu yerde mevzilenmekten daha uygun bir yer bulamazdı. Hem kendini savunmak, hem de çatışabilmek için en ideal yer, bulunduğu yerdi. Gelen kobraların saldırısından korunmak üzere, doğal sığınak gibi duran herhangi bir taşın altına girmesi yeterliydi.

Çırav'ın üstünden vadiye giren iki kobranın, bulunduğu yöne doğru hışımla geldiklerini görünce, şimşek hızıyla kendini korunmaya uygun en yakın taşın altına attı. Birbirini takip ederek gelen kobralar, gösterilen noktaya yöneliyordu. Askerleri geçtikten sonra, havadan yere dehşet saçmaya başladılar.

Böğürmeleri, çıldıran tanrısal boğaların sesine benziyordu. Fiziki ağırlıklarına aldırmadan, hafif bir kuştan daha kıvrak dönüşler gerçekleştiriyorlardı. Pervanelerinin savurduğu rüzgarla sallanıp yere kadar bükülen meşe ve palamut ağaçlarını kökünden koparmak istiyordu. İncecik nazik yapraklar, dalında tutunamaz oluyordu. Kurumaya yüz tutan incecik otlar parçalanıp o acayip metalin üfürdüğü rüzgarla savruluyordu. Altında titreyen toprağa tutunmayı zor başaran taşlar, yerinden sökülüp uçarcasına vadiye kaçmak istiyordu. Hedef olarak gösterilen yamacın üstünde durup karış karış toprağı, ağacı, taşı şiddetle döverek parçalamaya çalışıyorlardı.

Günün yorulmayan işçileri karıncalar işlerini bırakıp can derdiyle yuvalarına kaçmışlardı. Yuvaları başlarına yıkılmasın diye hep birlikte dua ayinlerini düzenliyorlardı. Birbirine sıkı sıkıya sarılıyor, yuvaları sallanmaya başlayınca el ele tutuşup zikreder gibi birbirlerinin etrafında dolanmaya başlıyorlardı. Sinekler, çekirgeler, böcekler bilinmedik yerlere saklanmışlardı. Yılanlar, akrepler bile şok içerisinde, taşların altındaki deliklerine kaçmışlardı. Yaz, kış yerinde durmayı bilmeyen fareler, labirent gibi açtıkları deliklerinde zıplayarak gidip gelmiyorlardı. Vadiden sevimli kuşları, kayaların aşık bülbülleri, şafağın tek ve tok söyleyen sözü kadar şirin gözlü keklikleri vadiyi bırakıp çoktan uzaklara uçmuşlardı.

 

 

Hasan, yarı ölü halde kayanın altına ulaşmıştı ki, birbirini takip ederek gelen iki kobra üstünden geçerek vadiye dalmıştı. Kendisini görmeden geçen kobraların vadiye daldığını görünce, bunun Mazlum ya da Şahin'e dönük olduğunu anlamıştı. Önce ‘Acaba kuşatılmışlar mı?’ diye düşündü. Sonra ormanlığı aklına getirip, ‘Hayır, hayır.’ diyerek, ‘Onlar bu ormanlıkta kuşatılacak en son kişiler olabilirler ancak.’ diyordu. Onların kuşatılıp darbelenebileceğine, düşüncelerinin içinde katiyen yer vermek istemiyordu.

Şahin bir savaş kurduydu. Öyle kolay düşecek adam mıydı? Mazlum babayiğit, onurundan taviz vermeyen delikanlı adamdı. Eğer ayağa kaldırırsa, o kıvrak zekasıyla, ele avuca sığmaya gelmeyen biriydi. Buna kendi gözleriyle tanık olmuştu. O ormanlığın içinde hiçbirine de bir şeyin olmayacağına adı gibi emindi. ‘Kendi hakkımda olsa söz söyleyebilirdim, ama kendileriyle yaşayarak tanıdığım bu yoldaşlarım hakkında, hiçbir kaygı duymadan söyleyebilirim ki, kesinlikle onlara bir şey olmaz. Yarın sabahki çayı birlikte yudumladığımızda, bunu kendilerine ifade etmekten de çekinmeyeceğim.’ diyordu kendi kendine.

Durduğu kayanın altında bir süre dinlenerek gözlerini vadiye dikip takip etmeye çalıştı. Önünde, iki yüz metre aşağıda mevzilenen askerler de ayağa kalkıp kobraların vurduğu yeri izliyorlardı. Kobralar geldikten sonra coşkuya gelen askerler, bütün dikkatlerini kobraların arkasından vadiye göndermişlerdi. Sağın solun takibi akıllarından uçup gitmeye başlamıştı.

Hasan, ‘Bundan iyi fırsat olmaz.’ diye düşünerek kayanın dibinde çömelerek sağ elini silahına verip sol elini kendine destek yaparak askerlerin üstünden kaz yürüyüşü biçiminde dikkatle yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Bu bastıran açlık, susuzluk, tüketen yorgunluk, bitkinlik olmasa, her şey yolunda gidiyordu. Gelen kobralar bile, kendisine sadece kolaylık sağlamışlardı. Bu uçan makinenin aynı şekilde arkadaşlarına da kolaylık sağlayacağından şüphe etmiyordu.

‘Bu makinenin bir sürü fasa fisosundan bahsedilir, ama hepsi de palavra. Neredeyse, her bakımdan gelişmiş bir adamdan daha nitelikli olduğunu söyleyecekler. Bıraksan, ‘Yerde konuşan adamı duyuyor.’ diyecekler, dinlesen ‘Delik delik adam arıyor.’ diye kabul ettirecekler. Bari havada uçan, yerde kaçan, eli ayağı düzgün, gözü kulağı açık, demirden akıllı insan, hem de en üstün akla sahip insan deseydiler! Kendi gözlerimizle görüp tanımasak bu safsataya biz de inanmadan edemezdik herhalde. Ne kadar da ahmakmış bu adamlar. Başlarındaki ahmaklığın dar külahını çıkarmadan, dünyanın parasını sarf ettikleri bu makinenin böylesi dağlarda, bir işe yaramayacağını anlamayacaklar galiba. Biz ellerindeyken bir şey yapamadılar, şimdi havada adam adam aramanın peşine düşen bu gürültü çıkaran demir parçasıyla mı bir şey yapacaklarını sanıyorlar? Anlatsan, çocukların bile gülesi gelir buna.’

‘Gelirken ürkütücü gürültü çıkardığına dair dediğimiz bir şey yok. Ama bunun, işimize yarayan tarafları da yok değil. Daha uzaktayken sesini duyduğumuz an içine gireceğimiz delik kendiliğinden önümüze gelir. Ondan sonra hedeflediği yeri, canı vurmak istediği kadar vursun. Vurduğu esnalarda tüten sigaralarımızın ağzımızda üfür üfür olduğu da az görülmemiştir yani.’ diyordu.

Altındaki vadiye dalgın askerlerin hizasını geçtikten bir süre sonra, yağan yağmurun şelale yapıp kayadan indirdiği önündeki alt kayalığın çukurlarında biriken küçük su göletlerini görünce, sevinçten farkında olmadan yerinden sıçradı. Fark edilme gibi bir korkusu kalmamıştı. Kendini, askerin dikkatsiz bakan gözlerinin önünden tümüyle kaybettirmeyi başarmıştı.

Uçarcasına su göletlerinin üstüne vardı. Bir iki defa sağına soluna baktıktan sonra, suyun üzerine çömelip silahını sağ dizinin kenarına bıraktı. Her iki elini önden kendine destek yapıp başını suya doğru eğerek dudaklarını suyun içine batırdı. Dudaklarıyla birlikte burnunun yarısını da batırmadan edememişti. Boğazının kıkırdaklı hortumundan karnına su taşırken, boğazın suya bakan dış düğümleri, açılıp gerilen bir yay gibi her yudumda çenenin altından boğazın alt çukurluğuna doğru gidip gelmeye başlıyordu. Boş karnını, içine çektiği suyla şişirmeden başını kaldırmadı. Fırsatını bulmuşken, ölesiye tadını çıkarmıştı. Başını kaldırıp dizlerinin üzerine çökerken, elini şişen karnının üstünden götürüp getirmeye başladı. Guruldayan karnının hafifçe sancılandığını hissetti.

‘Ama olsun susuzluktan bin kat daha iyi ya.’ deyip ayağa kalktı. İstediği yere ulaşıp aradığı suyu da doya doya içmişken, önünde bir engelin kalmadığını düşünüyordu.

Bundan böyle yapması gereken tek şey, önünde kalan çok az kısmı da dikkat çekmeden ilerleyebilmekti. Onları aşmayı başarmıştı. Fakat bu, tamamen tehlikeden uzaklaştığı manasına gelmiyordu. Bunu da başarırsa, Basret'in yerin derinliğinden fışkıran o buz gibi su kaynağı üzerinde soluğu almayı düşünüyordu. ‘Belki de arkadaşlarım benden önce ulaşırlar oraya.’ deyip temposunu arttırdı.

 

...

 

Şahin dün, gece karanlığında zor bela aştıkları suyu, pek bir güçlük çekmeden aştıktan sonra, vadinin karşı yakasına geçip bayırdan yavaş yavaş yukarı çıkarak Awal köyünden gelen vadiyle birleşen üst uca doğru yol alıyordu. Dün gece geldiği patikanın çok yukarıda kaldığını biliyordu. Ama yolu düşündüğü yoktu. Yoldaşları ateşin içindeyken, elini kolunu sallayıp yola mı düşmeliydi? Bu, yoldaşlığın hangi kitabına sığardı? Bunu kaldıracak vicdana sahip miydi? Akıbetlerini dahi öğrenmeye gerek duymadan yoldaşlarını arkada bırakıp gidecek kadar yoldaş dediği o canlara karşı sevgiden düşmüş müydü? Onları kendinden çok daha fazla sevdiğini unutmuş muydu? ‘Hayır, hayır asla! Onları bir an dahi unutmak, kendimi unutmaktır, onlara gelecek ilk merminin önüne kendimi atmadığım an, ne kadar kırıldığımı göreceğim andır.’ diyordu.

Askerlerin, peşini bırakıp kobraların vurduğu yere yöneldiğini görünce, bunun iyiye işaret olmadığını düşünmüştü. ‘Bütün güç onların üzerine mi yığılacak, kobralar onun için mi geldi?’ deyip adımlarına hız katmaya başladı.

Onların üzerine yığılan gücü sabote etmenin bir yolunu bulmaya çalışacaktı şüphesiz. Ama o kobraların ne kadar tehlikeli canavarlar olduğunu da biliyordu. Hedefi bulduğu anda kaçırmayan özelliklere sahipti. Havada dakikalarca durduğu yerden teprenmeden sabit ya da hareket halindeki bir hedefe, tam isabet vurabiliyordu. Yukardan hedefe dokunacak kadar inebiliyordu. Tek çare ondan aniden saklanabilmek, bilmediği bir yere girmeyi başarmaktı. Bu başarılırsa, ondan sonrası sorun olmaz. Fakat o çekip gittikten sonra, arkasından yapacakları hamle, daha da tehlikeli gelişebilir. Buna karşı koyacak güç, yetenek ve taktik olmazsa işler zora da girebilir. Başa çıkmak, sanıldığı kadar kolay gelmeyebilir. Onun için ne kadar hızlansa o kadar yeridir diye düşünüyordu.

Şahin'in peşini bırakıp emir verilen yere yönelen askerlerin öncü kolları dereye ulaşmışlardı. Yamacın üstüne yukardan, top top cehennemin ateşi düşmüş gibiydi. Durmadan cehennem ateşi püskürten kobralar, yorulmak nedir bilmiyordu. Biri vurmayı durdurunca, yerini hemen diğeri alıyordu. Pilotun bulunduğu sağ mahal üzerinde hızlı dönüşler yapıp kendini bir noktaya sabitleştirdiğinde ortalığı toz dumana katıyordu. İstediği şekilde arkadan, önden, sağdan, soldan her tarafa aynı anda etkili vuruşlar gerçekleştirebiliyordu.

Fakat o andaki tercihi, hakim olduğu sağ yanıydı. Sağ mahalde bulunan pilot da, vurduğu noktayı açık gözlerle takip edebiliyordu. Ama alçalıp yakından bakmak istediği hedefi, bir türlü gözlerinin önünde bulamıyordu. Aradığı hedefin, gözlerinin önünde olmaması umurunda mıydı? Gösterilen noktayı vurmak bile, kendisine yeterli geliyordu. Vururken sevinçten yırtılmaya başlıyordu. Dudaklarını yana doğru yırttığında, kulaklarını ağzıyla yutacak gibi oluyordu. Her vuruşlu dönüşlerden sonra, çıldırasıya wawlar çekip havadan aşağıdaki askerin ruhuna moral aşılamaya çalışıyordu.

Kobralar böğürdükten sonra kendine gelen askerler, korkudan saklandıkları yerlerden nihayet başlarını çıkarmaya başlamışlardı. Başlarının üstünde pervane döndürüldükçe korkularını yenebilen askerler, bu üstün kuvvetin kanatları altından çıkmak istemiyorlardı. Bu büyülü kuvvetin böğürüşü, ruhlarını okşayıp yukardan estirdiği rüzgarı ile dayanılmaz kokan terlerini sildikçe, kendilerine karşı hiç kimse savaşmaya cesaret edemezdi.

‘Bu koruyucu kanatların altından bize yan bakıp savaş ıslıklarını çalan adam, daha anasının karnından doğmadı.’ diyorlardı. Adeta yıkılmaya gelmez bu üstün cesaretle ölü ve yaralıları kaldırırken, kimileri göğsünü gere gere nasıl er meydanında dönüp dolaştığını, üstündeki kanatlı kaybolup gitmeden önce göstermek istiyordu. Kanatlı kaybolup gittikten sonraki hallerini, akıllarının kenarından dahi geçirmek istemiyorlardı. ‘Aman olmasın böyle bir şey! Bu şekilde bizden iyi savaşan olmaz, üstelik komutanlarımız da bunun farkında.’ diyorlardı.

Askerlerin şu an kendine gelen vaziyetine bakan yüzbaşı, bundan sonraki hamleyi nasıl yapacağını düşünmeye başlamıştı. Karşı taraftan gelip dereyi geçen askerler de, kendilerine ulaşmak üzereydi. Kobraların gelişinden sonra askerin moralize olduğunu düşünüyordu. Yakalamaya başladıkları bu moralle, kendilerine destek gelen yeni kalabalık gücü birleştirip askerleri zaman geçirmeden daha süratli bir şekilde nasıl harekete geçirebileceğini baştan aşağıya hesap etmeye çalışıyordu. Ele geçirecekleri tek kişi, yalnızca tek kişi dahi yeterli geliyordu. Yoksa bunca zayiattan sonra, ellerinde hiçbir şey olmadan üste sunacakları raporda hangi cevabı verebileceklerdi? Tek kişi bile olsa, ellerinde gösterge olan bir sonucun olmasıydı önemli olan. Bu sonuç alınmadan, katiyen buradan gidilemezdi.

Binbaşıdan aldığı emir, demirden daha sertti. Bu sertlik, harfiyen uygulanacaktı. Bunun başka bir çaresi olamazdı. Onun için bu defa arkada durmak yoktu. En önde de kendisi olacaktı. Kesin sonuç için böyle yapması şarttı. Yüzbaşı kafasında oluşturduğu planın ayrıntılı hesaplarına dalmışken, daha sonra gelen bir Skorsky, cenazeleri kaldırıyor, diğer iki kanatlı canavar da, havadan aşağıya ateş yağdırmaya devam ediyordu.

 Düz hatlar çizdiğinde, taşı parçalıyor, toprağı kazıyordu. Ara vermeyen doçkaların sesinden, kayalar zıngırdamaya başlıyordu. Her bir roket fırlattığında, vadi gürültüye boğuluyordu. Mazlum'un altında bulunduğu yüksek taşın üstünden geçip etrafını doçka ve roketle dövdüğünde, Mazlum, altındaki zeminin bile çatlamak üzere olduğunu hissediyordu. O anda bu cani aletin kendisinin üzerinde bir etkisi, bedenine verdiği bir zararı yoktu. Ancak ne kadar etkili vurduğu, yarattığı sarsıntıdan anlaşılıyordu.

Asıl düşündüğü şey, bu da değil, bundan sonrasının nasıl gelişebileceğiydi. Mühim olan da buydu. Bu sefer hangi yöntemle üzerine gelmeyi düşünüyorlardı. Bu yaralı haliyle kendini, onlardan tümden kaybettirmeyi başarmadığı müddetçe, peşini bırakmayacakları, dolayısıyla ısrarla üstüne gelecekleri açıktı. ‘Çakal sürüsünün, leş kargalarının önlerine düşen et parçasını bırakıp gittiği nerede görülmüştür?’ diyordu. Üzerine gelirlerse, nasıl bir karşı koyuşu gerçekleştirilebilecekti? Bu dar koridordan, bu taşların arasından çıkmaya fırsat bulabilecek miydi peki? Ya bulamazsa, ya böyle bir imkan hiç ama hiç olmazsa, o zaman ne olacaktı?..

Aklına gelebilecek bütün ihtimalleri düşünmeye başlıyordu. Düşündükçe iki ihtimalin dışında önüne çıkan başka bir seçeneğin doğmadığını görüyordu. Kurtulup arkadaşlarına ulaşmayı başarmak ilk hedefiydi. Peki ya o da olmazsa? Kendi kendine, ‘Buna da önceden hazırlıklı geldim. Göğsümü gere gere, hem de tereddütsüz. Hemen ardından da, ama bunun etkili biçimi benim seçimim, benim tercihimle olacaktı. Bu tercihi bir kez daha yapma şansına sahip olabilecek miyim acaba, bilemediğim ve çok ağrıma giden de bu işte.’ diyordu kendi kendine.

Yaraları soğumaya başlayınca, yükselen ağrıları dayanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Durduğu yerde geniş kan birikintileri oluşmuştu. Girdiği taşın altında vücudu kasılınca, daha yoğun kan kaybetmeye başlamış, vücudunun ne kadar güçten düştüğünü, elini kaldırmaya çalışırken fark etmişti. Kanla birlikte bedenindeki kuvvetin de yere aktığına inanmak istemiyordu. Bu beden ki, kaybettiği kandan, hem de bükülmeyen iradeyi aşarak titremeye başlıyordu.

Vücudu ateşin içinden buzların içine, buzların içinden ateşin içine sokulur gibi oluyordu. Yerde biriken kanına bakınca, kendisinin istediği bir yerde ve daha büyük bir pahayla dökülmediğine hayıflanıyordu.

Sonra kendi kendine, ‘Ne fark eder, sonuçta suladığım aynı toprak değil mi? Hangi tarafı, hangi karışı olursa olsun sulanmasıydı önemli olan. Ve itiraf etmeliyim ki, bedenimden üstüne akan kızıl kanımı görmediğim bu ana kadar, seni böylesine sevdiğimi bilmiyordum.’ diyordu.

Yaralarıyla uğraşmaya lüzum görmüyordu. Hem uğraşsa da, bir faydasının olacağını sanmıyordu. Yaralarının yükselen ağrılarından çok, bitirip tüketen bu susuzluğa nasıl dayanabileceğini anlayamıyordu. Hayatı boyunca böyle susuzluğa düşmemişti. Ağzına, boğazına avuç avuç tuz konulmuş gibiydi. Nefesi, sanki nefes borularından değil, sert bir kayanın deliğinden gidip geliyordu. Gidip gelirken, çıkardığı sert hışırtı, boğazının sadece birkaç yudum suyla da yumuşamaya gelmeyeceğini biliyordu.

Başının üstünden gidip gelen gaddar kanatlının sesi kesilince, bedeninden beynine gelen bütün acılarını unutmaya başladı. Öldürüp bitiren o susuzluk aklından uçup gitti. Kaybolan sesin vadiden de koptuğuna emin olunca, başını taşın altından çıkardı. Kendini dışarıya çıkarırken, büyük bir işkence tezgahının içindeymiş gibi zorlanıyordu. Elleri, ayakları istediği cevabı vermeye gelmiyordu, ne kadar ağırlaştığını yeni anlamaya başlıyordu. Ne yapsa, ne etse ağırlaşan bedenini hafifletemiyordu.

Nasıl yeniden uyandırmaya, yeniden ayağa kaldırmaya çalışsaydı bilemiyordu. Taşa tutunarak ayağa kalkmaya çalıştı ama daha kalkmadan kendini yerde buldu. Yeniden denemekten geri durmadı. Taşı tırmalamaya başlıyordu. Parmak uçlarını zamk gibi taşa yapıştırarak tutunmaya çalışıyordu. Sonunda ayağa kalkmayı güçlükle başarabilmişti. Sendeleye sendeleye öne doğru yürüdü. Taşlara tutunmadan yürümeyeceğini anlamıştı. Sol eliyle kenarında yürüdüğü taşlara tutunurken, sağ elinde de göz bebeği silahını tutuyordu. Önünü görebileceği yere gelince, tutunduğu taşın arkasında kasıla kasıla çömeldi.

Başını taşın arkasından öne doğru vererek dikkatle baktığında, gözlerinin önündeki her şey, bütün çıplaklığıyla gerçekti. Takılan en küçük ayrıntı dahi, yalan söylemeye gelmiyordu. Onlarca asker gözlerinin önünde yamaca tırmanıp üstündeki sırta çıkmaya başlıyordu. ‘Kim bilir bunlardan daha kaçı diğer tarafları sarmaya gidiyor?’ diye düşündü.

Çömeldiği yerden yeniden kalkmaya çalıştı. Düşmemeye dikkat ederek arkaya doğru yöneldi. Aşağıya bakan çatlamış taşların yanına gelince durdu. Yan yana duran çatlak taşların aralığından birkaç adım aşağıya indi. Bir bent gibi önünde duran kaya parçasına göğsünü dayayıp aşağılara baktı. Ne düşündüyse de, gözlerinin önünde gerçekleşen oydu.

Her taraf asker kaynıyordu. Yüzlerce asker kayalığın altından arkaya sarkıyordu. Aşağı ormanlıklara kadar önemli gördükleri her noktayı tutacakları belliydi. Alttan kayalıkların etrafını saran kolun aşağısında birkaç çember daha vardı. Uçurumların altını bile tutmayı ihmal etmeyeceklerdi. Yukarıda da aynısının gerçekleşmeye başladığından kuşku yoktu. Yamacı bunun için tırmanmışlardı. Önden kendisine doğru kaç kolun geleceği henüz belli değildi. Arka arkaya kaç çember atacaklarını kim bilebilirdi? Kaçışa yer verecek küçük bir delik dahi bırakmak istemedikleri kesindi. Kuşatıp ezmeyi, imha edip silmeyi hedefledikleri gün gibi ortadaydı.

Böyle olduğunu anlamak için, fazla düşünmeye de gerek yoktu. Üstüne bir gece değil, on gece de gelse bu yaralı haliyle etrafına attıkları çemberi aşmak kolay değildi artık. Hep düşündüğü birinci ihtimal yavaş yavaş gözlerinin önünde kaybolmaya başlıyordu. İstemese de üstüne çekmeye çalıştığı geceyi, kafasından silip atıyordu. Çırılçıplak soyunup önüne dikilen gerçeğe, ‘Sen gerçek değilsin, seni sen olarak kabul etmek istemiyorum, seni sen olarak tanımıyorum. Defol, gözlerimin önünden kaybol!’ diyemiyordu.

Bunu bütün soğukluğuyla görüp kabul edemeyecek kadar kendinden geçmemişti. Kendisini dört gözle bekleyen nihai sona, daha güçlü hazırlanmaktan başka bir çarenin kalmadığına ikna olmaya başlıyordu.

‘Namertlik, buna göğüs germekten kaçmaktır işte. Gerçek gelip seni kıskıvrak yakaladığında, eğer onun karşısında durup göğsünü gere gere karşılık vermezsen, senden daha namert adam yok demektir. Namertliğin gerçek günü bugündür, başka günü olamaz. Beni dört tarafımdan kuşatabilirler, ellerini tam boğazımın üstüne de koyabilirler, ama ruhumu kuşatmalarına asla fırsat tanımayacağım. ‘Apoculuk kuşatılmayan ruhtur.’ dememişler mi? Ruhu kuşatılan gerçek bir Apocu'ya bugüne dek kim rastladı? Ne dar kafeste, işkence tezgahlarının altında, ne savaş meydanında, cehennemi ateş çemberinin içinde, ne de yaşam diye sunulan sahte yalanın yumuşak kollarında ruhlarının kuşatıldığını kim gördü? Sadece kuşatılamayan o ruhu Apoculuktan bilirim.’ diyordu. Dıştan gelen sızıntılara açık, kuşatılabilen ruhu Apoculuktan saymıyordu.

Ruhunun ateşinden kalkan dev alevler, göklere doğru uçuyordu. Beynindeki sabırsız zaman, ışığın hızından ayaklarına pabuçlar takıyordu. Göğsünü dayadığı kaya parçasından kopardığında, onu dinlemeye gelmeyen ayakları arkasından sürükleniyordu. O candan sadık dostu kleşi, ellerine sımsıkı yapışmıştı. Tırnaklarını sert çelikten çengel yapıp hafif eğimli taşın üstüne çıktığında derin bir nefes aldı. Üstünde beklediği taşın baş ucunda yükselen ağacın arasından önünü görmeye çalıştı.

Bıraktığı kan izlerini takip ederek gelen askerler, gözlerinin önünde hilal şekli mevzi almaya çalışıyorlardı. Onlarcası, yüzlercesi birbirini takip ederek aynı şeyi yapıyorlardı.

Bu hummalı sessiz uğraşın ardından kopacak kıyamette çizilecek unutulmaz resmin çerçevesini yerleştiriyorlardı. Yerleştirmeye çalıştıkları çerçevenin içine sadece istedikleri tonlar mı düşecekti? Buna karar vermeye, verdikleri kararı geçerli kılmaya, duygudan kopmuş fiziki kuvvetleri yetebilecek miydi?

Bu savın yalnızca kendilerinden yana söylemeyeceği, doğacak resimden sonra anlaşılacaktı.

Bir de yerleştirecekleri o çerçevenin içine Apocu ruhun eşsiz renginden hayranlık uyandıran destansı tonlar işlenecekti. Bu tonlar gittikçe resmin bütününü kaplayacak, çizmeye çalıştıkları şekli gölgede bırakacaktı. O vakit, resmin etrafını saran çerçeve çatlayacak, gölgede sönük kalan, büzülmüş, çirkin çizgiler tam dökülmek isterken, utancın ibreti diye havada asılı kalacaktı.

Mazlum keskin gözlerini ağacın yaprakları arasından askerlerin yaptıklarına dikmiş, çizeceği o benzersiz resmin ayrıntılarına dalmıştı. Gözlerini askerlerin üstünden ayırmazken, onların ne yapacaklarından ziyade, kendisinin ne yapacağını düşünüyordu.

Sol yanından kulağına dostça bir ses fısıldar gibi oldu. Başını çevirip bakınca, tam aradığı mevziyi gördü. Başını eğip dizlerini üstünde beklediği taşa yapıştırdı. Ellerini önüne bırakarak, görünmeden mevziye uzanmaya başladı. Sağ elindeki kleşini üstünden geçtiği taşlara değdirmeden ilerliyordu. Mevzi onu aceleyle kendisine doğru çekiyordu. Dizleri taşa yapışıp gitmek istemiyordu. ‘Bende derman kalmadı.’ deyip ayak diretiyordu. O ise nefesine bile vakit bırakmadan, kanayan dizlerini arkasından taşıyordu. Dayandığı elleri kardeş ellerdi. Kendisine dayanan sağlam yüreği, orta yerde bırakmaya niyet etmezdi.

Arkada kalan taşlar kızıl kana boyanıyordu. Kızıl kanla nakışlanan suskun taşlar, güneşe hüzünle bakıyordu.

Kendisini çağıran dost mevziye ulaştığında, sert hışırtıyla gidip gelen nefesine artık vakit bırakabilirdi.

 

 

Kalın mevzi, bedeninin önünde çelik kadar sert bir zırh kaldırıyordu. Solundaki yüksek taşın altında açılan geniş oyuk, kendisine kucak açıyordu. Gözlerini geniş oyuğun karnına dikince, ‘Sana ihtiyacım kalmadı.’ deyip başını öne çeviriyordu. Vakit bulan nefesi, serbest gidip geliyordu. O hayat nefesinden can alan kırgın dizleri, ayağa kalkmak istiyordu. Her zor günün desteği kardeş ellerini, kalın mevzinin bedenine yapıştırıp başını mevzinin üstüne kaldırdığında gözleri kusursuz gördü.

Bakışlarının altında mevzi alan askerler, önlerinde kaldırdıkları siperlerin arkasına saklanıyordu. Mertçe vuruşabilmenin en iyi mekanı, o an seçtiği yerdi. Konumunu sağlamlaştırmaya çalıştı. Aldığı pozisyona söyleyecek hiçbir söz yoktu.

O unutulmaz günün tanığı olan canlı cansız her şey, son defa sessizliği bozacak olan tetiğe dokunuşun sabırsızlığındaydı.

Verdiği son dersten sonra, askerin tedbirsiz üzerine gelemeyeceğini biliyordu. Askerin her hareketinde, arttırılan tedbiri gözlemliyordu. Bütün sessizlik, arttırılan bu tedbirle geçiyordu.

Hala tümden tükenmeyen var gücüyle elindeki kleşini sıkarken, yavaş yavaş siperlerin arkasında gözlerinden kaybolmaya çalışan askere bakmıyordu sadece. Derin derin bakarken, askerlerin çok çok ötesini görüyordu. Bütün hayatı bir anda belleğindeki film şeridine takılıp gözlerinin önünden geçiyordu.

Son haftaya girerken, okul günü ne zaman gelir diye içine giren heyecan onu yiyip bitirmeye başlamıştı. Başlayacak önlüklü, kitaplı, defterli günleri, kendine doğru iple çekiyordu. Okulda o kadar çok çocuk vardı ki, onlarla dünyanın bütün oyunlarını bile oynasa bitiremezdi. Okuma yazma dedikleri o sihirli şeyi de öğrenince, büyük adam olmaya başlayacaktı. Abisi Metin de öyle yapmıştı. Daha şimdiden, bir sürü arkadaşı vardı. Okulda büyük adam olmaya başladığını, kendi gözleriyle görüyordu.

Büyük adam olmaya başlayacağı gün geldiğinde, içi içine sığamamıştı. O sabah, sevgili anası Hanım’ın elleri arasında yıkanırken, incinme diye bir şey hissetmemişti. Sünger yumuşaklığındaki keseyle keselenip pırıl pırıl olduğunda, kan kırmızı tombul yanaklarını baba Fehim'in dudaklarından kurtaramamıştı. Ana Hanım, üstüne geçirdiği önlüğünü iliklerken, ‘Herkesin parmakla göstereceği ciğerimden bir parça, güzel kuzum büyük adam olacak.’ diyordu.

Büyük adam olmak, onun da hoşuna gidiyordu. Henüz bu büyük adamın ne olduğunu pek bilmiyordu. Ama, her şeyi yapabilen koca bir şey olduğundan emindi. Kıpır kıpır yüreğiyle minik sağ eli baba Fehim'in elinde, küçüklerin kalabalık ordusuna katılmaya gidiyordu. Kendisinden başka, o ilk günün heyecanını hiç kimse anlayamazdı. Anadilinden farklı bir dille öğrettikleri abece'yi, kısa sürede söküvermişti.

Bu ilk günün heyecanı, beş yılın ardından son günün heyecanıyla noktalandığında, kendisine öğretilenlerin, kendisinin ait olduğu gerçeği anlatmadığını görmüş, o küçücük yaşına rağmen, anasının babasının rengine yabancı, ruhuna diken gibi batan şeylere pek ısınamamıştı. Gerçekmiş gibi uydurulan şeylerin hiçbiri, ruhunu sarmamıştı. İnkarın kökü üzerinde yeşertilen yalanların kabulüne yanaşmıyordu.

Orta öğretime başladığında, şüphe duyduğu yalanları çözmesine yardım edecek yeni okulun doğruyu gösteren kapıları açılıyordu önünde. Bu yeni okulda sadece küçükler ve gençler yer almıyordu. Kadın erkek, küçük büyük, yediden yetmişe herkes yer alıyordu. Yeni okulun arkadaşlıkları, heyecanı bambaşkaydı. Her günü, bir bayram havasında geçiyordu. Girmeye başlayan herkes, derin uykudan daha yeni uyanmış gibiydi. Kendini bu okulda tanımaya gelen insanlar, deliler gibi coşmaya başlıyorlardı. Yabancılaşmanın getirdiği yalnızlıktan kurtulup birbirine ait olmanın büyük duygusuna erişiyorlardı. İyilik kötülük, güzellik çirkinlik, eğrilik doğruluk bu okulun laboratuarında ayrışıyordu. Çoğunluğun boynundaki kölelik zincirleri, özgürlüğün balyozuyla parçalanıyordu. Herkesi kendisine sarılmaya davet eden gerçekler, koca yalanın ipliğini gören gözlerin pazarına çıkarılıyordu. Ölen ruhlar dirilip ayağa kalkıyordu. Başkaldırı ruhu, yürekleri bir bir fethetmeye başlıyordu. O büyük serhıldanın deli coşan dalgaları, her gün yeni bir kıyıyı vuruyordu. O güne dek küçük görülen insanlar, serhıldan denizine daldıkları andan itibaren, hızla büyümeye başlıyorlardı. Kendilerini fark etmeye başlayan anaların güzel oğul ve kızları, gözlerini özgürlüğün heybetli dağlarına dikiyorlardı. Dağların doruklarında silah kuşanıp başlayan yeni yaşama dört elle sarıldıklarında, tanrısal kutsallığın yüksek katına ulaşıyorlardı.

Çok sevdiği ağabeyi Metin de, halkının gerillası olup bu yüksek kata ulaşmıştı. Herkesin imrendiği büyük adam, daha da ötesi, güzel insan olmak buydu işte. Devletin küçük okulunda insanlar büyüyüp güzelleşseydi, Metin bu küçük okulu elinin tersiyle itip gider miydi devrimin o büyük okuluna? Küçük okulun öğrenciye verdikleri ile devrim okulunun verdikleri arasında, dünyalar kadar fark vardı. Küçük okul, hayat gerçeğini ters yüz ederek bol yalanlı soyutlamalarla, insanı ait olduğu gerçekten koparıp güttüğü amacın kölesi kılarken, devrimin büyük okulu, insanı hayatın can alıcı gerçeğiyle karşı karşıya getirip özgürlük ateşinde dövüle dövüle büyümenin yolunu gösteriyordu.

O da, sevgili ağabeyi Metin gibi bu yola girmek, ilk sıralarda bu kavgaya katılmak istiyordu. Ama daha küçük olan yaşı, Metin'in çıktığı ilk sıralara çıkmaya imkan vermiyordu. Daha uzun süre, devrim okulunun alt kademelerinde yürümekten başka bir yolu yoktu. Bunun manası, bir yandan küçük okula devam ederken, diğer yandan büyük okulun öğretici kitaplarını okumayı sürdürmekti.

Günler hızla birbirini kovalıyor, yıllar çabucak geçmeye başlıyordu. Dağın özgürlük sesiyle, köyde ve kentte ayağa kalkan halkın gür sesi birbirine karışmıştı. Her şey alt üst olmuş, o güne dek görülmemiş değişimler yaşanıyordu. Umut, zaferin çengeline takılmış, zafer gerçekleşecek umudun kapısına dayanmıştı. Yüreklerde, devrimin gümleyen davulu çalınıyordu.

Altta tutulanlara nefes aldırmayan zalim devlet, temelinden sarsılıyor, her geçen gün değişik bir tarafı çatırdamaya başlıyordu. Devletin gaddar sahipleri, panik içerisinde dibe kadar satılmayı göze alarak bu çöküşü durduracak binbir çeşit çarenin peşine düşüyorlardı. Dertleri, devletin çöküşünü durdurmak değil, devletin kendilerine olanaklı kıldığı büyük çıkarları kurtarmaktı. Bunun için, ABD'sinden Avrupa’sına, İsrail'inden kadar çevrelerindeki bütün güçlere peşkeş çekmedikleri değer bırakmıyorlardı. Gerçekleştirecekleri ve dünyada benzeri görülmemiş kıyıma destek çıksınlar diye, devletle bütün saydıkları bölünmez milletin şerefini, namusunu beş paralık etmekten çekinmiyorlardı. Zincirlerinden kopmuş bir çılgınlığın dünya çapındaki rezil oyununu oynamaktan en ufak bir utanç bile duymuyorlardı.

Aldıkları destekle, her tarafta karanlık terör odaklarını kuruyorlardı. Diyarbakır'da Vedat Aydın, Batman'da Sıdık Tan, başlattıkları karanlık terör hareketinin ilk kurbanlarıydı. İnsan kitabındaki hiçbir kuralı tanımayan karanlık terör hareketiyle uzun süreye yayacakları diğer katliam türlerinden çok daha etkili, dereceli katliam planını yürürlüğe sokuyorlardı. Ekonomi, siyaset, yargı, medya bunun emrinde hazır hale getiriliyordu.

‘Hizbullahçı’ dedikleri dini maskeli tetikçiler, öne sürdükleri faal piyonlardı. Anaların dökülen göz yaşlarına acımadan, evlatlarını bir bir vurmaya başlıyorlardı.

Bir Newroz akşamında binlerce ateş topu, Cizre'nin üstüne düşüyordu. Ardından, hafızalardan hiç silinmeyecek delik deşik edilmiş cesetlerle dolan Şırnak geliyordu. Aradan pek fazla bir zaman geçmeden güzel Lice, dünya alemin gözleri önünde yakılıp yıkılarak viraneye çevriliyordu.

Takip edegelen onlarca kentin binlerce çocuğu, bir daha analarının, babalarının yüzünü göremez oluyorlardı.

Köyler ‘Terör yataklarıdır.’ denilerek görülmemiş vahşet türleriyle bir bir ortadan kaldırılıyor, köylerden hayatta kalmayı başaran insanlar, zorla ve perişan bir halde yabancısı oldukları uzak kentlere sürülerek her türlü hastalığın, onur kıran bir ekmeğe muhtaç olacak kadar açlığın pençesine terk ediliyorlardı.

Halkının davasına gönül bağlayan iş adamları kaçırılarak vücutları parça parça ediliyor, temsilcisi oldukları halkının dertlerini sormaya gelen milletvekilleri, çarşı ortasında herkesin gözleri önünde katillerin kurşunlarına hedef oluyorlardı.

Kürdün adına bir iki söz söylemeye çalışan gazete binaları bombalanıyor, yalan bombardımanının altında, her şeyi göze alarak doğru bir haber peşinde koşan gazeteciler, kaçırıldıktan sonra ya kendilerinden bir daha haber alınamıyor, ya da bulunduklarında parçalanmış, kanlar içindeki cesetleriyle karşılaşılıyordu.

Yurdunun sevgisinden kopmayan genç, ihtiyar, kadın, erkek binlerce insan, işkence tezgahlarından geçirilerek hapishanelere dolduruluyordu.

Uygarlığın karanlık mezarındaki ağır uykusundan ilk defa uyanan yüzlerce kadına, kaçırıldıktan sonra hayvanca tecavüz ediliyor, tanınmaz hale getirilmiş cansız bedenleri, tenha köşelere atılıyordu. Bundan yeniden hayata dönmeyi başaranlar ise, ömür boyu bir daha kendilerine gelemiyor, insanların arasına başları dik çıkmaya güçleri yetmiyordu.

İnsanlar ne gece, ne de gündüz hayatını yaşayamaz olmuşlardı. Her an, yanıbaşlarında gerçekleşecek bir ölüm haberini duymaya alıştırılıyorlardı. Kendileri başta olmak üzere, ansızın gelecek ölümün, bu defa kimi seçeceğini ise hiç kimse bilemiyordu. Yaşamın her anı terörize edilerek zehirlenmiş, yüzlerin sevinçle gülümsemesine imkan bırakılmamıştı.

Yalnızlaştırılan kentlerin sokaklarına, korku sindirilmişti. Yaşamın sevinci neşeli çocuklar, eskiden bu sokaklarda oynadıkları oyunları unutmaya başlamışlardı.

Ana Hanım, ciğerinden bir parça sevgili oğlunu, başına bir şey gelir diye kucağından ayırmak istemiyordu. Her sabah evden çıktığında, yüreğine binbir korku hücum ediyor, tekrar eve dönene dek bir an dahi rahat etmeyi bilmiyordu.

Geçmişte kucağında tutmayı başardığı o küçücük çocuk gitmiş, yerine dolgun yanaklarının etleri yüz kemiklerinin üstüne oturmuş, damarlarında asiliğin deli kanı dolaşan pırıl pırıl bir genç gelmişti. Ve eskiden olduğu gibi bu genç delikanlıyı, kucağında tutmayı başaramıyor, baba Fehim'in nasihatları da artık kar etmiyordu.

Sevgili ana ve babanın kaygıları, haksız yere değildi. Bunu o da biliyordu. Seçtiği yol, tehlikelerle doluydu. Bu yolda, kolay yürünemeyeceği kesindi. Her an düşmek, bir daha o ana ve babanın yüzünü görmemek de vardı. Ama ucundaki tehlike ne olursa olsun, doğruluğuna inanılan yola girmekten vazgeçmek, düşünülecek şey değildi. Hem bu yola girmeye çoktan karar verilmişti. Küçük duygular anlamlı da olsa, inanılan büyük yola girmekten alıkonulmaya yetmezdi.

Ağabeyi Metin gideli beri, kendisini bu yola bağlayan o kadar çok şey öğrenmişti ki, bundan ömür boyu asla kopmaz bir noktaya geliyordu. Biraraya toplanmış tarihin bütün acımasızlıklarına ve buna maruz kalan halkının büyük acılarına yakından tanık olmuştu. Tanık olmakla da sınırlı kalmamıştı. Sorgulara alınıp işkence tezgahlarından geçirildiğinde, bu acılara gencecik bedeniyle ortak olmuştu.

Batman'ın sokaklarında her gün gözlerine takılan görüntüler, hafızasına sökülmemecesine yerleşiyordu. Gündüzün ortasında gözlerinin önünde vurulup düşenler, bir saat öncesine kadar her şeyi paylaştıkları halde, bir daha göremeyeceği can ciğer arkadaşlar, unutulmaya gelecek gibi değildi. Vurulup düşenler, gözlerden kaybolup gidenler çoğaldıkça, omuzlarının üstüne düşen yükün ağırlaştığını hissediyordu. Ağırlaşan bu yükü indirip orta yerde bırakmak ise, asla aklına gelmiyordu.

Girmeye karar verdiği yolun, düz bir çizgide, engelsiz gitmediğini, kendisinin de içinde olduğu zıt kutupların boğuşmasından anlıyordu. Bugün alt katta görünen yarın üst kata, üst katta görünen ise her an alt kata düşebiliyordu.

Ama işleyen kanunu tanıyıp farkına varmıştı. Yaşama gücünde olan büyük idealin ölümsüz ruhu, üstüne gelen darbelerin altında kaç defa düşerse düşsün, sonunda ulaşmak istediği yere varacağı şüphesizdi.

Daha dün ayağa kalkmış milyonların bayramı bitmiş değildi. Kıyımların düşürdüğü korku, doğacak yeni bayramların coşkusuna sinmeyecekti. Hiçbir korku, sonsuz ömre sahip değildi. Karanlıkta ruhların üzerine salınmış, ışık verildiğinde kaçıp saklanacak yer arayan bir yarasaydı korku. Görünüşte öldürecek gibi gelen yenilmez bir canavardı. Ama bıçak ucunun karnına değmesiyle sönüvermesi bir olan ince zarlı kara bir şişkinlikten başka neydi ki? Her zaman sahibine fayda getiren, üstün kuvvetteki sihirli değnek de değildi. Çoğu zaman, sahibini yerin dibine gömmeye hazır, elinden kazması düşmeyen bir mezarcıydı. Bıraktığı karanlık örtünün altında, her zaman karşıtını mayalandırırdı.

Onun için korku, özgürlüğü çağıran halkların bayramına sonsuza dek sinemezdi. Büyük dönüşüm dönemlerinin yıpratıcı boğuşmasında, kısa süreli suskunluklar her zaman vardı. Bu, korku egemenliğine boyun eğiş manasına gelmezdi. Bugün kentlerin sokaklarında gezinen korku, yarın sevinçle yürüyen büyük coşkunun ayakları altında ezilmekten kurtulamazdı.

Bütün bunları kendisine söyleyen, yaşayıp gördükleriydi. Kavgaya başlayan sosyal olgunun, bu kavgada ne tür iniş çıkışlara girebileceğini doğru tahmin etmekten uzak değildi. Bugün hakim kılınmak istenen korkunun altında, yarın patlayacak büyük bir öfkenin kuluçkaya yattığını biliyordu. O büyük patlamanın gerçekleşeceği günü, şimdiden görür gibiydi. Gelecek o büyük günün heyecanından koptuğu yoktu. Damarlarında dolaşan deli kanı, bunun ateşiyle kaynıyordu.

Anasının, babasının üzüntüsüne yol açsa da, yerinde durduğu yoktu. Önüne çıkan hiçbir olaydan, çekinmeye gelmiyordu. Tekel caddesinin arka sokağında devlet yaratması katil Hizbullahçılarla girdiği bıçaklı sopalı kanlı kavgadan daha yeni çıkmıştı. Batman Lisesi’nde geçirdiği son yılının her günü bir olaydı adeta.

Son olay, Newroz bayramının önceki günüydü. O yıl Newroz bayramının ilk ateşini yakmayı, çok önceden tasarlamıştı. Herkesinkinden farklı, sıradışı bir kutlamayla başlangıç yapacaktı. Bu kutlamayla vereceğe mesajı da az düşünmemişti. Son güne kadar, planına dair en yakın arkadaşına dahi hiçbir sır dışarıya sızdırmamıştı.

Öğle sonrasındaki dersin ilk teneffüsüydü. Tıklım tıklım dolan okul bahçesinde, havaya toprak atılsa yere düşmezdi. Son günde haberdar ettiği arkadaşlarına işaret vererek kitap ve defterlerini eline aldı. Çıkıp okulun bahçesine yöneldiğinde, onu takip eden arkadaşları peşinden ayrılmıyordu. Kendisini çevreleyen genç kalabalığın arasından ilerlerken, kimse ne yapacağını bilmiyordu.

Atatürk büstünün sürekli baktığı meydanın orta yerine gelip yüzünü, onun teprenmeden hep aynı yere bakan gözlerine çevirdi. Gözlerini, yıllar yılı sabitleştirdiği yerden ayırmayan cansız Atatürk, önünden geçen öğrencilere her zaman hatırda canlı tutup unutmamalarını istediği bir şeyleri anlatmaya çalışıyordu.

Ama bu defa, başkasına bir şeyleri anlatacak olan kendisi değildi. Başkası, kendine bir şeyleri anlatmış olacaktı. O başkası da, tam karşısında durmuş gözlerini onun cansız gözlerine dikerek kendisine, ‘Muhayyel Kürdistan burada meftundur.’ sözünü hatırlatmaya çalışıyordu. Onun beton altında olduğunu sandığı Kürdistan'ın, ‘Nasıl dipdiri ayakta olduğunu görmek ister misin?’ dercesine, elindeki bir kitaptan üç dört sayfa koparıp, çaktığı çakmağı altına tuttu.

Küçük alev, yaprakları iştahla yemeğe başladığında, herkesin duyabileceği yüksek bir sesle, ‘Arkadaşlar Newrozunuz kutlu olsun!’ diyerek bütün dikkatlerin üstüne toplanmasını sağladı. Alevler, elindeki yaprakları daha tümden yemeden yere bıraktı. Kitap iyice tutuşunca, elindeki diğer kitapları da üstüne attı. Ardından defter ve kalemlerini de bıraktı. Bununla da yetinmedi, boynundaki kravatı da çıkarıp attı. Kravatın arkasından da, lacivert ceketi geldi. Kendisini takip eden arkadaşları, pek beklemeye gelmeden aynı şeyi tekrarladılar. Kendilerini şaşkın gözlerle izleyen gençler de, sonunda dayanamayıp heyecana gelmişlerdi. Okulun geniş kapısından sınıflara dalıp ellerindeki kitap, kalem ve defterlerle birlikte hızla dışarı koşuyorlardı. Her yetişen genç, ellerindekini beklemeden ateşin üstüne boşaltıyordu.

Herkes, kendilerine ait bir tutam alevin o ateşin içinden yükselmesini istiyordu.

Alevler gürleşip yükseldikçe, içeri doğru koşuşturmaca daha da artmaya başlıyordu. Öğretmenler, öğrencilerin bu koşuşturmasından ve okul bahçesinde yanan ateşin etrafında toplanmış gençlerin çıkardığı gürültülerden şaşkına dönmüşlerdi.

Gençler el ele tutuşup ateşin etrafında geniş bir halay çemberini oluşturmuşlardı. Newroz'la ilgili hep birlikte yüksek sesle söyledikleri şarkılar bahçe duvarlarını aşıp kentin sokaklarına doğru yayılıyordu. Kutlama, akşamın ateşli halaylı şenliklerine saatler kala başlamıştı.

Okul düzenine, resmiyetine ait her şey, bir anda uçup gitmişti. Ne öğretmenlerin, ne de okul bahçesinin orta yerinde halay çeken gençlere dik dik bakan cansız gözlerin, düzeni korumaya güçleri yetmiyordu. Düşünülen hedefe ulaşılmıştı. O güne dek her resmi düzenin yönlendirdiği bir şeyleri bellemek zorunda bırakılan öğrenciler, bu defa resmi düzen sahiplerine kendileri bir şeyler öğretiyordu. Hem de, resmiyetin bütün korkularını yırtan özgürlüğün o tadı bambaşka dilinden.

Devletin karınlarını doyurduğu, kendilerine Hizbullahçı diyen köksüz güruh, yaşananlar karşısında içlerinde ufalıp büzülerek bahçe duvarının uzak köşesine sinmişlerdi. Ortalıkta seslerini çıkarmaya cesaret verecek kimseyi bulamıyorlardı. Çaresiz kalan genç beyin yıkayıcıları, panik içerisinde telefonlara sarılıp polis dedikleri gözü dönmüş düzen bekçilerini çağırıyorlardı. Analarının kurtlanan bozuk sütüyle beslenmiş öğrencilerin çağırdığı eli kanlı polis takımı geldiğinde, darmadağın olmuş okul düzeninden başka görülen bir şey yoktu.

Tasarlayarak düzen bozan faillerin hiçbiri, ortalıkta görünmüyordu. Onlara katılmaktan kendilerini alıkoyamayan diğer düzen bozucuların tümü de kayıplara karışmıştı. Bir değil, on değil, yüzlercesi yapmıştı bunu. Ama görünürde, bunlardan hiçbiri yoktu. Tümü de akşamdan başlayıp yarın da sürecek olan ve bir türlü önleyemedikleri değişmez o üç renge bürünmüş büyük bayramın kalabalıklarına karışarak kışkırtıcılık yapacak, habire düzen bozacaklardı.

Onları şimdiden arayıp bulmaya çalışmak, boşuna bir çabadan başka bir şey değildi. Herkesi düzen bozmaya teşvik eden asi devlet hainini bulmak ise ellerinden gelmiyordu artık.

O, zulmün üfürüğüyle ruhların üzerinde şişirilen korkunun karnını deşerek çevresinde kendisini bilen çatal yürekli gençlerin ellerine, korkuyu korkutan birer kıvılcım tutuşturmayı başarmıştı.

Bu şekilde çoktan çürümeye başlamış incecik bağlarla bağlı olduğu okul hayatına da son noktayı koymuş oluyordu. Son nokta, yepyeni bir başlangıcın ilk noktası oluyordu. Yıllardır özlenen yola tümden girişin önü açık hale geliyordu. Yoluna engel koyacak bir şey kalmamıştı artık. Kendisini geriye çağıran hiçbir sesi duymuyordu. Beyni, ruhu, bedeni, lafın kısası kendisinde bitebilecek her şeyi, birleşen yek bir sesle, ‘Nasıl istersen öyle olur. Yolun ardına kadar açık olsun.’ diyordu.

 

Dünyanın en güçlü silah tekniğiyle donanmış, namı bilinen ordunun yüz binlerle gerçekleştirdiği operasyonlara karşı, bir an dahi direnişten düşmeyen yiğit özgürlükçülerin yüksekten gelen çağrısı kulaklarında yankılanıyordu. Dağların dorukları kendisine, ‘Yiğitliğini konuşturmanın zamanıdır.’ diyordu. Çoktandır ruhunu bağladığı özgürlüğün o yüksek mekanına, hayat dolu genç bedenini de bir an önce taşımaya hazırlanıyordu.

Aynı kararın andıyla tek yumruk olan arkadaşları da kendisi gibi, önlerine dikilecek bütün engelleri önceden yıkarak hazırlanmışlardı. Ama kendisini kaygılandıran küçük bir mesele, yakasını bir türlü bırakmaya gelmiyordu.

Birlikte gitmeye karar kıldıkları arkadaş grubunun içerisinde en küçük olanı Şervan'dı. Şervan, kendilerinin göz bebeğiydi, yüreklerinden bir parça biliyorlardı. ‘Bu küçük yaşta başına bir şey gelse, kendini kim affedebilir?’ diyorlardı. O yaşta, kaldıramayacağı ağırlıkların altına girsin istemiyorlardı.

Ama bunları ona anlatmak o kadar kolay mıydı? Bunları kendisine anlattıkları an ikna olmak bir yana, kıyametleri koparacağından şüphe etmiyorlardı. Ondan habersiz bir iş yapmaya kalkıştıklarında, bozulmasına kimse dayanamazdı. Küçük büyük önüne verdikleri her işe severek koşardı. İçine girmekten çekindiği bir olay yoktu. Polisin, halkının yanında saf tutan gençliğe karşı besleyip kullandığı Hizbullahçı gruplarla girdikleri kavgalarda, her defasında öne atılmaktan kendini alıkoyamıyordu.

Tehlikesi ne olursa olsun, gittikleri her yerde kendisi de vardı. Peşlerinden ayrıldığı yoktu. Kendilerine o kadar bağlanıp alışmıştı ki, ‘Bir süre ayrı davranmak zorundayız.’ deseler, hüngür hüngür ağlamaktan çekinmeyecekti. İstemediğini kabule asla yanaşmayan bu ufak tefek şirin küçükten yakayı sıyırmak pek de kolay gelmiyordu. Bu defa yapmayı düşündükleri şey, daha önce yaptıklarının çok çok ötesine geçiyordu. Gidişi olan, dönüşü olmayan, ağırlığı zor kaldırılır bir şeydi. Bu ağırlığı kaldırmaya, herkesin gücü yetmezdi. Gücü yetmeyenin bu ağırlı kaldırmaya çalışması, daha kötü sonuçları getirebilirdi. O sebeple, ruhlarından bir parça saydıkları Şervan'ı, bu küçücük yaşıyla kaldıramayacağı o ağır yükün altına almaya vicdanları razı gelmezdi. Daha zamanı gelmeden onu, devrimin kızgın ateşine sokmaya kıyamıyorlardı. Eli ayağı sağlam tutmaya başladıktan sonra gelsin istiyorlardı.

Ama bunu kendisine söyleyerek ikna edemeyeceklerini de biliyorlardı. Bu küçük taşkın genci, hemen farkına varamayacağı inandırıcı bir yolla anlatmaktan başka bir çare bulunmuyordu. Gönderilecek görevin hakkından gelemeyecek kadar küçük olduğu halde, Amed'de gerçekleşecek olan öğrenciler komitesinin toplantısına temsilci olarak gönderilecekti. Gönderildiğinde, heyecanı yüzünden okunuyordu.

Bunun kendisine yapılmış kötü bir şaka olduğunu, Amed'e gittikten sonra anlamıştı. Kandırılmış olmanın kızgınlığıyla geri döndüğünde, kendisini daha kötü bir şakanın beklediğini bilmiyordu. Bu vicdansızların kendisini tek başına yapayalnız bırakıp gittiklerine bir türlü inanamıyordu. Ne yapsa, ne etse onları affetmeye gelmiyordu. ‘Birbirinden asla kopmayan gerçek arkadaşlar birbirine karşı böyle kötü oyunları olabilir mi?’ diyordu.

Anasını kaybetmiş, küçücük bir çocuğa benziyordu. Gözünde, bütün Batman boşalmış gibiydi. Etrafında yalnızlığını giderecek hiç kimseyi göremiyordu. Çalışkan tombul elleri iş yapamaz olmuştu. Gözünün önünde olup biten her şey manasını yitirmiş, bomboş, soğuk ve itici şeylere dönüşmüştü. Yediği yemeğin bile tadı kaybolmaya başlamıştı. Her oturup kalkışında, ‘Bunu bana neden yaptılar?’ demeden edemiyordu. ‘Henüz ufak olduğumu bahane ediyorlarsa, onlardan daha iyi nasıl yaptığımı kendi gözleriyle görecekler.’ diyordu.

Şervan'ı, böyle bir yolla atlatmak zorunda kalmaları, herkesten daha fazla kendisini üzüyordu.

Daha sonra YNK savaşında ruhunu halkına emanet bırakıp parlayan yıldızların arasına karışan Rodi’yle, çok samimiydiler. Serhat eyaletinde ölümsüzler kervanına katılan Med'le de, aralarında su sızmıyordu. Daha ilk yılında KDP'nin pususunda ismini ölmezlerin kitabına yazdıran bayan arkadaşı Cudi'yle de, ilişkileri kusursuzdu. Medya'yla da, benzer şekildeydi. Ama Şervan, hepsinden daha fazla, kendisine yakın duruyordu. Amed'e gönderdiklerinde de, bu sebeple kendisi onunla konuşmuştu.

Haftanin'e geldiklerinde, yokluğunu daha fazla hissetmeye başlamıştı. ‘Kendimizden bu şekilde koparacak kadar duygusal davranmakla, ona da kötülük etmiş olmadık mı?’ diye sormadan duramıyordu. Kendilerinin yokluğuna, onun da dayanamayacağını biliyordu. Bildiği o inatçı Şervan'ın peşlerini bırakmayacağından emindi.

Ama kısa bir süre sonra onunla Kandil'de karşılaştığında, şaşırtan tarzda kendilerini bir gölge gibi bu kadar yakından takip edeceğini hiç beklemiyordu. Buraya kadar aynı yolda takipten düşmemeyi başardığına göre, bundan sonra da son nefes gelene dek takipten düşmeyeceği kesindi. Bunu, adı gibi biliyordu.

Hayalinin ilk büyük gerçekleşmesi olan gerilla macerasına Haftanin'den sonra, Şervan'la karşılaştıkları yer olan Kandil'de devam ediyordu. Kürdün kara günü 15 Şubat'tan sonra geçirdiği şokların ardıllarını, Kandil'de yaşıyordu. Gerilladaki ilk romantik heyecanları, yaşadığı şokların ardından yerini daha gerçekçi bakmaya bırakmıştı. Hiçbir şey, dıştan bakıldığı gibi değildi. İçine boydan boya girilmeden, en küçük meseleler bile anlaşılmaya gelmezdi.

Namuslu, temiz bütün yüreklerin aynı anda attığı yerden, silahların susturulması emri gelmişti. 15 yıldır susmayan silahların sesleri altında yürüyen devrim gemisi, yeniden yön değiştirecekti. Açılan yeni yola göre yönün değişimi, her bakımdan yenilenmeyi gerekli kılıyordu. Tepeden tırnağa yenilenme olmadan, yeni yola girilemeyeceği söyleniyordu. Ustalıkla gerçekleştirilmesi gereken yenilenme ise, sakin bir durağı gerektiriyordu.

Hafızalara kazınan bu tarihi durağın adı da Kandil olmuştu. Kandil'de neler neler yoktu ki? Umuttan düşüp her şeyin bittiğini söyleyenlerden tutalım, daha bir kurşun bile sıkmadan, geçmişin savaşla yaratılan değerlerine saldırıp sahte ‘Barışçı’ kesilenlere, ısıtılmış aç güdülerinin etrafında sefil bir hayat kurmak isteyen, beyinleri bulanmış, ruh bozukluğunun girdabından çıkmayan gözleri kör, terbiye nedir bilmeyen yoz yaşam arayışçılarından tutalım, özünde düşmanı olduğu yoldaşının kanı üzerinde karın şişirmiş, ‘Fırsat bu fırsattır’ deyip, her şeyi ele geçirmek isteyen bencilliğin hastalığıyla kudurmuş, kendini pazarlamaya hazır mirasyedicilerin kurmaya başladıkları çete gruplarına kadar, saymakla bitirilemeyecek bu ve buna benzer bir sürü o tarihi yenilenmenin pasaklı döküntüleri ve açılan yeni yolun lanetli bozucuları vardı.

Çetin savaş yıllarında kırılan iradelerini gizlemek için, oluşan yeni iradeyi kırmaya çalışan namertlerin sayısı da az değildi. İşin tuhaflığı, yüzlerine lanetin tükürüğü yapışmış bu nankörlerin hiçbirinin, bozarken yeni yolun büyük yaratıcısı, umudun kaynağı özgür insanı da dillerinden düşürmemesiydi. Hakikatin dışa vurduğu görülmemiş yüzsüzlük buydu işte.

Bütün olup bitenlerden pek bir şey anlamayan, anlasa da yüzsüzlüğün suratında yumruğu patlatma kuvvetini gösteremeyen suskun dillere dönmüş, sadece temiz yürekleriyle orta yerde durup seyretmekle yetinen, ama hallerinden de memnun olmayan o büyük çoğunluğun meselesi vardı ki, başlayan yenilenmenin ağır sancılarından birini de onlar oluşturuyordu.

Bir de bu durakta kendilerine ait bir yaşamı olmayan, bütün hücrelerini, omuzlarına ağır bir görev olarak yüklenmiş olan tarihi yenilenmenin başarılması için ayağa kaldıran, gecesini gündüzüne katarak yaşadıkları her anı yorulmasız çalışma olarak belleyen, beklenmedik bir kazaya uğramamak için sırat köprüsünden geçercesine duyarlı ve yaptıkları işin farkında olan, bozucuların yüzlerini bir kez dahi görmek istemedikleri imanın gücüyle bilenmiş, asla pes etmeye gelmeyen Apocu havariler vardı. Ve onların etrafında da, derin bir göl gibi durgun duran Apocu ruhun ocağında dövülmüş, sahte gösterişlere tenezzül etmekten uzak, günü geldiğinde er meydanına çıkmaya hazır gerçek yiğitler vardı. Onlar Apocu ruhu ayaklandırmaya başladıkları an, önlerine engel diye çıkan hiçbir şeyin onları durdurma gücünü gösteremeyeceğini iyi biliyorlardı. Bu, sahip oldukları bütün kuvvetlerden üstün, gerçek bir kuvvetti. Yıllardır Kürdistan coğrafyasının her köşesinde sürdürülen silahlı savaş durdurulmuştu. Ama Kandil durağında, benzeri görülmemiş yeni bir savaş sürüyordu. Kanın akmadığı, delik deşik olmuş bedenlerin yere serilmediği, fakat daha da zorlu geçen bir beyin ve ruh savaşıydı bu.

Devletin gücünü ellerinde tutan uygarlığın son sahipleri, bu savaşa bizzat kendilerinin hazırlayıp içe saldıkları hastalıklı ruh ve zihin yapılarıyla katılıyorlardı. Dıştan içe doğru bunun kışkırtılmasına kuvvet veren bütün kanalları açık hale getirmişlerdi. Silahlı savaş türüyle gerçekleştiremedikleri zaferi, bununla gerçekleştirmeyi hedefliyorlardı. Başaracaklarına dair, umutları büyüktü. Kısacık bir ömür biçiyorlardı. ‘Zorla birarada tutulan, bilinçten yoksun, geri bir köylü kütlesinden başka bir şey değildir. Siyasetten anlamaz, dar, duygusal ve bir anda karşılıklı zıtlaşmaya gelen sinirli yapılardır. Sıkıştırılıp tahrik edildiklerinde, birbirini yemeden duramazlar.’ diyorlardı.

Önderlerinden kopuk birarada durabileceklerine ihtimal vermiyorlardı. Dıştaki kuşatmayla birlikte, içteki zihin ve ruh zehirlenmesiyle boğuntunun başarılacağından, kuşku duymuyorlardı. Bunun için hem içte, hem de dışta bütün ayarlamaları mükemmel yaptıklarını düşünüyorlardı.

Ama hesapta yanlış yaptıkları bir şey vardı. O da, karşılarında olanın bilinçten yoksun, geri bir köylü kütlesinin olmadığıydı. Karşılarında olan, yıllardır sürdürdükleri mücadeleyle kendilerine gelip bilinç kazanan, birbirine kenetlenmiş, asla dağılmaya gelmez Apocu ruhla yapılanmış, sağlamlaşmış bir kütleydi.

Onlar için yenilenme, her zaman sancılıydı. Elbette son yenilenme de, geçmişteki bütün yenilenmelerden daha da sancılı geçiyordu. Zaten zorlanmadan, kolayca üstesinden geldikleri hiçbir şey yoktu. Geçmişin bütün yenilenmeleri, sadece bir veya birkaç halka yönelikti. Onların başarısına, bir devlet kurmak hariç, herkes tanık olmuştu. Ama son yenilenme, bütün insanlığa doğruydu. Sınır diye bilinen her şeyi ortadan kaldırıyorlardı. Bunun da, öyle kolay yoldan başarılamayacağı kesindi. İlk doğumdan sonra gerçekleşecek diğer tüm doğumların, daha da sancılı geçeceği, doğası gereğiydi.

Onlar, bunun farkındaydılar. Gerçekleştirdikleri doğuşların ağır sancılarına, çoktan alışmışlardı. Kendilerini, acılarından yaratmayı biliyorlardı. Gerçek güçleri de buradan geliyordu. Her acı, onları daha da dayanıklı kılmaya götürüyordu. Tam da, ‘Parçalandılar, dağılıp gittiler. Hiç bir şeyleri kalmadı, kalanlar da tükenmek üzereler.’ dendiği vakit, en zor yerden inanılmaz çıkışlar yapıyorlardı. Son olanı da dağılıp yok olacaklarından büyük umuda geldikleri zamanda gerçekleşiyordu.

İnsanoğlunun arkasında bıraktığı bütün zamanların hiçbir kesitinde, benzeri görülmemiş geniş bir komplo çemberinin içinde boydan boya kurdukları oyun ağlarından kimsenin kurtulabileceğini, akıllarının kenarından bile geçirmezken, ummadıkları yerde ve beklemedikleri biçimde gerçekleşiyordu yeni çıkış. Kurulan oyun düzenlerinin sahipleri sıkıştırdıkça, çıkış daha hızlı ve daha güçlü gerçekleşmeye tahrik oluyordu.

Son büyük patlama da, her taraftan başlayan sıkıştırmanın yüksek tahriki ardından geliyordu. Bu, doğayla birlikte bütün insanlığı kapsayan Apoculuğun büyük zihin ve ruh patlamasıydı. Cellatların etrafını çevrelediği, denizler ortasındaki o daracık yer derya gibi açılıp derinleşmenin yeri haline getiriliyordu. İki adımın dahi atılamadığı o boğucu yerde, ilk insandan son insana ulaşan uzun yolun yolculuğu başarılıyordu. Dayatılan kahredici ölümün tam göbeğinden, umutla dolu yeni bir yaşam gün yüzüne çıkarılıyordu.

Açık veya gizli, binbir maskeye bürünmüş oyun tezgahçılarının beklemediği de buydu. ‘Öldürdük’ dedikleri yerde diriliyorlardı; hem de, yaşama ideallerini daha da büyüterek. Sıkıştırıp boğma çabalarının tümü, aleyhlerinde tersi sonuçlar veriyordu.

Gün, içten ve dıştan gelen sancılara mahkum olmadan, kendini yenileyerek ayağa kalkmaya başlayan Apoculuğun günüydü. İnançlı Apocu havariler, zor olanın ilk kısmını atlatmayı başarmış, devam eden yenilenme işine, dört elle sarılmışlardı. Onların göz bebekleri Apocu yiğitler, bir kez daha er meydanına çıkmaya hazırlanıyorlardı.

Yenilenmenin döküntüleri, lanetlenmiş, pasaklı bozucular, kirlenmiş, hastalıklı beyin ve ruhlarıyla bir bir meydandan silinip gözlerden kayboluyor, kendilerini efendilerinin kucağında buluyorlardı. Yenilenme hareketi adımlarına hız kattıkça, kendilerini geçmişin başa bela hastalıklarından kurtaramayan ve bu hastalıklı yapılarıyla da, düşmanının direkt ya da dolaylı kullanılan ajanı haline gelen bu türdeki tortular, daha da dökülmeye devam edecekti.

Bütün bunlar Kandil durağında nefes nefese, en şiddetli haliyle yaşanıyordu. İçinde yer almayanlar ve yakından ilgili olmayanlar, burada nelerin yaşandığını asla anlayamazlardı. Geçmiş ile geleceğin bu duraktaki zorlu ve tehlikeli boğuşmasında, hangi sancıların çekildiğini ve bunun sonucunda nelerin kazanılıp nelerin kaybedildiğini, yaşayanlar bilebilirdi ancak.

Bu dönemeci yaşayanların içinde kendisi de vardı. Olup biten her şeye açık gözlerle tanık oluyor, önceleri pek anlam veremediğinden ardarda şoklara uğruyordu. Hiç farkında olmadan gözlerinin önünde gerçekleşen savaş, beyninde ve ruhunda kızışmaya başlıyordu. İçinde kızgınlaşan bu savaşta kaç defa ölüp kaç defa dirildiğini saymaya gelemiyordu artık. Beyni ışıklarla dolup ruhu tamamen ayaklandığında, bir daha ölmemek üzere gerçekleşen dirilişin farkına varıyordu. Bu başardığı ilk sınavdı, başarılacak diğer sınavların esasının bu sınav olduğundan kuşkusu kalmamıştı.

Benliğini ayaklandıran, Apocu ruhun kendisiydi. Bunun, yüreğine yerleşmiş her şeyden daha değerli bir hazine olduğunu biliyordu. Buna sahip olmak, dünyalara sahip olmaktı. Gerçek insana ait her şey, bu ruhun içinde vardı. Özgürlük mü, sevgi mi, güzellik mi, umut mu, cesaret mi, aradığı her şey, onun içinden kendisine bakıyordu. Bu ruha sahip olmamak, küçücük kalmak ve hep aşağılardan seyretmek demekti. Kendi gözleriyle gördüğü gibi düşüp bir daha kalkmamaktı. En kötüsünden düşüp kalkmamak ve sonunda yoklara karışmak, bu ruha sahip olmamaktan ileri geliyordu.

Kendi ülkesindeki bütün ölmüşlerin yeniden dirilişleri bu ruhun sayesinde gerçekleşmişti. Bütün alçalışları, onunla yükselişe geçmişti. O görünmez hale gelen küçüklükler, onunla büyümüştü. Kendisi de onunla büyümüştü ve daha da büyüyeceğinden emindi. Bu büyüklük, daha küçücükken kafasında tasarladığı bütün büyüklüklerin çok çok ötesine geçiyordu. Büyüten bu ruhtan yoksun yaşamayı, bu dünyada her şeyini kaybetmeyi kabullenmek sayıyordu. Bu ruh, kaybetmeyi asla kabullenmeye gelmezdi. Kazanmak varken kaybetmeyi kabullenmek, zihinsel ve ruhsal sefaletin, hatta rezaletin kendisiydi, çirkinlikti. Çirkinliği kabullenmek ise, kendini insandan saymamaktı.

Dünyanın en güzel insanı, bu ruhun içindeki insandı. Ölürken bile, yaşamın güzelliğini unutmayan insandı. Çünkü o, ölüme ait değildi. Yaşamın bedenine ekilmiş, sökülmeyen bir tohumdu. Zorluğun en ağır geldiği anlarda bile, kendi kendine, ‘Bu üstün kudrete sahip olmak kadar güzel bir şey olamaz.’ diyordu. Zorluğu aşmanın kuvvetini, bu kudretten alıyordu. Üstün gelmenin mucizeleri, onun içinde gizliydi. Bu ruhla düşmek diye bir şeyin olacağını varsaymıyordu.

‘Olsa da eğer, bedenin düşüşü bile, ruhun daha da yükselişini getirir.’ diyordu. Kendini, bunun içinde fark etmeye başlıyordu. Kendini fark ettikçe, etrafını daha iyi gören sağlam gözlere kavuşuyordu. Yanlış ile doğrunun ayırdına varmıştı artık. Kabul edilecek ile reddedilecek olanın ne olduğunu biliyordu. Kafasında sağlam doğruların oturmaya başladığına inanıyordu. Kendisine yön verecek olan da inandığı bu doğrulardan başka bir şey olamazdı.

Basit hesaplarla kafasını karıştırmayacak, küçük bireysel hedeflere tenezzül bile etmeyecekti. Bireysel duyguların tatmini yolunda, basit hedeflerle kendini küçültenlerden nefret ediyordu. Küçük hedeflerin etrafında acayip davranışlara girip ucubeleşenlerden hiçbir hayrın gelmeyeceğini adı gibi biliyordu. Böylelerinin akıbeti, en kötü tarafından hep aynı olurdu. Sonunda kendilerini buldukları yer, düşmüşlüğün yutan batağıydı.

Apoculuğun kutsal ruhuyla büyümenin dışındaki bütün tercihleri, sadece küçülmenin yolu olarak görüyordu. ‘Bu kutsal ruhla ayaklanmış, kendine ait olmanın ötesine geçen, herkesin imrenerek baktığı özgür bir insan olmaktan daha büyük, Başkan Apo'nun yiğit bir militanı olmaktan daha gurur verici bir şey olamaz.’ diyordu.

Önceden kafasına hücum eden tereddütler kaybolmaya başlamıştı. İlgiyi dağıtan parazitlere kulak astığı yoktu. Aldatıcı toz pembe hülyalarla da meşgul olmuyordu. Kendisine doğru gelecek yaman günlerin sert dövüşüne hazırlanıyordu.

Ve o gün gelip çattığında, arkadan kendisini geriye çekecek olan bütün ipleri koparmaya başlıyordu. Işıl ışıl parlayan gözleri, inandığı doğruların güveniyle doluydu. Bu güven kaynağında yüzmeyi sürdürdükçe, üstün geleceğinden şüphe etmiyordu. Ayaklarını yere sağlam basıp, geleceğe umut götüren mert bir savaşçının selamını çakıyordu.

Asırlarca Kürdün yaralı sırtından indirilmeyen o keskin bıçak, bir kez daha Kürdün ayaktaki özgürlük umudunu biçmeye geliyordu. Tek kişi dahi kalmayana dek, yurdun özgür varlıklarını kesip parçalamadan rahat etmeyi bilmiyorlardı. Elbette sadece kendileri için yapmıyorlardı. Karınlarını biraz daha şişirmek karşılığında, halkının katilleri için yapıyorlardı. Hem de kendilerine, ‘Yurtseverler Birliği’ dedikleri halde. Halbuki kendilerine ‘Yurt Düşmanları Birliği’ deseydiler, çok daha yakışır olurdu.

Öteden beri, hayırsız bir rolün sahibi olagelmişlerdi. Kirli ellerini, o büyük komplonun içine de karıştırmışlardı ve bir daha da geri çekmeye gelemiyorlardı. Son ferdi de yok edene dek, yapacaklardı bunu. Önceleri gizli kapıların arkasında saklanarak yaptıklarını, bu defa açıktan yapmaya başlıyorlardı. Özgürlük hareketinin kentlerdeki kurumlarını, bir bir yıkmaya, dağıtmaya girişmişlerdi. Bu kurumlarda kendilerine hiçbir zarar vermeden, halkı için çalışanların peşine düşerek, tutabildiklerini zindan dedikleri betondan kör odalara kapattılar, tutamadıklarını da, izleri kaybolana dek şehirlerden sürmeye başladılar.

Karadağ'da ellerine geçirdikleri, daha saflara yeni ayak basmış gencecik 14 özge canı, en ufak bir vicdan sızlaması duymadan üzerlerine yağdırdıkları kurşunların hedefine tuttular. Bununla da yetinmediler. Doğu ucundan batı ucuna kadar büyük Kandil'in Soran’a bakan ön eteklerinde, geniş bir kuşatma çemberini oluşturdular. Arka tarafını da, kendilerine efendi seçtikleri Acemler’e bıraktılar ve her geçen gün, durmadan çemberi daraltmaya başladılar. Kandil dağını, özgürlük umudunun bedeninden akacak kanla, kızıla boyanan kan dağına çevirmek istiyorlardı.

Efendileri, ‘Kandil, Kürdün asırlarca bağladığı umudunun sonsuza dek söndürüldüğü son dağ olsun.’ diyorlardı. Kendileri de, ‘Emriniz olur.’ deyip beş kuruş karşılığında, buna çoktan yatmaya razı gelmişlerdi. Hani, bu umudu söndürebileceklerine de, az inanmamışlardı. Çünkü zayıflamış ve dağılmak üzere olduklarını düşünüyorlardı. Bir-iki sarsıcı darbeyle, sonlarını getireceklerinden kuşku duymuyorlardı.

Ellerinde, Türklerin verdiği kullanılmamış yepyeni silahlar vardı. Namluları Kandil'e çevrili bu silahlar tetiklenmeye hazır ve her an patlamak üzereydi.

Yaptıkları bütün bu kötülüklere rağmen, Kandil'in en yüksek yerinden kendilerine, yürekten kardeşlik mesajları iniyordu. ‘Kürt katillerinin oyunlarına alet olduğunuz yeter. Bari bundan sonra bunu yapmayın.’ telkini yapılıyordu. ‘Halkımıza, birbirini parçalayıp yok etmeyi değil, birliğin sonucunda özgürlüğü sunmalıyız. Kardeşçe el ele verip, dünya zalimlerine minnet etmeden, halkımızın karşısına başı dik ve onurla çıkmak varken, birbirimizi kırıp dağıtarak dünya alemin bizimle alay etmesine sebep olmanın anlamı ne?’ diyorlardı.

Sonunda da vazgeçilmezse, yaptıkları hesabın tutmayacağını, ısrar etmeye devam ettikleri taktirde, sonucun kendileri için pahalıya mal olacağını bildirmeyi de bir sorumluluk sayıyorlardı.

Ama onlar, samimiyetle ve candan gelen bu çağrıları, ‘Kendilerini sadece dağılmaktan kurtulmanın çabası’na yorarak hiç dinleme gereğini bilme duymadılar. Ve açıktan savaş ilan ederek üzerlerine hışımla gitmeye başladılar.

Buna karşı elbette Apocu hareketin de, kendini savunma hakkı doğardı. Boyunlarının üstüne inen keskin bıçağa, ‘Bu boyun kurbanın olsun, nasıl istersen, buyur istediğin gibi kes.’ diyemezlerdi. Nasıl karşılık vermek gerekiyorsa, öyle vermek zorundaydılar.

28 Eylül akşamı geldiğinde, onların anladığı dilden konuşmaya hazırdılar. Apocu yiğitler, o gece dimdik ayakta bekliyordu. Bütün tali, küçük meseleleri bir kenara itmişlerdi. Üzerlerinde Apoculuğun fetheden atılganlık ruhu vardı sadece. Bu ruhu bedenlerinde er meydanına indireceklerdi o gece.

Doğu ucundan Batı ucuna kadar uzun kuşatma şeridine karşı, aynı uzunlukta sağlam bir savunma hattını kurmuşlardı. Bütün kuşatma şeridinin üstüne, bir yıldırım gibi aynı anda düşeceklerdi. Gece saat sıfır birin ilk saniyesi bastığında, uzun kuşatma şeridinin üstüne şimşekler bir anda çakmaya başlıyordu. Doçkalar, BKC’ler, havanlar, kleşler, bombalar öfkeyle hep aynı anda konuşuyordu. O gecenin dehşet gürültüleri, Kandil'in kayalarında yankılanıyordu.

İnançtan yoksun, birkaç kuruş karşılığında zorlamalı kurulan kuşatma çemberi dayanabilir miydi buna? Daha ilk patlayışta, kuşatma çemberi parçalanıp dağılmaya başlıyordu. Neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Şok içerisinde, arkalarına bakmadan kaçıyorlardı.

Zaten Apocuların, onları öldürme gibi niyetleri de yoktu. Israrla direnip kendilerini kurşunların hedefi haline getirenlerin ölümüne mani olamamaları, kendilerinden kaynaklı bir şey değildi. Bir kısmını sembolik esir alma dışında, tutabildiklerini dahi hemen salıveriyorlardı.

Buna ‘Kardeş kavgası’ adını takanlar da vardı. Oysa bunun, ‘Kardeş kavgası’na benzeyen hiçbir yanı yoktu. Kardeşler aynı canın, aynı kanın ve aynı ruhun ürünü olarak yaşama gözlerini açmış farklı güzellikteki varlıklardı. Bu varlıklar, kendilerini birbirinde bulurlardı, biri olmazsa, diğeri de tek başına yaşamın güzelliğine anlam vermeye gelmezdi. Biri açsa, diğeri tok yaşamayı düşünmezdi. Biri hastaysa, diğeri asla kendini rahat hissetmezdi. Biri zayıfsa, diğeri kendini kuvvet sahibi görmezdi. Biri baskı altına alınıp köleleştirilmişse, diğeri kendini özgür saymazdı. Kardeşliğin hukuku bunun üzerine kuruluydu. Onların bellediği ahlak, böyle işleyip böyle giderdi. Onlar, birbirinden koparılmış halde yaşamayı bilmezlerdi. Bütün hayatları boyunca, hep birbirlerine doğru akarlardı. Yaşamın yok ediciliklerine karşı el ele verip birlikte direnişe geçerlerdi. Birlikte düşünür, birlikte yaparlardı; birlikte oturur, birlikte yerlerdi.

Çünkü onlar, aynı candan gelen, biri olmazsa diğeri de olmaya gelmez, farklı güzellikteki varlıklardı. Aralarında anlaşamadıkları bir mesele mi çıktı? Büyütmeden hemen oturup konuşur ve hallederlerdi. Eğer böyle değilse, anlaşmazlıklar onları biraraya gelmemek üzere birbirinden koparmaya götürdüyse, o zaman kardeşlik bozulmaya başlar, kardeşlik hukuku diye bir şey de ortada kalmazdı.

Öyleyse Kandil'deki kavgaya da, ‘Kardeşlik kavgası’ denemezdi. Çünkü Kandil'e hücum eden kardeş, kardeşini çoktan satmaya başlamıştı. Satmakla da yetindiği yoktu. Onu satır satır doğrayıp kellesini halkının katiline sunmaya geliyordu. Kardeşliğin böylesi, insanoğlunun hangi kitabında yazılıydı? Hayvan türünün kitabında bile, böylesi görülmüş müydü?

Hep söylenegelen kekliğin bile, kardeşini bilerek tuzağa çekmediği bilinirdi. O keklik dahi, düşmanının kafesinde öterken, kardeşini tuzağa çektiğinin farkında değildi. Belki de, özgür kardeşini çok özlediğinden yapıyordu bunu. ‘Ne olur, gel beni de bu kafesten çıkar, al yanına götür.’ demek istiyordu.

Ama Kandil'deki kardeşini, katili için satır satır doğramaya giden kardeş, ne yaptığının farkındaydı. O, bu geleneği ta dört bin yıldan önce bilerek devralıp bugüne kadar getirmeyi başarmıştı. Ve geçmiştekinden, çok daha ustalıklı götürüyordu bunu.

Elbette bu, kardeşle aralarında çıkan bir anlaşmazlıktan ileri gelmiyordu. Bağlı olduğu efendileri, öyle istedikleri için yapıyordu, hem de ne yaptığını bilerek. Efendilerinin, kendisine pek güvenmediğini de biliyordu. Hatta gözlerinin içine baka baka kendisine, ‘Siyasi fahişe’ bile diyorlardı. Yakıştırılan ‘siyasi fahişe’liğin dahi az geldiği doğruydu. Herkesin nazarında böyle olduğunu bildiği halde, yaptıklarından vazgeçmeye gelemiyordu.

Çünkü bu, onun vazgeçemeyeceği mesleğiydi. Efendilerinin sofrasındaki artıklara, korkunç alıştırılmıştı. Kirli kapların dibini, her gün yalamadan dayanamazdı. Yeter ki efendileri istesin, günde soytarılığın on taklasını atmaya hazır haldeydi bu kardeş. Kendisine, ‘Kardeşini kıtır kıtır doğramaya koş!’ dendiğinde, hiç tereddüde gelmezdi. Kandil'deki kardeşini doğramaya gönderdiklerinde de, hiç tereddüde girmemiş, hatta kısa sürede bunu başaracağını söylemişti.

Apocu'ların, böyle birini kardeşten sayması mümkün müydü? Halkının katili ve kardeş düşmanı böyle birine, yaptığı hesabın yanlışlığını göstermek, onların boyun borcu olmuştu ve zamanı geldiğinde de bu borcu ödemekten hiç çekinmemişlerdi. Yaptıkları, ‘Kardeş kavgası’ değildi. ‘Kardeş’ maskesiyle boyunlarını kesmeye gelen o düşman elin içindeki keskin satırı çıkarıp sert taşa çalmak ve kara yüzlerine bir kez daha lanetin tükürüğünü yapıştırmaktı.

Apocular o gece, hamleyi mükemmel yapmışlardı. Üstüne bastıkları gibi, kuşatma duvarı çökmeye başlamıştı. Kaçmalarına imkan veren kapılar, ardına kadar açık bırakılmıştı. Zorunlu kalmadıkça, öldürmeme emri kesindi. Kardeş diye bilinen, zorla alet edilmiş biçare peşmergeler, satılmışlığa kurban gitsin istemiyorlardı.

Her şey, planladıkları gibi başarıyla yürüyordu. İsteseler, tarihi Süleymaniye şehrine kadar onları kovalayıp peşlerinden gidebilir ve her şeyi ellerinden alabilirlerdi. Ama buna, hiç lüzum görmediler. Öyle bir amaçları da yoktu. Akılları başına gelsin diye biraz geriye itilmeleri, kendileri için yeterli geliyordu. Bütün bunların başarılması, sadece birkaç günü alan kısacık bir zamana sığdırılmıştı.

Fakat akıllarını başlarına toplamak yerine, yeni bir kuşatmayla ikinci defa da aynı şeyi denemek istemişlerdi. Ama cevabın daha sert olanıyla karşılaştıklarını görünce, yaptıklarına pişman hale gelmişlerdi. Yaptıkları hesap, rüzgara kapılmıştı. Ödedikleri bedelin altından, kalkmaya gelemiyorlardı. Alınlarının üstüne, bir kez daha düşen kara lekeyi sökmeleri, ellerinden gelmezdi artık.

Apocuların en zayıf anlarında bile, öyle kolay yenilir yutulur cinsten olmadıklarını yeniden fark etmeye başlıyorlardı. Apocular için bu savaş, geçmişte yaşadıkları diğer savaşların yanında, birkaç yudum su içmek gibi olmuştu. Zaten buna, savaş dedikleri de yoktu. Sadece bir geri itme hamlesiydi. Bunu başarmak da, pek zor gelmemişti.

Bütün yoldaşları yeniden kendine getiren bu başarıda, kendisinin de emeği vardı. İkinci sınavı da başarıyla geçmişti. Yüreğinin bir tarafı, sevincin yeni baharına açılmıştı, ama bir tarafı da, kızgın közlerin üstüne düşmüş, kavrulmaya başlıyordu. Yanıbaşında düşerken, son defa kendisine umut dolu gözlerle bakan can yoldaşlarını düşünüyordu. Buna benzer, daha nice yoldaşlar geliyordu aklına. Onların bakışları altında ezilir gibi oluyordu.

Hayatları boyunca söylemek istedikleri her şeyi, o son bakışta söylüyorlardı. O son bakış kendisine, ‘Al bütün güzel hayallerim sende kalsın, bütün umutlarımı sana emanet ediyorum. Bak, ideallerim seni ta uzaklardan çağırıyor. Elinle onları yakalayana dek, son sürat koşmaya başla. Bir an dahi durduğunu duyarsam, her türden laneti üstüne yağdırırım, bilmiş ol. Bir de, benden yoldaşlara selam söyle. Benim yerime herkesi teker teker kucakla ve gül yanaklarından öp onları.’ diyordu.

Bu sözler, sadece hatırlansın diye söylenmiş sözler değildi. Her an, yerine getirmek zorunda olduğu kesin emirlerdi. Buna ibadet edercesine itaat etmeyi, boynunun ağır borcu sayıyordu. Bu emrin sadık bir eri olmak, insan olmanın en büyük şerefiydi. Şeref, asla leke sürülmeye gelmezdi. Son nefesine kadar, ardından düşmeyeceği andı buydu. Buna göre kendini daha da sık dokumak, şart olmaya başlıyordu.

 

 

Çokça yorulup ter dökeceği yeni eğitim devresine, gerilla macerasına ilk adımı attığı günün heyecanıyla geliyordu. Eğitim devresinde geçirdiği her gün, beynine unutmazlıkların tohumlarını ekiyordu. Çatlatan zorlukları kadar, güzel anılarıyla da unutulmazlıklarla doluydu. Hele o devrenin son günü var ya, başaranlar için gerçek bir sevinç bayramıydı.

Apocuların yetiştirildiği bu ocakta başlayacak ikinci maratona da hazır halde duruyordu. Bu maratonun sonunda, bundan böyle başarıyla koşabileceğine dair oluşan kanaat kendisine bildirildiğinde sevinçten havalara uçmuştu.

Kandil, metrelerce yağan karın altına gömülmüştü. Gecenin mavi gökyüzünde parlayan melekleri, dondurucu soğuğa ses etmeye gelmiyorlardı. Martın yumuşak güneşi, yapraksız ağaçların batı ucundaki beyaz örtünün üstünde uzanmış gölgeleri yırtmaya başlıyordu. ‘Merhaba’ diyen güneşin gözlerinden içine ışık çeken kar tanecikleri, göz kamaştıran kristallere dönüşüyordu.

Görev alanlarına gidecek yoldaşlar, gruplar halinde bir bir ayrılmaya başlıyordu. Karlı Kandil, o günlerde kucağında sevinç ile hüznün inanılmaz boğuşmasına tanık oluyordu. Hepsinden zor olanı da, son veda töreniydi. Geniş, dümdüz kar meydanında dört beş çizgi halinde sıraya dizilen yeşil üniformalı yoldaşlarla, bir daha görüşemeyebileceklerinin hesabını da yaparak kucaklaşıyorlardı. Düğüm düğüm olan boğazlardan güçlükle dile gelen son telaffuz hafif tonda dokunaklı söylüyor, yüreğin ılık suyuyla ıslanmış gözler birbirine bakmakta hayli zorlanıyordu. Kucaklaştığı son yoldaşın kendisine bakan gözleri, her şeyi anlatmaya yetmişti.

Ayaklarının altında ezilen Kandil karı geride kalıyordu. Sırtına yüklediği yüzlerce yoldaşın umuduyla, Botan'ın baharına yürüyordu.

Habur'a kadar her şey kusursuzdu. Ama Botan baharının sınırlarından içeriye adımlarını tam atmaya başladıkları an, Habur'un lanetli salıncak köprüsü, kendisinden beklenmeyen o alçaklığı yapmıştı.

Bütün gözlerin önünde oluşan o sahne, kızgın şişlere dönüşüp yüreklerin üstüne iniyordu. Gerçekleştireceği hayallerinin peşinden koşarak gelen yiğit Nemrut, bütün gözlerin önünde azgın suya kapılıyordu. Kahredici olan ise, hiç kimsenin elinden bir şeyin gelememesiydi. Her şey göz göre göre gerçekleşiyordu ve kimse de bir şey yapamıyordu. Buna kim dayanabilirdi?

Boğazından tiz bir hışırtı çıkaran nefesi, hızlı hızlı gidip geliyordu. Geride bıraktığı arkadaşlarının içinden, daha o an çıkmış gibiydi. Hayatında yaşadığı her şeyi, bu kadar canlı hatırlayabildiğine bir türlü inanamıyordu. Bütün hayatı, belleğinde saklı tuttuğu film şeridine takılıp bir saniyede gözlerinin önünden geçivermişti, hem de defalarca tekrarlanarak...

Buna akıl erdirmek imkansız geliyordu. Bir saniyede dolaştığı ömrünün gezisiyle de yetinmiyordu. Aynı hızla, umudunun büyük bahçesine de uçuyordu. Peşinden koştuğu, hem de gerçekleşebilir hayallerinin bu kadar güzel olduğunu ilk defa fark ediyordu.

Daha yaşanmamış, ama bir gün mutlaka yaşanacak olan o harikulade hayallerin tarifi imkansız geliyordu. Öncesinden yapılmış hiçbir benzetme, gerçeğini anlatmaya yetmezdi. Oradaki eşsiz güzellikler, kutsal kitapların cennetlerinde bile yoktu. Hakkında iyi söylenmiş bütün sözlerin az geldiği parlak güneşin berraklaştırdığı mavi gökyüzünün altında, kirlerinden arınmış ve rengarenk bir dünyaydı o. İnsanı insan olmaktan alıkoyan baskılar yoktu bu dünyada. Herkes birbirinin ruhunda vardı. Ama hiç kimsenin, birbirinin ruhuna dokunduğu yoktu. İnsanlar hem eşit, hem de özgür yaşardı. Sevenler, birbirinin gözüne ürkmeden, korkusuz bakarlardı. Biri kendini, diğerinde keşfederdi. Kimse birbirinden koparmayı değil, herkes birbirine vermeyi düşünürdü.

Önceleri can havliyle köşe bucak kaçan hayvanlar bile, onlarla dost olmaya gelirdi. Yaprakları göklerde öpüşen koca ağaçlar, gölgelerini yeşil çimenler üzerine onlar için seriyordu. Kaynağından patlayıp gelen serin sular, onlara doğru akardı. Başı sonu olmayan tarlalar onlar için berekete yatardı. Cennetin meyvesiyle aşka gelen bağ bahçe, onlara gönül düşerdi.

Çiçek bahçelerinin içinde neşeyle cıvıldayan kuş yürekli çocuklar, bekleyen yarınlara hep birlikte koşardı.

Yeşil dünyayı yakan ateşler çoktan söndürülmüştü. İnsanı öldüren duygu, yoklara karışmıştı.

Geleceğe götüren sevgi nehrine, herkes birlikte atılırdı. El ele tutuşanlar, bitmez aşkın dünyasına dalardı.

Bir insan, yaşayan bir dünya olarak görülürdü. Bu insan, yaşayan bir dünya, hatta bir evren olarak görülürdü. Bu insana bakmak, dünyayı, evreni anlamaya yeterdi. O hem geçmiş, hem gelecek, hem de o günün kendisiydi. Onun renk verdiği dünya, yaşanmaya değerdi.

Yalansız, tertemiz, sade duygular ve anlam yüklü gerçekler, sadece o dünyada vardı.

O dünya, karanlık bilmez, ışıklı bir dünyaydı. O dünyada hayat güzeldi, insan güzeldi ve her şey güzelliğin de ötesinde buluşurdu.

Bunu tarif etmeye kalkmak ise olanaksız gelirdi. Ulaşılmaz gibi gelen bu dünya, önceden inanan insanın kafasında bir yıldız olup hep parlamaya başlardı. Ayağa kaldıran bir esin kaynağı olur, insanı peşinden koştururdu. Peşinden koşan insan, ona yakınlaştıkça o hep biraz daha uzaklara kaçardı. Peşinden koşturduğu insanı bazen taşa toprağa çalar, çamurlara batırırdı. Bazen derin bulanık sularda yüzdürür, bazen de kızgın ateşlerin üstünde yürütürdü. Bazen nefessiz bırakan karanlık, dar tünellerden geçirir, bazen de önüne aşılması zor, öldürten sarp yollar çıkarırdı ve bazen de şaha kalkan beyaz bir ata bindirir, kendi sonsuzluğuna doğru koştururdu.

O, hem insanın baş belası, hem de onun aşk dünyasıydı. Hem çekilen işkencenin sebebi, hem de bu işkenceye dayanmanın kuvvetiydi. Peşinden koşturdukça dövdürür, dövdürdükçe sevdirirdi kendini. Hem yarın yakalanacakmış gibi yakınlaşır, hem de yedi dünyanın ötesine geçecek kadar uzaklaşırdı. O uzaklaşıp gittikçe, peşinden koşan insan da, hep onu yakalamaya çalışırdı. Yakalamadıysa eğer, bir şeyini yitirdiği olmazdı. Güzel olan peşinden koşmaktı, hatta uğrunda ölmek bile. Çünkü peşinden koşarken attığı her adım, bir yükseğe çıkıştı. Erişilmez yüksekten gelecek ölüm ise, ölümsüzlük dünyasına dalıştı. Ve bu da, yeni ve güzel bir hayata yapılan başlangıçtı.

Başlayan yeni hayata milyonların akışı ise, bunun ardından gerçekleşecekti. Milyonlar çoğaldıkça, uzağa kaçan o dünya yakınlara gelecek, hayal olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşecekti.

O hızla çalışan beynin, kaç kat yükseldiğini kim hesap edebilirdi ki? Bütün bir yaşam, karşılaştığı her şeyiyle gelip bir saniyeye nasıl yerleşebiliyordu? Aynı saniyede, sınırsız umut dünyasında o hızla nasıl dolaşabiliyordu? Bu, insan varlığının iradesi dışında duyduğu yaşama isteğinden mi ileri geliyordu? Varsa böyle bir isteği, hem de iradesiyle normal hayatta da, bu hızla yaşama gelemez miydi? Gelemiyorsa eğer, sebebi neydi? Engelleyen mi vardı? Engelleyen kimdi o zaman? Bu engelin yaratıcısı da, insanın kendisi miydi yoksa?

Buna aklı yatıyordu işte. Böyle olmasa her insan, belki de bir peygamber, bir evliya, bir dahi olmaya koşardı. O zaman dahilere, peygamberlere ihtiyaç kalmaz, insanoğlunun bütün yükü onların omzuna düşmezdi. İnsanoğlu kaldıramadığı yüküyle onların yükünü ağırlaştırmazdı. Demek ki, bu ağır yükün altında sadece karşıtları değil, yandaşları da eziyordu onları.

Daha önce, bu denli derinlikli bir anlama ulaştığını hatırlamıyordu. Önünde mevzilenen askerlerin hareketini takip altında tutan koyu kahverengi gözleri, pırıl pırıl parlıyordu.

Sınırsız anlam dünyasının gezisine çıkmıştı. İlk defa, yaşadığını hissediyordu. Hissettikleriyle bütünleştiğini görüyordu. Onlardan bir parçaydı. Bundan hiç şüphe etmiyordu. Yükselişinin farkındaydı. Bununla, yaşamının ilk ve en büyük ödülüne kavuştuğunu düşünüyordu. Peşinde koştuğu yaşamın aşkıyla cayır cayır ateşler içinde yanarken, coşkuya gelmek nedir biliyordu artık. Etrafı ateş çemberiyle çevrili, bedeni ise paramparçaydı. Kanlı bedenini yapıştırdığı çelik sertliğindeki kalın mevzinin üstünden, askerin hareketine çakılan gözleri kırpmaya gelmiyordu.

Ama güneşin yüzünden, gözünden dökülen sıcaklık, başını yakmaya başlıyordu. Tiz bir hışırtı çıkaran nefesi, boğazından zor gidip geliyordu. Öldürüp bitiren susuzluk, habire dudaklarını çatlatıyordu. Dudaklarının üstünde kabuklaşıp çatlaklara yapışan kızıl kan, sökülmeye gelmiyordu. Parçalanmış bedeninden yukarı kalkan dayanılmaz sızılar, beynine vuruyordu. Kararan gözlerini uyanık tutmak için var gücünü sarf etmeye çalışıyordu.

Beklediği vaziyette, daha fazla kalamayacağını biliyordu. Bedeni, ruhuna ayak uydurmaktan yorulmaya başlıyordu. Dizlerinin üstüne, koca kayalar çökmüştü sanki. Dağlar, taşlar, ağaçlar etrafında pervane gibi dönüyordu. Ne kadar durdurmaya çalışsa da bir türlü başaramıyordu. Güneşin ışınlarıyla ısınıp ağırlaşan nemli hava, ağzının, burnunun üstüne konan ıslak süngere dönüşüyor, boğazına yavaşça inerek, boğmaya çalışıyordu. Boynuna değirmen taşları asılmış gibiydi. Durduğu yerde yığılmamak için kendini zor tutuyordu. O haliyle bu kadar ayakta tutunmayı başarmak, mucize gibi geliyordu. Her bedenin, bir dayanma sınırı vardı ve o sınırı aşmak pek kolay gelmiyordu. Bu sınırın aşılamayacağını, kendisi de biliyordu. Ama o sınırın son çizgisine kadar, koşmadan durulamazdı. Bedeninde son derman zerreciği kalana dek, bunu yapmaya çalışıyordu.

Aşkına geldiği yaşamın peşinden durmadan koşan ruhu, parçalanmış bedeninin sızılarından yükselen sesleri dinlemeye gelmiyordu. Geçmişten ve gelecekten on yıllar, kendisine ait o saniyenin içinde dolaşmaya devam ediyordu. Tam denizler ortasındaki dört duvar arasına sıkıştırılmak istenen, ama hiçbir zaman o duvarların çevrelediği iki adımlık mekana sığmayan o büyük umut dünyasıyla, tekrar buluşma yolculuğuna düştüğü an, üstüne doğru rasgele kurşun yağmuru başladı.

Çöken ağır sessizlik bozulmuştu. Yüksek kayalar, dehşetin gürültüsüyle yankılanıyordu. Taş toprak zıngırdamaya başlıyordu. Öfkeyle gelip taşların sert bedenine çarpan kurşunlar, parçalanarak sağa sola fırlıyordu. Parçalanan nazik ağaç dalları, deşilen yapraklarıyla birlikte havada uçuşuyordu. Ağır makineliler, bomba atarlar, roket atarlar, G-3'ler, havanlar, lav silahları hep aynı anda ateş kusuyordu. Kopan kıyametin gürültüleri altında dayanamayan vadi, boğulmaya başlıyordu.

Serseri sarhoş kurşunların gelişinden, rasgele attıkları anlaşılıyordu. Arkasından alev püskürterek uçup gelen roketlerin hiçbiri bulunduğu yere uğramıyordu. Yüksek taşlı koridorun, sol tarafını parçalamaya gidiyorlardı. Sağ tarafta, otuz kırk metre aşağısında bulunan yüksek taşların çatlakları arasına düşen seksen ikilik havanın, kendisine ettiği bir tesir yoktu. Daha yerini tespit etmedikleri, rasgele, ama yoğun yaptıkları atışlardan anlaşılıyordu.

Sessizliği bozan ilk kurşundan sonra, kendine siper yaptığı mevzinin arkasında oturup mevzilerin geliş yönüne ve ateş yoğunluğuna bakarak, bundan sonra üzerine gelirken, izleyecekleri hareket biçimini kestirmeye çalışıyordu.

Bedeninden yükselip beynini şiddetle vurmaya gelen sızıları hissetmeye gelmiyordu. Son nefesine kadar, onlarla vuruşmaktan çekinmeyecekti. Arkasında oturduğu mevziye mermilerin seyrek gelişi, ateşin geldiği yere bakmaya fırsat tanıyordu. Uzattığı yaralı ayağını altına çekip, önünü mevziye çevirdi. Sağ elini bitişiğindeki taşın ucuna dayayıp başını yavaşça sağ tarafa uzatarak önünü görmeye çalıştı.

Ateş ederlerken, öndeki hilal çemberin arkasında mevzilenen bir kısım askerin başını kaldırdığını görüyordu. Önce, bunların neden böyle davrandığını anlamaya çalıştı. Ateş ettikleri yerden, kendilerine bir karşılığın gelmeyeceğini düşündüklerinden böyle yapmadıkları kesindi. Bile bile görüntü vermelerinin sebebi, güvende oldukları yerden imha etmek istedikleri hedefin yerini tespit etmek istemeleriydi. Durdukları yerden, hedefin bulunduğu noktayı tespit etmek, işlerini fazlasıyla kolaylaştıracaktı. Görüntü vermekle de yetinmiyorlardı. Bağırıp çağırıyor, insanın damarlarını çatlatan pis küfürler savuruyorlardı. Mide bulandıran köpüklü ağızlarından tükürükle birlikte havaya fırlayan küfürleri karşısında dayanmak, üstüne yağan kurşun yağmuruna dayanmaktan daha zordu.

Zor da gelse, tahrik döken dillerine tamamen kulağını kapatarak onları dikkatle izlemeye çalıştı. Bu yöntemle daha fazla sürdüremeyecekleri, takip ettiği hareketlerinden çıkarıyordu. Yavaş yavaş ateşi kesmeye başlıyorlardı.

Ateş tümden kesildikten sonra, her tarafa derin bir sessizlik çöktü. Vızıltı çıkaran bir sineğin dahi görüldüğü yoktu. Yüreği ağzındaki minik kuşlar, çoktan dilsizlere dönmüştü. İnsan ayarından düşmüşlerin edepsiz dilinden söyleyen, hilal çemberindeki bozuk diller de suskunluğa oturmuştu.

Çöken sessizliğin arkasından neyin geleceğini düşünürken, başını kaldıran askerlerin içinden çiğ bir sesin yükseldiğini duydu.

‘Ağır yaralı olduğunu biliyoruz, kurtuluşun yok artık. Gel, devletin şefkatli kollarına sığın, daha fazla karşı koymaya çalışma. Karşı koymayı bırakıp gelirsen, söz veriyoruz sana hiçbir kötülük yapılmayacak. Devletimiz seni, yeniden topluma kazandırmak, her gün senin için ağlayıp sızlayan ailene kavuşturmak istiyor. Böyle inat ederek ailene de, vatanına da kötülük yaptığını unutma. Bu devlet senin de devletin. Devlete karşı gelerek ne elde edeceksin? Oysa karşı geldiğin devlet, seni kurtarmak için, her türlü fedakarlığı yapmaktadır. Bak, Mehmetçik sana sevgi dolu kucağını açıyor, haydi daha fazla inat ederek uzatma. Geldiğin taktirde, sana tek bir soru sormadan, derhal hastaneye kaldıracağımıza söz veriyoruz. Bu, devletin sana verdiği şeref sözüdür.’

Bu şekilde yükselen amacı malum çağrının kuyrukluları havada oynaşırken, dört asker ardarda mevzilerinden çıkıp yüksek taşlı koridora doğru giden kan izlerinin takibine başlıyordu.

Kan izini sürerken, ses çıkartmaktan da çekinmiyorlardı. Yükselen çağrıyla birlikte mevzilerinden çıkıp açıktan gelen askerlerin, hangi gayeyle geldikleri anlaşılmıştı. Avlamak istedikleri balığa, yem olarak sunuldukları açıktı. Ölüm tehdidi altında yem olarak öne sürüldükleri doğruydu, ama durdurulmamaları halinde, kan izini takip ederek yanına kadar sokulmaya çalışacaklardı.

Bu anda, süratle bir tercih yapmak zorundaydı. Yarı yolda durdurmalı mıydı, yoksa yanına kadar sokulduktan sonra mı müdahale etmeliydi? İkisinin arasında bir tercih kaçınılmazdı. Yanına yaklaşmalarına fırsat verdiği taktirde, bu taş labirentinin içinde yakındayken onları kontrol atına almak mümkün olmayabilirdi. Kan izini takip ederek gelecekleri kesindi. Ama uzak mesafeden önlü arkalı, sağlı sollu birbirini kollamadan gelmeyecekleri de belliydi. Bu halde, onlara indireceği etkili darbeye denk getirilmeleri zorlaşırdı.

Hatta darbe almadan, kendilerinin istedikleri sonuç da doğabilirdi. Bu tercihi düşündükçe, dezavantajları çoğalıyordu. Dezavantajlarının çoğaldığı biçimi seçmek, yapacağı kötü bir hata gibi geliyordu. O halde ikinci tercih, daha isabetli bir karar oluyordu. Sıkacağı ilk kurşundan sonra, yerinin tespit olacağını biliyordu.

Ama olsun bir kişiyi bile düşürmek, az şey değildi. Böylece eli silah tuttuğu sürece onları kendisiyle uğraştırarak yorup bunaltmaya da devam edecekti. Bir kişiye karşı, bin kişinin acizliğini ne kadar gösterebilirse, o kadar iyiydi. Hızla aldığı kararı, hiçbir tereddüde bulaştırmadan hemen uygulamayı düşündü. Bekleyecek zamanı yoktu. Bir saniyenin bile değeri paha biçilmezdi. Kısacık bir zaman kaybı her şeyi, düşündüğünün tersine çevirebilirdi.

Kendini toparlamaya çalıştı. Kollarına, bacaklarına büyülü bir kuvvetin aktığını hissediyordu. ‘Kollarımda, bacaklarımda bu kuvvet durmaya devam ettikçe, bin parçaya da bölünsem, önlerinde serildiğimi, kendi gözleriyle asla göremeyecekler.’ diyordu.

Sağ elini ucuna dayadığı taşın aralığına girdiğinde, rahat bir nefes almaya çalıştı. Mezvilerinden çıkıp açıktan kan izinin takibine düşen askerleri rahatlıkla izleyebiliyordu. Önüne düşen dalların ve sık yaprakların engeli nedeniyle, gelen askerleri gördüğü gibi, ateş edilen mevzileri göremiyordu. Ancak mevzilerin bulunduğu hattı, tümden gözden kaybetmiş değildi. Yem olarak öne sürülen askerler gelip otuz metre mesafeyle önünden geçeceklerdi.

Kendisini kafese çağıran ayarı iyice bozulmuş çiğ ses, hala hava boşluğunda yükselmeye devam ediyordu. Hava boşluğunda yırtılıp giden bu sese aldırmadan, askerlerin iyice yakınlaşmasını bekledi.

Pozisyonunda kusur yoktu. Parmağı, tetiğin üstündeydi. Nişangahın deliğinden baktığı önde yürüyen askerin üzerinden gözünü ayırmıyordu. Beklediği mesafeye tam geldiği an, öfkeli parmağı hırsla tetiğin üstüne oturdu. ‘Of anam!’ diye bağırarak devrilen öndeki askere bakma gereğini duymadan, yeniden ısınmaya başlayan namluyu, devrilenin arkasından gelen diğerlerinin üzerine kaydırdı. Onların üstünden kaldırır kaldırmaz, süratle tam göremediği mevzi hattına doğrulttu. Mevzilerin içindeki her bir askerin dazlak kafası, ürpertiyle saklanacak yer aradı.

Şarjör boşalana dek, parmağını tetiğin üstünden kaldırmadı. Boşalan şarjörü değiştirmeye çalıştığı sırada, fırsat dazlak kafalıların eline geçti. Bir anda arkasındaki taşlar kıvılcımların içinde kaldı. Binlerce mermi, aynı anda üstüne yağıyordu. Kulağının kenarından vınlayıp geçen ilk mermiden sonra, başını arkasında olduğu taşın altına indirdi. Üstüne boşalan kurşunlar, başını kaldırmasına fırsat vermiyordu. Etrafındaki taşlar, toz duman içinde kaybolmaya başlıyordu. Yerinden kopan taş parçaları, kanatlanıp havalara uçuşuyordu. Ardarda patlamaya başlayan havan ve roketler, zelzele yaratıyordu. Peşpeşe gümleyen lavlar, yeşil yapraklı can ağaçları alevler içinde bırakıyordu. Gözleri kör eden gri sis bulutları yere çökmeye başlıyordu. Havadan, bedenini yakan ateşli küller yağıyordu.

Arkasında saklandığı taşlar, kendisini korumaya yetmiyordu. Daha kullanılacak fırsatlar önünde durdukça, kendisini korumaya yetmeyen bir yerde çakılıp kalmayı, kalkma ferasetini göstermemeyi, pes etmeyi kabullenmek olarak görüyordu. Güçlükle açabildiği gözlerini, daha önce kendisini saklamaya çağıran oyuğun karnına dikti.

Ama son çare bile olsa, oranın pek emin gelmediğini hemen fark etti. En iyi olanı, aşağılara doğru sarkmayı başarmaktı. Düşündüğünü beklemeye getirmeden, üstünde durduğu taşın aralığından arkaya doğru inişe geçti. Üstüne şiddetle fırlayıp gelen taş parçalarından, kendini koruma gereğini görmüyordu. Düşündüğü yere, koşarcasına ulaşmak istiyordu.

Ama taş kesilen bacaklar yürümek bilmiyordu. Yerlere akan kanının içinde, kuvvetinin ne kadar döküldüğünü şimdi daha iyi fark ediyordu. Her şeye rağmen pes etmek, düşünülen şey olamazdı. Bedende bir damlacık derman kalana dek, inadına yürünecekti. Taşlara tutunarak el yordamıyla yürüyordu.

Cehennem ateşinin döküldüğü yer, yavaş yavaş arkada kalıyordu. Kenarında yürüdüğü taşın dönemecine tam ulaşacağı sırada, yerin dibini sarsan yıldırım gürültüsüyle bir havan arkasına düştü. Havanın patlamasıyla, yerinden uçup tekrar düşmesi bir oldu. Göz bebeği kleşi elinden fırlayıp önündeki taşın dibine düşmüştü.

Bir süre yüzü koyun öylece yerde yattı. Elini destek yapıp başını kaldırmaya çalışırken, henüz kendinde değildi. Başını kaç defa kaldırdıysa, tekrar kalktığı yere düştü. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

İçinde olduğu bir çocuk oyunu mu, yoksa bir savaş mıydı, pek çözemiyordu. Ama yaşadığının, bir rüya olmadığından şüphesi yoktu. Bir anda, nefessiz kalmıştı. İçi, kasılıp çatlamak istemişti. O ateşli basınç, kendisini şiddetle itip parçalamak mı, yoksa içine çekip yutmak mı istemişti, bilemiyordu. Bildiği tek şey, kulağında yankılanan o dehşet patlamanın hala da devam ediyor olmasıydı.

Ağzından, burnundan dökülen kanlar, gözlerinin önündeki toprağı suluyordu. Gözlerini sabitleştirdiği kanın, kendisinde yarattığı çağrışımları hatırlayınca irkilir gibi oldu. ‘Beni düşürdükleri gerçek mi yani? Andımı ayağa düşürecek kadar kendimden geçmiş olabilir miyim acaba?’ deyip kendine gelmeye başlıyordu.

Gözlerinin önündeki sis perdesini dağıtmaya çalışarak ayağa kalkmak istedi. Ama toprağa bastıkça, ellerinin tutmadığını gördü. Gözleri, sol kolundan aşağıya doğru parmaklarının arasına inerek toprağa karışan kızıl kana ilişince, ellerinin neden kendisini kaldırmaya gelmediğini daha iyi anladı.

Omuzdan dirseğe kadar sol kolunun arka tarafı, şarapnel parçalarıyla yırtılmıştı. Kafatasının arka tarafından başlayarak aşağıya doğru omuzlarında ve sırtında açılan yarıklardan kan fışkırıyordu. Omuz ve kol kemikleri, birbirinden kopmuş gibiydi.

Takatini ellerine verip başını kaldırmaya çalıştıkça, yüzü tekrar kalktığı yere yapışıyordu. Ellerinin, kendisini kaldırmaya gelemediğine ikna olamıyordu. ‘Bu eller, beni yerde bırakacak eller olamaz.’ diyordu. Yanlara doğru uzattığı ellerini açıp kapamaya çalıştı. Ne kadar denediyse de, sol elin beş kardeşi uyanmak istemedi. Beyninden inen buyruğu duyamıyorlardı çünkü.

Aynı şekilde sağ elin beş kardeşini de denemeye çalıştı. Bunlar cevap vermeye hazır bekliyorlardı. Aldıkları ilk buyrukta, inip kalkmaya başladılar. Kardeş ellerin vaziyetini pek iyi anlamıştı. Bir süre onları, kendileriyle baş başa bırakmaya çalıştı.

Kanını yutan toprağa diktiği gözlerini kapatıp kalbinden gelen sesleri dinlemeye koyuldu. Kalbini dinledikçe, dirildiğini hissediyordu. Ondan duyduğu sesler, ayağa kaldıran büyüleyici seslerdi. Kulağını, hayatın şafağından gelen bu sesten ayırmak istemiyordu. Dinledikçe, tadı daha da doyumsuz hale geliyordu. Başını kaldırıp gözünü açsa, bir anda uçacak gibi oluyordu. Daha başını kaldırıp, gözlerini açmadan, nasıl da güzel yürüdüğünü görüyordu. ‘Düşündüklerimin hiçbiri hayal değil. Başarabilirim, başarabilirim!’ deyip azimle kalkmaya çalıştı.

Düşündüğü gerçekti. Sonunda, bedeninin yarısını doğrultmayı başardı. Şimdi de sıra, tümden ayağa kalkıp yürümekteydi. Oturduğu yerde, önce elinden uçup giden silahına göz gezdirdi. Silahı gözlerinin önündeki taşın dibinde, ellerine atılmak için bekliyordu. Sürüklene sürüklene silahına ulaşmaya çalıştı. Silahına ulaşır ulaşmaz namlusundan tutup dipçiğinin üstünde oturttu. Beklemeden namlusunu iyice kavradığı silahına dayanarak yavaş yavaş ayağa kalktı. Tam ayakta duracağı anda düşecek gibi oldu. Dipçiği sağlam yere dayanmış silahı ile arkasındaki taşa tutunup düşüşünü önledi. Bu defa da, ayakta durduğunu görünce, içini sözlerle anlatamayacağı büyük bir sevinç kaplamıştı.

 

O anda ayakta yürümenin tadı bambaşka geliyordu. Bir adım bile olsa, dünyalara değerdi. Her adım, yılların koşusuna benzerdi. Silahını koluna takıp er meydanına yeniden giren savaşçının gururuyla adım atıyordu. Düşe kalka, kendini parçalayarak yürüyordu. Ama attığı her adımın tadını çıkara çıkara gidiyordu. Her defasında, dayandığı taşlar yürümesine kolaylık sağlıyordu.

Sonunda, istediği yere gelmeyi başarmıştı. Kayanın altında mevzilenen askerlere görünmemeye dikkat ederek önündeki yüksek taşı da aşmaya çalıştı. Geniş vadinin karşı yamacına bakan benekli gri taşı geçmesi için birkaç adım atması yeterli gelmişti.

Arkasına vardığı büyük taşa yaslı duran ve yüzü doğu güneşine dönük kar beyazı, şeffaf bir mermer taş vardı. Taşın önünde, uçları sararmaya başlayan otlarla kaplı birkaç adımlık küçük bir düzlük bulunuyordu. Şeffaf taşın kuzeydoğusunda, küçük düzlüğe duvar olan büyük bir taş yükseliyordu. Aradığı en güzel yer burasıydı. Şeffaf taşa değmemeye çalışarak, iki adım daha attı. Yüksek taşın dibinde oturup kleşini omzundan indirdi. Kleşin namlusundan tutup dipçiğini yere yapıştırdı. Namlusunu sıkıca kavradığı kleşinin desteğinde sırtını taşa dayayarak, yavaş yavaş yere çökmeye başladı. Kleşini, sırtını dayadığı taşa yasladıktan sonra, bacaklarını hafifçe önüne doğru uzattı. Aldığı nefesle, bütün havayı bir anda solumak istiyordu.

Derin derin, karşıdaki sırtların seyrine daldı. Gözlerini en yüksek sırtın zirvesinden aşağıya, vadiye doğru yavaş yavaş indirdi. Hiçbir ayrıntısını gözden kaçırmadığı karşı ormanlığın içinde, kanatlı bir yürüyüş gerçekleştiriyordu. Bir uçtan diğer uca, ağaç ağaç, taş taş inceleyerek dolaşıyordu. Gözlerine takılan ne varsa, belleğinin hazinesine dolduruyordu. Belleğinin hazinesine aldığı her şeyi eriterek yudum yudum bal tadında ruhuna içiriyordu.

Her bakışın içinde, bitmeyen bir hayat vardı. Bu an, zamanın alnına çakılan bir resim olsun ve hiçbir vakit gözlerden kaybolmasın istiyordu. Bakışında canlanan hayatın bütün güzel renklerini sonsuza dek yaşatmaya çalışıyordu.

Ağırlaşan göz kapaklarını, birbirinin üstüne indirmemek için var gücüyle direniyordu. Vakit gelmediği sürece, gözlerindeki ışığın sönme ısrarına olur demeyecekti.

İçinde fırtınalar kopuyordu. ‘Uzun zamanın yolculuğunda taşımak için sırtıma özlem vurdum. 'Neden bu kadar erken?' diye haklı olarak yargılayacaklarını biliyorum. Çünkü ayrılışın son sözünde, sevinçleri yaşatmanın resmini gösterdim yoldaşlara. Ama gelin görün ki, hayatın cilvesi farklı olanını gösterdi. Boynumda daha ödenmemiş bir borç dururken, bin parçaya bölünmeden nasıl katlanabilirim buna? İçimde kopan fırtınaya kapılmamak elde midir?’ diyordu.

Hayat dolu gözlerini sonsuzluğun yüreğine dikip denizler ortasındaki dört duvar arasında oturan büyük umut dünyası, yüce özgür insanın huzuruna çıkmaya gidiyordu. Bütün engelleri paramparça ederek huzura çıkmaya başladığında, nefesi boğazında kalıyor, yüreği duracak gibi oluyordu. Söylese, sesinin duyulacağından emin gibiydi.

İçten, yumuşak, ama titrek bir sesle, ‘Özür diliyorum, son sözlerimdir Başkanım.’ diyordu. İlk sözden sonra boğazı düğümlenmişti. Boğazındaki düğümü çözmek için yutkunmaya çalışıyordu. Boğazındaki düğümü çözünce, kaldığı yerden sözlerine tekrar devam etti.

‘İsminizi duyduğum günden bugüne, sizi görme arzusundan daha büyük bir arzum olmadı. Bunun için, nasıl da yanıp tutuştuğumu sözlerle anlatamam. Altın ayarında da olsa, dilime dolanan hiçbir kelimenin, bunu anlatmaya yeterli geleceğini sanmıyorum. Ama sizi yakından görmenin kemaline eremeyen ağır bedenimin suçlarına, ruhum asla ortak gelmedi. Gün gün, içimde yaktığınız ateşin aleviyle, yıkandı ruhum.

Engelli mesafeler, ulaşılmaz uzaklıklar ruhumun sizi duymasına mani değildi. Sesinizi duymak istediğim her an, alıp verdiğim nefesimden bile daha yakın geldiğini gördüm. Çünkü yüreğimin derinliklerine kök salmıştı. Kendimi, kadir bilmez unutmanın gafletine her kaptırışımda, yüreğimin kulaklarıma nasıl bağırdığına şahit oldum. İçimde zapt olmaya gelmez sizi görme arzusunun ateşiyle her yanıp tutuştuğumda, yüreğim gözlerimin önüne yüzümü ışıklarla ödüllendiren o muhteşem perdeyi kaldırırdı. O perdede, istediğim zaman sizi görme özgürlüğüne sahiptim.

Bu özgürlüğü benden almaya gelen hiçbir kudreti tanımaz olmuştum. Böylece özgür gerçekleşen o sessiz diyalog kurulurdu. Söylediğim hiçbir sözün, karnımdan dışarı çıkmasına fırsat vermedim. Çünkü içimde yankılanan her kelimeyi, duyduğunuza inandım.

Daha hayattayken, kuracağı yaşam dünyasının umudundan kopmuş, kaderine razı kör inançlı bir müridin kapıldığı zikirlerde hissettikleriyle bir benzerliği yoktu bunun. Öncesinden hatırlayamadığım yaşama dair gerçek hayallerimi bile, özgürce kurulan bu diyalogun içinde buldum. İçimde, sizden gelen o kutsal özün varlığını hissettikçe hayallerimin peşinden koşmaktan yorulmayacaktım.

Hep aradığım kayıp kendimi sizde bulurdum. Varlığı şaibeli olmayan özüne ait bir insan olduğumu, bununla fark ettim. Belki de kendini fark edenlerin içinde bir damlaydım sadece. Ama size baktıkça, milyonları, milyonlara baktıkça kendimi görüyordum.

Hani içtikleri insan kanıyla şiş göbekleri patlayan puşt Zeus'lar, alevleri gökyüzünü yalayan umudumuzun ateşini söndürmek için kıyametten günler getirip etrafınızda deli dalgalı denizler kurmuşlardı? Hani gözlerimiz, bir daha sizi görmesin diye alıp betondan ördükleri kalın duvarların içine almışlardı? Hani bedeninizi bedenimizden koparınca, çektiğimiz acıların içinde boğulup gideceğimizi sanmışlardı?

Ama şimdi de gelip açsınlar yüreğimizi ve iyi baksınlar ki, neyi başardıklarını görsünler. Etrafınızdaki beton duvarlar bile, cana gelip yüreğinizin aşkıyla narin çiçekler doğurdular. Yüreğimizin aşkına sunulan o çiçeklere, kim mani olabildi? Buna, ‘Acımızın içinde aşkımızın yeniden doğuşu’ dedik. Yeniden yaratılışımız ise, bu aşkın içinden geliyordu. Bir yürek, bütün aşklarda, bütün aşklar bir yürekte uyanıyordu.

Umudumuzun ateşi, içinde yakıldığımız ateşten daha gür yanıyordu. Beynimiz ışık, yüreğimiz aşk dolu kazanacağımız dünyaya götürüyorduk. Korkularımız, ayaklarımızın altına dökülmüştü. El ele tutuşup, en güzelinden söyleyen şarkılar tutturmuştuk.

Gözlerimiz sonsuzluğa bakıyor, sevgimiz sınırların ötesine geçiyordu. Gösterdiğiniz pencereden sevgiyle bakmayı öğrenince, her şeyin renk değiştirdiğini gördük. Sonsuz renk bahçesinde, yeni güzellikler keşfediyordu ruhumuz. Çirkin olan ne varsa, güzelliğin önünde eriyip gidiyordu. Sizinle güzelleşen dünya, her şeye can katıyordu. Yüzünüz insana ayna, özünüz bitmeyen hayat oluyordu. O büyük insan seli, bu hayatın içinde var olmaya gelirdi.

Ne kalın duvarlı kör hücreler, ne de üstünüzden ayrılmayan dondurulmuş soğuk gözler, ne aşılmaz derin deryalar, ne de etrafınızda patlatılan koca yalanlar, yüreğimize coşturarak akıttığınız hayatın öz suyunu durdurmaya yetmedi. Sunduğunuz hayatın öz suyundan içerek aşka gelen arkanızdaki o güzel insanların varlığında eriyen biri olmaktan, daha gurur verici bir şey olamaz.

Başkanım, öz varlığım içinde eridikçe ruhunuza yakınlaştığımı; ruhunuza yakınlaştıkça özgürleştiğimi görüyorum. Özgürlüğümün doruğunda bekleyen güzelliğin çocuğu olan arınmış sevgi, heyecanla bana el sallarken, yerimde nasıl durabilirim? Ona doğru koşmadıkça, basit hazlarla sarhoş düşen kine batmış duyguların canavarlaşarak beni yemeğe geleceğini biliyorum. Size doğru uçarak yüceliğe gelen ruhumda, bu canavarın tırnaklarıyla parçalanmayı hazmedecek sefilliğe yer yoktur. Duygu yüceliğiyle size bakmayı öğrendikçe, ruhum bedenimin zulmünden kurtulmayı başardı.

Şu an, saflığından kuşku duymadığım yüksek kata çıkan ilahi bir ruhla bakıyor gözlerim size. Bugüne dek, sizi ne kadar iyi anladığım sorgulanmaya değerdir. Belki de kendime göre, sadece isteyebileceğim kadarını anladım. Ama anlamına erdiğim kadarını sergileyerek yaşamaktan hiç çekinmedim.

Genç bedenimin erken düşüşüne mani olamamakla, sizde ne türden bir üzüntü yarattığım hissinden yoksun değilim. Binlerce özür bile dilesem, yine de affedilmeye yeterli gelmeyeceğini biliyorum. Sizi, eksik anlamaktan olabilir ki, böyle bir erken düşüş yoktu benim de hesabımda. Her zaman kendisine saygımı çeken büyük komutanın, ‘Biz, bundan böyle zafer kazanıp düşen Egit’ler değil, zafer kazanıp yaşayan Egitler istiyoruz’ sözü de hiç aklımdan çıkmadı, düşmedi. Bu söz, ruhunuzdan yoldaşın diline gelen samimi bir çağrıydı. Kavganın gerçeğinde bunu parlatmak da bize düşerdi. Öyle de düşünmeye çalıştım.

Kimseye hissettirmeden, hem de kıskançlıkla kafamın her köşesini, gerçekleştireceğim hayallerle doldurdum. Hani başarabilecek güce de erişmiştim. Bunun bende biten kısmının yarıda kesilmesi, beni de derinden yaraladı. Yaramın sızısını bir nebze hafifleten, yaşayan takipçilerin eksilmeden daha büyük bir umutla gelmeye devam edecekleridir. Düşmekle peşinden koştuğumuz umudun bayrağına, en ufak bir leke sürdürmediğimi bilmelerini isterim. Kaldığım yerde umudun bayrağını ruhumun kanatlarına takıp kirli ellerin uzanamayacağı erişilmez yükseklere kaldıracağım.

Onların, bu bayrağı tertemiz devralıp nasıl koştuklarını şimdiden görüyorum. Tıpkı benden önce bedenleri yere düşen. yüce ruhlu şehitlerin ışıklı gözleriyle şu an bizi gördükleri gibi. Kendini öcüleştirerek korkutmaya çalışan zavallı ölüm, bu gerçeğin içinde hiçbir vakit barınmaz.

Bedenleri yere düştükten sonra ölümsüzleşerek yaşayan ardıllarının önünde sürekli parlayan ışığa dönüşenler, bunu sayısız kez gösterdi. Mazlumların, Kemallerin öldüğünü kim gördü? Yüzbinlerin ruhunda geleceğe yürüyen kendileri değil mi? Onlar, hakikate dayanan özgürce yaşamanın şifresini çözerek ölümü öldürdüler. Bunun adına da, ‘Yaşamı, uğrunda ölecek kadar sevmek.’ dediler. Öyle güzelleşip öyle yücelere çıktılar.

Elinde özgürlük aşkının bayrağı, tanrıçalık tahtından bakıyor bize Zilan ve gözlerinden ışık damlaları dökülüyor yüzümüze.

Her biri, umutlara yerleşen aydınlık bir dünyadır. Birbirine eklenmiş ışık halkaları halinde, onur ve şerefle o dünyaya koşmanın yolunu gösterirler arkadan gelenlere. Özgür yaşamın şah damarında atacağım bu son adımların yerini de, onlar gösterdi bana. Gösterdikleri yere, şanımıza yakışır adım atmanın sevinci sarmış tüm benliğimi. Böylece, parlayarak yol gösteren bu kutsal varlıkların rengiyle süslenmiş olacağım.

Başkanım, gönderdiğiniz ışık dalgalarının beni de içine alarak bir ışık taneciğine dönüştürdüğünü görüyorum. Işığın gömleğiyle sarılan ruhumun, bu bedenin azaplı gölgelerinden eşsiz bir coşkuyla nasıl da sıyrıldığını bir görseniz. En ağır sancılar, çekilmesi zor acılar bile, doğacak güneşli güzel günlerin aynasını getirir gözlerimin önüne. Bu aynanın derinliğine kaptırdıkça kendimi, dal budak salmış koca tarihin başlangıcına uçarak yeşeren ilk yaprağına konduğumu fark eder, orada alınıp verilmiş bütün nefesleri soluğumda toplayıp bir anda geleceğin bağrına indiğimi görürüm. Kendimle ürkmeden karşılaşır, trajedinin doruğundaki acılarımı tanımaya başlarım.

Ve bu acıların içinde çiçeklenen sevinçler, bir bir beni kucaklamaya gelir. Yüreğim dalınca sevincin şenliğine, bedendeki sızılar utanır, toprağın derinliğine kaçar. Üzerime çöken, o büyük ağırlıklar ağlayarak dağılır, yoklara karışmaya başlar. ‘Nedir bunun sırrı?’ diye soranı olsa, ‘Sadece yaşayanların bileceği bir şeydir.’ derim.

Bu gerçeğin manasına kendim de ermiş miyim, hala da tam biliyor değilim. Ama farkına varmışım ki, sizinle hayatın her anı, kuvvetle umuda bağlanmış, en güzelinden yaşanan büyük bir duygu dünyasıdır.

Sizinle yaşam aşkına düşen biri, alevlerin içinde cayır cayır yanıp küle dönerken bile, külünün içinden yeniden güzelleşerek çıkar. Son hücresine kadar paramparça olurken bile, dağılan her parçası tohuma dönüşür, yeni bir başlangıcın yüreğine konar. Dondurucu soğukların altında zangır zangır titrerken bile, kaynayan saf kan olur ve hayatın damarlarına akmaya başlar. Zorluğun ağırlığı altında beden kırılırken bile, yaşam şevki oluverir, coşkun bir nehir gibi akışa geçer. Ve yıktıran üzüntülerin bağrına sevinçlerin özünü doldururken görür kendini. Öylesine bir şey ki, bu aşka can vermek bile eksik gelir insana. Sevinciyle göklere uçmak kadar, her türden zor derdine katlanmak da güzeldir. Ey, bu özgür aşkın yüce yaratanı, güzel kılmadığın bir şey var mı bu hayatın içinde?

Ben, olmadığını gördüm. O sebeple dedim ki:

‘Her şey seninle güzel!..’

 

Söylediği son söz, yüreğinde defalarca yankılandı. Dilinden dökülen her cümlenin, hafif esen rüzgarın titrettiği yapraklara, etrafındaki taşlara ve altındaki toprağa işlediğini hissediyordu. Derin bir nefes alıp kendisiyle barışan bütün duygularını serbest bıraktı. Yüzünü iyice ısıtmaya başlayan güneşe kısık gözlerle bakıp gülümsemeye çalıştı. Kızıl kanla boyanmış parmaklarını, yavaşça otların arasından indirip ıslak toprağa kondurdu.

Geçen gece durmadan yağan yağmuru içine çekerek yumuşayan toprak, parmaklarının ucundan içine ferahlatıcı bir serinlik gönderdi. ‘Şu an hiç kimse nasıl yaşadığımı bilmiyorsa bile, yaşadıklarımın gerçek tanığı bu taşlar, bu ağaçlar ve bu toprak, bir gün dillenip benim yerime herkese nasıl yaşadığımı mutlaka anlatacaklardır.’ deyip yüzünü sağındaki büyük taşa yaslanmış kar beyazı şeffaf taşa çevirdi.

Beyaz taş, gözlerinin önünde tarihin kalbine oturmaya hazır altın çerçeveli ak bir sayfaya dönüşüyordu. Üstüne neyi işlerse, yüzlerce yıl uzağa yorulmadan taşıyacaktı. Bedenindeki sızılara aldırmadan, yüreğinin özgür sesini uzak geleceğe götürmeye hazırlanmış beyaz taştan yana usulca kaymaya başladı.

Göğsünü, güneşin bütün ışıklarını kendine çeken beyaz taşın göğsüyle karşı karşıya getirdiğinde, o anın öncesi ve sonrasına ait sevgiden yana ne kadar güzel duyguları varsa, tümünü toplayıp yüreğinde yankılanmaya devam eden o son sözle birleştirdi.

Kutsal bir mabedin önündeymiş gibi, tepeden tırnağa saygı kesilerek duruyordu. Bütün gece yağmur suyuyla yıkanmış, pırıl pırıl parlayan beyaz taş, bakışlarının altında usta bir ressamın fırçalarından dökülecek renkleri almaya hazır bir tuval gibi duruyordu.

Karşısında beklediği tuvalin üstüne işleyeceği resmin ölçülerini iyice hesap ettikten sonra, sağ elini yavaş yavaş, ama görkemle havaya kaldırdı. Güneşin ışıkları, ilkin açılan beş kardeşin gölge resmini kondurdu tuvale. Bir süre avucunu güneşin ışıklarıyla yıkadıktan sonra, aynı yavaşlıkta içine ışık doldurduğu avucunu kapatıp aşağıya doğru indirmeye başladı. İndirdiği elini, usulca koynuna götürüp avucunda topladığı ışık damlalarının tümünü tam kalbinin üstüne boşalttı. Bıraktığı her ışık damlacığı, kalbinin damarlarına pompaladığı kana karıştı.

Elini, kalbinde bir süre beklettikten sonra, göğüs kafesinin etrafında parmakları kızıl kanın içinde kaybolana dek gezdirmeye başladı. Bu sefer de kanıyla birlikte, bütün sıcak duyguları dökülüyordu avucunun içine. Koynundaki elini, yüreğinin kafesinden koparırcasına çıkardığında, kan boyalı parmağı, usta ressamın elindeki samur fırçası gibi tuvale rengini içirmeye hazırdı.

İlkin o asil saf kanın rengiyle, bütün gerçeğinin başlangıç ifadesi olan ‘H’ harfini işledi yüreğinin beyaz taşına. Kan boyalı parmağı bir bedeninde, bir beyaz taşın göğsünde dolaştıkça, aşk dolu yüreğinin son sesi, şeklini tamamlamaya koşuyordu.

O sesin unutulmaz resmini çizerken, parmağının titreyişlerine hakim olamıyordu. Ama bu titreyişler, çizdiği resmin ölçülerini zedelemiyor, aksine her titreyiş, çizgilerine o anın heyecanını da katarak çizilen resmi daha da canlı ve güzel kılmaya götürüyordu.

Ve sonunda resim tamamlanmıştı.

Çizilen benzersiz resmin adı ise, ‘Her şey seninle güzel!’ olmuştu.

Sonra kurumaya yüz tutan altın sarısı bir ot taneciğini alıp ilk harfin baş ucuna koydu. Ardından, taşın yanıbaşında yeni filizlenmeye başlayan küçük menengiç (kizwan) dalından yemyeşil nazik bir yaprak koparıp çizdiği son harfin bitişiğine yerleştirdi.

Çizdiği resmin son karesini de bitirdiğinde, adeta mutluluğun doruğundaki bütün sevinçli çocukların heyecanını getirip ruhunda toplamıştı. Resmine bakmanın tadına doyamıyordu. ‘Hiç kimse nasıl yaşadığımı bilmiyorsa da, bu resim her şeyi anlatmaya yeterli gelir.’ diyordu.

Tam da bu esnada, kıyametler koparan silah sesleri kesilmişti. Silahlar suskunluğa gömülünce, kendisini ölü ya da sağ ele geçirmek için harekete geçeceklerini biliyordu. Hem onlara bu fırsatı vermemek, hem de kızıl kanıyla nakışlayıp tarihe bir kitabe olarak bırakmak istediği taşa zarar getirmemek için konumunu değiştirmek zorundaydı.

İçi rahatlamıştı, yapmak isteğini başarmıştı. Gönül rahatlığı içerisinde silahını kapıp ayağa kalkmaya çalıştı. Ama ayağa kalkmakta, güçlük çekiyordu. İlk hamleyi başaramamıştı. Eli ayağı tutmayı unutmuş gibiydi. İkincisini, üçüncüsünü, dördüncüsünü de denedi. Sonunda çabası, ısrarlı isteğine karşılık verdi. Ayakta durmayı başarmıştı. Sağ elinde silahı, tekrar geldiği yerden geriye ilk adımını atmaya başladı. Arkasında bıraktığı hazinesinin farkındaydı.

Üzerine gelen insanlık vicdanından nasibini almamış katiller sürüsü tarafından görülmesini istemiyordu. Uğrunda can verdiği güzel insanlarının eline, bozulmamış bir yazıt olarak geçsin ve sonsuza dek korunsun istiyordu.

Yüksek taşların arasındaki ilk dönemece ulaştığında, daha fazla yürüme takatinin kalmadığını gördü. Hem, arkasında bıraktığı paha biçilmez hazinesinden yeterince uzaklaştığını da biliyordu. O nedenle, fazladan yürümenin gereği de yoktu zaten.

Gözlerinin önüne düşen karanlık perde, bir türlü kalkmak bilmiyordu. Gözleri karardıkça, etrafındaki taşlar gittikçe hızlanıyor, pervane gibi dönmeye başlıyordu. Gösterdiği bütün dirence rağmen, daha fazla ayakta durmayı başaramayacağını anlayınca, önünde beklediği taşa tutunarak dikkatle yere oturdu.

Bedeninden aralıksız akan kan, bütün gücünü alıp götürmüştü. Kendisini yok etmeye gelen askerlerin dışında, onu kendisinden alıkoymak için, sayısız güç üzerine hücum ediyordu. Kendisinden geçmemek için, inanılmaz bir boğuşmanın içine dalıyordu. Ne olursa olsun, kendini bırakmak istemiyordu.

Tam da bu esnada, bıraktığı kan izlerini takip ederek üzerine gelen askerlerin anlaşılmaz sesleri ulaştı kulağına. Durmadan etrafında hızla dolanan taşların döngüsünden, seslerin geliş yönünü bir türlü tespit edemedi. Her an, kendisine hangi yönden ulaşacaklarını kestirmekte güçlük çekiyordu. Ne yaptıysa, onlara karşı son hamleyi yapmanın pozisyonuna girmeyi başaramıyordu.

O nedenle daha kendisine ulaşıp, sağ ya da ölü ele geçirmeden, son, ama en büyük sınavını da başarıyla vermeliydi. Araya zaman bırakmadan, çöktüğü yerde göz bebeği kleşinin namlusunu, önden omzuna dayadı.

Geride bıraktığı bütün anılar, bir kez daha film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu. Bütün sevgileri, geleceğe dair sınırsız hayalleri gelip o anın duygusunda toplanıyordu. Büyük yüreği, ‘Tam da kanıtlamanın zamanıdır.’ diye düşündü.

Sağ elini, beline takılı raxtına götürüp kılıfındaki bombasını çıkardı. Kaldırıp gözlerinin önüne dikti. Sol elinin, bombayı sıkıca kavramaya gelmediğini biliyordu. İçinden geçirildiği çelikten uçları dışarı çıktıktan sonra, fünyenin yuvarlağına doğru bükülen emniyet telini, dişleriyle düzeltti. Sağ elinde tuttuğu bombayı sıkıca kavrayıp dişlerini geçirdiği emniyet halkasını şiddetle kendine doğru çekti. Aradan zaman geçirmeden, götürüp tam kalbinin üstüne koydu.

Son kez başını kaldırıp gözlerini kınından ilk defa çıkarılmış keskin bir kılıç gibi parlayan mavi gökyüzünün derinliğine çaktı. Sonsuz gökyüzünün mavi parlaklığını, ilk defa bu kadar güzel fark ediyordu. Son damarına kadar gözlerini açıp, hiç kısmadan bakışını, yüce güneşin parlak yüzüne kondurdu.

Ruhunun, güneşe ulaştığından kuşku duymuyordu. Ve, ‘Güneşle bütünleşen ruhum, halkımın olduktan sonra, bedenimin önemi ne ki?’ deyip kalbinin üstündeki bombanın son emniyet mandalının yerinden fırlamasına yol verdi.

Yüreğinin her bir parçasını, ülkesinin dört bir yanına doğru fırlatan bombanın sesi, önce vadiyi doldurdu. Ardından sert kayaların bedeninde yankılanıp zirvelerin üstüne çıktı. Gökyüzünün boşluğuna karışıp sonsuzluğa yayıldı.

O an, güneş yarıya kadar yüzünün üstüne siyah bir perde indirdi. Buna kimisi, ‘Güneş tutulmasıdır.’ kimisi de, ‘Güneşin acı hüznüdür.’ dedi. Hüznün siyahlarını giyen güneşin arkasında binlerce yıldız, aralarına katılan yeni parlak yıldızla kucaklaşmaya başlıyordu.

 

...

 

Bombanın patlamasıyla, korku içerisinde sağa sola kaçışan askerler, daha sonra bombanın patladığı yere geldiklerinde, etrafa dağılmış bedenin parçalarından başka gördükleri bir şey yoktu.

Zapt etmek istedikleri yiğit, ellerinden uçup gitmişti. Onu ele geçirmenin, köpekçe zevkini hiçbir vakit tadamayacaklardı. Kendisinden arta kalan silahı da, kullanılamaz haldeydi.

İstediğini bulamayan uzun ince karga burnu aşağıya dökülmüş sarı saçlı yüzbaşı, Çırav zirvesinin başında sabırsızlık içerisinde, dişleri birbirini yiyen binbaşıya telsizle, ‘Teröristin etrafa dağılmış parçalarının dışında, geriye kalan bir şey yok.’ diyordu.

Sarı saçlı, gerçekleştirdiği eylemle halkının yüreğine oturan yiğidin yaptıkları karşısında dehşete düşmüştü. Ona karşı, içinde önleyemediği bir saygının uyanmaya başladığını görüyordu. Yiğidin arkasında bıraktığı hiçbir şeye karışmadan, bir an önce çekip gitmek istiyordu.

Ama zirvedeki binbaşı, ‘Terörist’ öldürdüğünün kanıtı olsun diye, yiğitten arta kalan en ufak parçanın bile torbalara konularak getirilmesini emrediyordu. Sonunda emrin gereği yapıldı. Buldukları en ufak parçaya kadar alıp torbalara koydular ve olay yerinden hızla çekilip gitmeye başladılar.

...

 

 

Hasan, çemberden kurtulmayı başarınca, beklemeden önceki gün mola verip dinlendikleri Basret köyündeki buluşma noktasına gelmişti. Akşama kadar arkadaşlarının gelmediğini görünce, daha fazla beklemenin bir yarar getirmeyeceğini düşünerek karargahın bulunduğu esas noktaya doğru hızla yola koyulmuştu.

Son patlamanın ardından askerin aniden geri çekilmesi, Şahin'i acı kaygıların içine sürüklemişti. Tabanlarına kuvvet verip hızla sakinleşen olay yerine doğru koşmaya başlamıştı.

Ağır bir sessizliğe gömülen olay yerine geldiğinde, bedeninde ter içinde kalmadık yer yoktu. Zor alıp verdiği nefesini tüketmiş, kalan kısmı da tükenmek üzereydi. Kan izlerini gördüğünde, nabız atışları son sürat hızlanmıştı. Yerinde durmak istemeyen kalbi, göğüs kafesini patlatırcasına dövüyordu. Art arda kafasında çakan sorular, birbirini yemenin savaşına girmişti. Başa çıkmakta güç getiremediği karmaşık duygular, benliğini parçalamakla uğraşıyordu.

Kan izlerini takip ederken, attığı her adımın başında, aklına gelen o soruyu ve o soruya hemen karşılık gelen hayırsız cevabı kafasından söküp atmaya çalışıyordu. Takibini bırakmadığı kan izlerinin sonuna geldiğinde, birbirini kovalayan kafasındaki o uğursuz soru ve cevapların, ne kadar acımasız yalancılar olduğunu kanıtlamak ve gerçekle alakası olmayan sahteliklerini, ayaklarının altında çiğneyip sonsuza dek yok etmek istiyordu.

Patlamanın gerçekleştiği yere geldiğinde, gözleri etrafa dağılan toplanamaz parçacıklara ilişince, yüreği kökünden kopmuş gibi oldu.

O an, sımsıkı kapattığı gözlerinin, bir daha açılmasını istemiyordu. ‘Önüme ışık serip beni buraya kadar getiren bu gözler kör olaydı da görmüş olmayaydım bunları.’ diyordu. Bağrına, kendisini yargılamaya gelen, uçları sivri mızraklar saplanıyordu. Bedeninden eksilen bir şey yoktu. Ama ruhu, paramparçaydı.

‘Sonucun böyle olmasında tek suçlu benim.’ diyordu kendi kendine. Ruhunda felaketler yaratan, etrafa saçılmış izlerin neye işaret olduğunu biliyordu. Haklı çıkan kendisi değildi. Kafasına acımadan vuran o soruydu. Mecbur gözlerini açıp kafasındaki bütün soru işaretlerini netleştirmeliydi.

Ciğerinden koparılıp gözlerinin önünde vurulmuş çocuklarına yanan şefkat dolu bir ananın ruhsallığına bürünmüştü. Gözlerinin önündeki izler, bir yoldaşının gerçekleştirdiği o büyük eylemi anlatıyordu.

Ama hangi yoldaşının, bunu gerçekleştirdiğini daha bilmiyordu. Bunu öğrenmeden, oradan ayrılmayı aklının ucuna bile getirmiyordu. Kanayan yüreğinin acısıyla, etrafı didik didik ettikten sonra, otlara yapışıp kurumuş kesik çizgiler halinde kayanın ucuna doğru giden kan izini sürmeye devam etti. Kan izinin uzayıp gittiği yerden, bir insanın dışında gidip gelen olmamıştı.

Bunun tek bir insanın ayak izlerine ait olduğunu, otların tek şerit halinde birbirinden ayrılıp yana yatışından anlıyordu. Güneşe bakan kanla nakışlanmış şeffaf beyaz taşın üzerine varınca gördükleri, onu bir değil, on değil, yüzlerce kez öldürdü.

Taşa, hem de kızıl kanla yazılanlar, ‘Her şey seninle güzel!’ diyordu. İlk harfin baş ucuna sarı rengini temsil eden kurumuş bir ot taneciği yerleştirilmiş, son harfin bitişiğine de yeşil rengini temsil eden küçük bir menengiç (kızwan) yaprağı kondurulmuştu. Her şeyin mükemmel anlatımı, bundan başka bir şey olamazdı.

Bununla, gerçek bir Apocu’nun son anında bile nasıl olduğunu gösteriyordu. Tarihe armağan olarak bırakılan bu eserin, Mazlum'a ait olduğundan kuşku duymuyordu. Çünkü aralarında Türkçe okur yazarlığı olan sadece Mazlum'du.

Hasan da, kendisi gibi Güney Kürtlerindendi. Ama, dört parçaya bölünmüş ülkenin Suriye işgali altındaki Küçük Güney Kürtlerinden. O nedenle bu eşsiz eserin, Mazlum'u anlattığı kesindi.

Yoldaş ruhunun nakışlı olduğu armağanın önünde oturup el sürerek, defalarca öpmeye başladı. Göz bebeklerinden dökülen yaşlara, bu defa engel olmak istemiyordu.

Vaktin epey geciktiğini fark edince, kalkıp gitmek zorunda olduğunu düşündü. Etraftan bir demet çiçek toplayarak, getirip yoldaşının armağan bıraktığı paha biçilmez eserinin üzerine bıraktı. Elinden gelse bu armağanı, o anda sırtlayıp götürecekti. Fakat bunu gerçekleştirecek hiçbir imkana sahip değildi.

Yoldaşının omuzlarına bıraktığı yükün altında yorulmadan, son nefesini verene dek koşacağına dair şeref andını yineledikten sonra, bir kez daha o büyük ruhun önünde secdeye oturup sahip olduğu imana bir kuvvet daha ekleyerek ayağa kalktı. Üstüne çöken o büyük ağırlığın altında atıyordu adımlarını.

 

...

 

Hasan’ın akıbetini öğrenmeden ya da onu bulup götürmeden, kendilerini bekleyen yere gitmeyi, aklının kenarına dahi getirmiyordu. Üzerine gecenin karanlığı çöktüğü halde, aramaktan vazgeçmiyordu. Sabah şafağı söktüğünde, hala da aramaya devam ediyordu. Yeniden akşam karanlığı çökene dek, bütün gününü Hasan’ı aramakla geçirdi. Hasan’ın gidebileceğine ihtimal verdiği her noktayı, bıkmadan, usanmadan didik didik aradı. Söken yeni şafağa kadar da, aramayı sürdürmekten başka yaptığı bir şey yoktu.

Yoldaşlarının kaybı, açlık, susuzluk, yorgunluk ve uykusuzluk onu bitirip tüketmişti. Kendisi, Hasan’ı aramaktan yılmazken, Hasan de yoldaşlara haber vermiş, arkadaşları onu aramaya çıkmışlardı.

Yoldaşları, onu yüksek meşe ağacının altında düşmüş halde bulduklarında, çoktan kendisinden geçtiğinin farkında değildi. Onu kendine getirmeyi başaramadıklarından, sırtlayarak götürmekten başka bir çare bulamamışlardı.

Onu sırtlayıp götüren yoldaşları, daha onlar gelmeden başlarından nelerin geçtiğini iyi biliyorlardı. Düşmanın cihaz konuşmaları, meseleyi anlamalarına yetmişti.

Her biri, parçalanmış ülkenin bir parçasından olan üç yoldaştan birinin eksildiğini duyunca, hak olan intikam andı vazifeyi getirdi. Sadece anılmakla kalmadı. Adına eylemler de yapıldı ve bu böylece sürüp gidiyordu; daha ne zamana kadar sürüp gideceği belli olmadan...

 

Bawer Botan

12.26.2004

 

HPG YAYINLARI - 2005